14 Temmuz 1952 | Sayı: 51

11 Ağustos 1952 | Sayı: 53
30 Haziran 1952 | Sayı: 50

Sohbetlerden birinde, okunan bir doğuşun şu iki mısrasının şerhi istenmişti:

Beyin; mide gibi durmaz çalışır;
Zorca hazmedilir kelâmın hamı.

Emre bu arzuya şu sözlerle cevap verdi:

Gıdânın ilk alındığı yer ağızdır. Gıdâyı hazmeden, ağız değildir. Mamafih ağızda da bir kısım hazım olur. Çiğneme esnasında dil etrafındaki bezlerden çıkan maddeler hazma yardım ederler. Çiğnediğimiz şey mideye inince, şeker yemişsek şekere göre, ekşi yemişsek ekşiye göre bir hazım kimyası başlar. Mide gıdâyı böyle kimyevi bir pişirmeye tâbi tuttuktan sonra bağırsağa verir. Orada gözle görülmeyecek kadar ince kıl damarlar bu gıdâyı vücuda verir. Alınan gıdâda birçok maddeler ve madenler vardır. Vücutta bunların her birini yerli yerine koyacak sanatkârlar da vardır. Boyacılar ayrı, kömürcüler ayrı. Herkes vazifesini en mükemmel şekilde yapar. Gıdâdaki madde ve madenleri lâzım olan yerlere götürürler. Onun için dünyada ne kadar maden ve diğer şeyler varsa vücutta da mevcuttur. Gıdânın hazmı böyledir.

Kelâma gelince: Kelâm elle tutulacak maddî bir şey değildir. Gıdânın elle tutulur bir maddesi, o maddenin içinde de “hâl”i, ahlâkı var. Kelâm da ses içine saklanmış bir “hâl” ve ahlâktan başka bir şey değildir. Mide ve vücut nasıl gıdâyı “hâl” yapıyorsa, kulak ve beyin de kelâmın sesini “hâl” yapar. Kulak tıpkı midenin ve bağırsağın vazifesini görür. Kulakta, “kelâm hazmı” yapacak bir su vardır. Kulağın içinde armut şeklinde içi su dolu bir boşluk vardır. O su kelâmı temizler, beyine verir. Bu sefer beyin hazmı başlar. Beyin, kelâmı evvelâ içine alır, sonra dışına verir. Beynin dışında deniz dalgaları gibi kırışıklıklar vardır. Kelâm, ine çıka o dalgaları dolaşır. Anlama ve anlatma hâlini bu dalgalar temin eder. Bundan sonra beyin (kelâm)ı kalbe verir. Kalp bunu bütün vücuda dağıtır. Tekrar alır, tekrar verir. O kelâmı saklayacak yerleri vardır. Kelâmın fenasını ayrı, iyisini ayrı yere kor. Kendine mal ettiklerini alır, etmediklerini atar. Hz. Muhammed’in “tefekkür” dediği hâl orada olur. Tefekkür de bir hazımdır. Tefekkür kelâmı çoğaltır ve ağızdan çıkarır, dinleyenlere verir. İnsan, tefekkürle insan olur.

Gözle görülen bu maddî vücudumuzun içinde gözle görülmeyen ve elle tutulmayan bir varlık daha vardır ki bizim asıl varlığımız odur. Bu beden onun gölgesidir; onun torbası, mahfazasıdır. Allah’ın bütün kudreti oradan gelir, oraya gider. Vücudumuz maddî olduğu için tabiata mahkûmdur ve tabiattan çıkan maddî gıdâlarla büyür. İçimizdeki hakiki varlık ise ne yer, ne içer. Bu bedenin gıdası “nafaka”, onun gıdası ise “nefha” dır; yani kelâmdır. Cenâb-ı Hakk (Ve nefahtü fihi min ruhî) diyor. Bu söz durmadan söylenmektedir; amma duyanlara ve anlayanlara. Allah bu sözü Âdem için söylememiş midir? Biz de Âdem’in çocuklarıyız. Eğer biz de Âdem gibi (safî) olursak bu hitap bizim de kulağımıza gelir.

İşte iş, içimizdeki yemez, içmez varlığı tekâmül ettirmektir. (Hz. Ali yemez içmezdi) diyorlar. Hz. Ali’nin içindeki (İlâhi Varlık) yemez, içmezdi. Yoksa onun maddî varlığı da bizim gibi yemiş, içmiştir. Hiçbir maddî şey tabiat kanunlarının dışına çıkamaz. Söylenmiş sözleri anlamak için tahlil etmek, sonra bu tahlil üzerinde tefekkür etmek lâzımdır.

İçimizdeki asıl diri varlık “kelâm”la büyür dedik: amma “ilim” ve “irfâaniyyet”le karışık kelâmla büyür. Sonra bu “ilim”, “hâl”e inkılâp eder. Ondan sonra ne olur? Ondan ötesine ne akıl erer, ne de dil döner. İçimizdeki varlık (Ve nefahtü fîhi min rûhî) gıdâsını alır; aldıkça iştahı artar. Bu iştaha (Aşk) diyorlar. Aşk insanın gönlüne hem gözden, hem de kulaktan girip dolabilir.

Bazı mideler fasulyeyi, patatesi hazmetmez; bazı mideler de ekşiyi. Bunun gibi bazı kimseler (hakikat)i, bazı kimseler de küfrü hazmetmez. Tekâmülün icabı ise her şeyi tefekkür yoluyla hazmetmektir. Hakîkat için ne iyi vardır ne kötü. İnsanlığımızı idrak etmeğe çalışıyorsak her türlü kötülüğü tamamıyla terk etmemiz, unutmamız lâzımdır. İnsandan nasıl hayvan doğmazsa, olgun insandan da ham söz çıkmaz. Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanan insanlar, kimsede özür ve kabahat göremez. Özür görüyorsak, gördüğümüz özür bizimdir. Çünkü onlar da bizden ayrı değildir. Onlar da bizim bir parçamızdır. Bir yerde özür ve kabahat görünce o kabahati biz yapmışız gibi geliyor. O kabahat bizim kabahatimiz oluyor. Parmağımıza batan dikenin acısını nasıl kalbimizde duyuyorsak, herhangi bir taraftaki kusur ve kabahatin mânevî acısını da öylece duyuyoruz. O suç, o kabahat bizim kabahatimizdir. İnsan kendi kabahatini hor görebilir mi? Öyleyse hiçbir kimsenin kabahatini görmemeliyiz; hatta kabahat denilen şeyi unutmalıyız.

Hakîkat sözlerini, ilâhi kelâmı anlayamadıkları için itiraz edenlerin sözlerini de hoş göreceğiz. Eğer biz bir şey biliyorsak ve bildiğimizi öğretmek suretiyle onlara şefkat etmek istiyorsak, onların seviyesine inmeğe mecburuz. Onlar kızsalar bile biz kızmayacağız. Sükûnetimizi muhafaza edeceğiz; şefkat böyle olur. Biz kimseyi incitmeyeceğiz. Şefkat etmek istediğimiz kimseyi incitmeyeceğiz ki hakikate doğru gelsin. Onlara söyleyeceğimiz sözlerin içinde nefsanî hiçbir arzu olmamalı ki sözlerimiz karşımızdakine tesir edebilsin.

İmâm-ı Azam devrinde halkı salgın halde sıtma tutuyor. Doktorlar bir türlü hastalığın önünü alamıyorlar. Nihayet sebebini anlıyorlar; kavundan oluyormuş. Halka münadilerle (Ey ahali! Kavun yemeyin; sıtmayı yapan kavundur.) diye tehlikeyi ilân ediyorlar. Fakat kimse dinlemiyor. Nihayet İmâm-ı A’zam’ın nüfuzundan istifade etmek istiyorlar. Ona rica ediyorlar: (Siz va’z edin; halk sizin sözünüzü dinler) diyorlar. İmâm-ı A’zam düşünüyor, parmaklarıyla bir şeyler hesap ediyor: (bugünlerde va’z edemem. Ancak 23 gün sonra va’z ederim) diyor. Doktorlar şaşırıyorlar: (Niçin 23 gün sonra?) diyorlar. İmâm-ı A’zam şu cevabı veriyor: (Ben 17 gün evvel kavun yedim. Kavun vücutta 40 gün kalır. 40 gün sonra yenen kavundan vücutta eser kalmaz. Ben 23 gün daha beklemeliyim ki 17 gün evvel yediğim kavun vücudumdan çıksın. İşte o zaman söyleyeceğim sözü tutarlar. Benim kanımda kavun varken halka nasıl “kavun yemeyin” diyeyim…)

İşte böyle; eğer söylediğimiz sözün hâline bürünmezsek sözümüzü kimseye dinletemeyiz. Nefsaniyetle söylenen söz, karşımızdakini incitir. Allah Rabbül’âlemin’dir. Âlemlerin içine herkes ve her şey dâhildir. Rabbimizi seviyorsak, onun yarattığı “âlem”lerdeki bütün mahlûkatı da seveceğiz. Bizim hor gördüğümüz tek bir zerre bile yoktur. Yaradan’la bir olan için her fert ve her şey bir vücudun a’zâsı gibidir. O vücudun, kimimiz eli, kimimiz ayağı, bazılarımız başı bazılarımız gözü, kulağıyız. Böyle olunca, bizim olan bu vücudun hangi a’zâsına kıyabiliriz?…

Öyleyse, hakikati anlamayanlar ne söyleseler hoş göreceğiz. İnşallah bir gün onlar da anlarlar.

Not: İSMAİL EMRE’NİN TASAVVUFÎ SOHBETLERİ
Sayı:52 de okuyucu mektuplarına yer verilmiş olduğundan 53. sayıdan İsmail Emre’nin Tasavvufî sohbetlerine devam edeceğiz.