Dostun nice hikmeti var…
Görenleri ettirir zâr;
Âlim akıldânelerin (1)
Fikrini etmiş târümâr.

Yıkmış birçok tâcı, tahtı…
Çoğuna devlet bıraktı;
Temâs eden hükümdarlar,
Gördü, varlığını yaktı.

Ne eyledi çok âdemi…
Ettirdi (Sevdâ), sitemi;
Topraklarda yok eyledi
Koca Zâloğlu Rüstem’i.

Ne oldu Hazreti Âdem?
Hem dahî İbrahim Edhem?
Âşık olanlardan başka,
Kimse bulmaz derde merhem.

Ne oldu, abdi, Fuzûlî?
Ateşlere yandı dili;
Hâlâ dumanlarla dolu
Bağdat, Kerbelâ’nın eli.

Ne oldu Hüseyin, Hasan?
Kanlara boyandı her ân;
Cerrah olan Lokman Hekim,
Aşk derdine bulmaz derman.

Birçokları oldu âsî,
Reddedildi her duâsı;
Çoğunu hüryân eyledi
Bu aşkın yanan şem’ası.

Yûnus, tutuldu Taptuğa,
İlân oldu dört bucağa;
Odunları kesmek için
Tırmandırdı taşa, dağa.

Demesinler: (Bilmek hüner),
Bu aşkın ateşi söner;
Şemsi Tebrîzî göründü,
Mevlânâ, durmadan döner.

Aşkın müsebbibi : Mevlâ;
Sever, neler verir kula…
Yandı Celâleddîn Rûmî,
Dünyâyı etti istîlâ.

(Emre) söyler, değil boş lâf,
Ağzından çıkan söz, çok saf:
Yetmişiki millet gelir,
(Rûmî)yi ederler tavâf.

Neler dolu gönül evi…
Söylediği söz, mânevî;
Yedi deniz söndüremez
(Emre)den çıkan alevi.

Böyle vâdeyledi yakan,
Fânî dünyâya bırakan;
Kaabiliyyet taksîm eder
İki gözlerinden Bakan.

Yağma oldu, alan alsın!
Mânevî yüzüne çalsın;
Bu bir dirilik deryâsı,
Candan, baştan geçen, dalsın!

Zapteden: Selim Akgül.
Saat:17.50

Not: Bu doğuş, Erzurum’a iki saat kala bir yerde, otomobilde doğmuştur.


(1) Akıldâne = âkıl ü dânâ, âkıl-i dânâ. 3.1.1955