Ateşten tutmuş siper,
Yanan alıyor haber,
Kim yüzünü görürse,
Ayrı değil, beraber.

Biz geldik Adana’dan,
Bizi davet etti can…
Beş kerre söylediğim; (1)
Olsun bir büyük fincan.

Kahvesi çok bol olsun,
Gören seni, kul olsun.
Yaradan! âşıkına
Gözyaşları yol olsun.

Bu yol olmasın batak,
Hiç gömülmesin ayak;
Musa burdan yürürken
“Asâ” olmuştu dayak.

Bununla olur vuslat,
Kabulolur her hacât;
İsâ göğe uçarken
Bu “hâl”, olmuştu kanat.

Bu kanadı iyi tut,
Başka bilgini unut;
Bu hâli bilenleri
Yakabilir mi Nemrut?

Al da gönlüne daya,
Dayan, yürü “Hırâ”ya;
Muhammed bu (hâl) ile
Parmağı vurdu aya.

Ay ayrıldı ikiye,
Görenler “sadak!” diye; (2)
(Emre) Hakka yalvarır;
Ehli bu “hâl” i giye. (3)

Tarsus:


(1) “Öğelim biz kahveyi” diye başlayan bundan üç doğuş evvelki doğuşta bulunan “Bu âşık Mustafa’ya ” Beş fincan versen yeter” mısraına telmih ediliyor.
(2) “Doğru söyledi, doğru yaptı” mânasına gelen ve “sadakallahül azîm” cümlesindeki “sadaka” fiilinin kısaltılmış şekli. Diye = desin.
(3) Giye = giysin. 6.1.1945