Bir ayna, göstermez, durulmayınca,
Hakka vâsıl olmaz, yorulmayınca;
Esrâr-ı İlâhi, târîf edilmez,
Aşka bürünüp de, sorulmayınca.
Dünyâ gördüğümüz: bâzâr-ı âlem;
Târîf edilince, yazamaz kalem;
Âgâh olmak için, nice âlimler,
Geceli gündüzlü, çekmişler elem.
Âşık olanların, haberi vardır,
Âşikâr geziyor, Dilberi vardır;
Gamın deryâsında, onlar boğulur,
Sefâlara benzer kederi vardır.
Bütün âlem ölü, onlar diridir,
Cihânı sevmekten, hem de berîdir;
Her yerde gezerler, canlı cenâze,
Göze göstermeyen, etle deridir.
Âdem ve Havvâya, verirler gıdâ,
Ayrılıp, ederler, dâimâ edâ;
Azâzil denilen, bilemez, hoca,
Hiç teslim eder mi? seviyor Hudâ.
Halîl’in yaptığı Hîcaz onlardır,
Canlı minberlerde, namaz onlardır;
Figaan ile gider, Dostla berâber,
Sırrı bilinmedik, niyaz, onlardır.
Onların gözleri: Cennet-i Âlâ,
Kalbinde saklıyor, onları Hudâ;
Bu ölümden evvel, bir ölüm vardır,
Onlar, canlarını, etmişler fedâ.
Onların yüzüne, bu (Emre) hayrân,
Böyle emreylemiş, duyana, Rahmân;
Onların bilgisi, (Mahmud) gibidir,
İdrâk eyleyemez, Sultan Süleyman.
Lezzetin sırrına, olmuşlar âgâh,
Nice birçok sene, eyleyince âh;
Et ile tenleri, kula benziyor,
Gözlerinden bakan: Hazreti Allah.
Zapteden: Neş’e Kayalıyük.
Gaziantep – Saat:21.30
4.8.1956