13 Aralık 1954 | Sayı: 114

17 Ocak 1955 | Sayı: 115
29 Kasım 1954 | Sayı: 113

S. – Size tarîkatçı diyorlar; ne dersiniz?

Emre – Ben tarîk marîk bilmem. Bu iş, bir kelâmdır, anlayabilirsen anla; bir maneviyyettir, yürüyebilirsen yürü.

Tarîkatlar, büyük adamlar göçtükten sonra onların büyüklüklerini anlayamayan kimseler tarafından menfaat için kurulmuş herhalde. O büyük adamların isimleri, sonradan gelenlere menfaat vâsıtası olmuş. Hâlbuki işin hakîkatini anlamayanlar, onların ektikleri nûr-u ilâhî’nin menfaat tanelerini toplamışlardır.

Anlayışın, idrâkin tarîki olur mu ki, biz tarîkatçı olalım?..

Büyük adamlar bize misal getirip anlatabilmek için maneviyyeti yola tarîka benzetmişler… Sözü anlamayanlarsa, târîkat deyip çıkıyorlar. Yine, bu tasavvuf ilminin kitaplarında “aşk” ateşe, ilim deryâya benzetilir; sözün kabuğunda kalanlar ise aşkı hakîkaten bir ateş, ilmi de deniz zannediyorlar. Bunlar yanmadıkça “Hakîkat” tecellî etmez. Lâkin hakîkatin tecellîsi için de hakîkati bilen bir arkadaşın da bulunması lâzımdır. Bu arkadaşın içi, cayır cayır yanmalı ki, onun ateşinden istifâde edebilelim. Şu elektrik lâmbasındaki ışığı, fabrikada dönen kollektörün süratinden elde ediyoruz. O durursa, bu ışık söner.

İşte o arkadaşın kalbi bir kollektördür; biz ona temas eder etmez ışığımız yanar. Allah’tan hidâyet, insanda da azîm olursa, hiç boşa gitmez. Yeter ki kalbine “Nedir bu hâl?” kıvılcımı değsin…

İşin esasını anlayıp da tarîkatın içinden çıkanlar kurtulmuştur. Gerisi tesbihe, tefe, dümbeleğe bağlanıp kalmıştır. Kudretullah kayıtlarla bağlanır mı?

Tarîkatta merasim var, resmiyet var; hâlbuki bâtında resmiyet yok, sadece sevgi var.

Araplar Müslüman mı? Evet. Kürtler? Onlar da Müslüman. Çerkezler, Türkler, Kırımlılar, Tatarlar? Onlar da. Daha sayıştırsak; çok, bunların hepsi Müslüman oldukları halde, birbirlerine karışmamak için ayrı-seçi yapmışlar, birbirlerini kötülemişler.

Tarîkatler de aynen böyle. Bunlar hep menfaatperest insanların belâsı. (Elindeki tespihi göstererek) Şu ne? Tespih… Bu tespihi Acem başka, Türk başka bir şey olarak mı görür? Hayır. Tespih, görünüşü, rengi ve sayısı bakımından her gören için aynıdır; sadece tespihin ismi değişir. Tevhîd de buna benzer. Onu ayırıp parçalayanlar mutlaka bir mel’anet düşünüyorlardır. Bu gibi adamlar bir de nâtık olurlarsa; kendilerinden aşağıda olanları, doğru yoldan azdırabilirler.

Tarîkat bir nev’î dîn siyasetidir; onun gibi bir şey. Hâlbuki siyasetten vazgeçmeyen bu maneviyyeti anlayamaz.

Maneviyyetin esasına gelince, o da şu: İnsan “Mâşuk”unu bulup ona âşık olmazsa çekilen emekler havaynan cıva…

Mevlânâ: “Tekkem kâinat, medresem dünyadır!” diyormuş; bak “Kâmil” kelâmına… Tarîkati, tekkeyi nasıl anlıyor…

Galip Mansuroğlu – Mevlânâ: “Herkes beni, kendi zannına göre gördü, zannına göre anladı…” diyor.

Emre – Biz de şimdi, aynen öyleyiz; herkes bizi zannına göre görüyor;  zannına göre dost, zannına göre düşman oluyor. Biz ise, zanna mahkûm değiliz.

Ben şimendiferde çalışırken, bir adam vardı, gözleri iyi görmezdi, pat basardı; kahveye gelirdi. Birgün yanına oturdum: “Bey baba! Gözlerin niye görmüyor? diye sordum; “Yemen’de askerlik yaptım; gözümü güneş aldı da onun için göremiyorum.” Yemendeyken binbaşıymış; uzun boylu anlattı:

– Onların aşîret şeyhlerini ıslaha gittik; fakat gücümüz yetmiyor. Emir var ki: “İncitmeden ıslah edin!”; o da mümkün değil.

Nihayet ben onlarla dost oldum. Beni kardeşleri gibi severlerdi; ben de onları; onlara güvenirdim de.

Hele birisiyle çok ahbap olduk. Adamın çocukları, beni amca gibi bilirlerdi.

Birgün bana: “Biz yaylaya çıkacağız Mustâ Bey! Bizimle gel; onbeş gün kadar kal, sonra dönersin” dediler; peki dedim; taburu teslim ettim, onlarla beraber yaylaya gittim. Hakîkaten buz gibi bir yayla; kum yok, bir dağ üstü; sular buz gibi.

Aşîret reisi, yaylada, elinde bir dürbün, durmadan denize bakıyor. Birgün dürbünü bana da verdi: “Al da bak!” dedi, baktım bir şey göremedim. “Ne gördün?” dedi; “Bir şey göremedim” dedim. “Şu tarafa bak” dedi; o tarafa baktım; karınca gibi insan… Çadırlar, çadırların önünde harman gibi birşeyler var, parlıyor.

Çadırların bulunduğu yerden hecîn süvarisi gelirdi; o gün de gelmiş, İngilizlerin inci satın almaya geldiklerini söylemiş. Reis: “Biz, İngilizlere inci satarız; hadi gidelim de gör” dedi. Küçük hecîn develere bindik, bir saatte ulaştık. Hecînler önce biraz sarsıyor; fakat bir kere boynunu uzattı mı, üstünde kahve iç.

Orada midyeleri topluyor, harmana dolduruyorlar. Ama leş gibi kokuyor çünkü ölmüş hayvanların üstünden günler geçmiş.

Nihayet küçük vapurlar geldi. İngilizler var, Fransızlar var. Tercümanları da var. Midyeleri kırıp incilerin iri olup olmadığına bakıyorlar. Baktılar, aldılar. Ben de beş altı tane inci aldım, eve geldik.

Ben, her sene onun çocuklarına göğ boncuk getirirdim. Reisin çocuklarının boyunlarında, el ve ayak bileklerinde, hep bu mavi boncuklar vardı. Ben, kızlara incinin kıymetini anlatmak isterken herif koluma dürttü, “anlatma!” demek istedi. Sonra dedi ki: “Eğer bunlar incinin kıymetini anlarlarsa ayaklarına sıra sıra inci dizerler, hem inci ayağa düşer, hem biz istifâde edemeyiz” dedi; düşündüm ki hakikaten doğru…

Hakîkat ve maneviyyet de bir incidir; bunun kıymetini de herkesin bilmesi lâzım değil; kıymetini bilmeyenlere söyleyince başlıyorlar söğüp saymaya. Bunda da haklıdırlar. Kabahat hakîkati onlara söyleyenlerdedir. Biz, çocukluğumuzdan beri çalışmışken; “doğuş” halinde bizden zuhûr eden sözleri hazmedemez de tövbe istiğfar ederdik de, o biçâreler nasıl anlasınlar birdenbire…

Hakîkaten, ben “Doğuş” halinde zuhûr eden sözleri hazmedemezdim; sonra anladım ki ben miyim söyleyen? “Yokluk” zuhûr ediverdi mi, şarp! Anlayıveriyoruz. Arzuları, emelleri çok olanlar tembelleşip ümitlerini kesiyorlar. Hayır, niçin ümidimizi keselim? Zengin ol, ye iç fakat paraya, pula mahkûm olma. Haramdan kaçın; kursağına girmesin; kimsenin kalbini kırma, işte bu kadar.

Kimsenin kalbini kırmamak, merhametli ve şefkâtli olmak gibi hâller, anadan babadan mîrâs kalır; sonradan da alınabilir. Zaman gelir ki horozlar döğüşür, birbirlerinin kafasına vururlarken senin beynine vuruyorlarmış gibi gelir; işte “hâl” başladı demektir. Bu “ilim” değildir. İncinenle beraber inciniyorsun, tarif edilemeyecek hâller zuhûr ediyor.

İşte biz diyoruz ki: Ebedî kazanç budur. Bütün dînler ve mutasavvıflar da bunu kabul ediyorlar.

Akıl, dînin yol, îmânın da inanmak olduğunu anlayamıyor da; onun için tasavvufu hazmedemiyor, tasavvufçulara “dînsiz” diyorlar. “Fenâ-fi-llah” hâlinde dîn olur mu? Allah hangi dînden? Allah’ta fânî olmuş insanlara “dînsiz” denebilir mi? Asıl dîn, onların dînidir. Hâşâ, onlar dînsiz değildirler.

***

Emre – Bütün diller “sükût” ile birleşir. Dillerin anlayış yeri sükûttan geçen, orada her dili anlar. Sükût adımını atarken her şey zâhir olur: Bütün lezzetler, bütün gizli şeyler.

Hani, “Görür görmez, dilim dönmez oldu!”, “Öyle bir güzel ki, görünce bayıldım!” derler ya, işte hep bu sükûtu, hayret sükûtunu tarif ederler; ama tarifle olmaz. Sözle “hâl” tecellî eder mi? Anadan yeni doğmuş bir çocuğa: “akıl, bâliğ ol!” desek, mümkün mü? Hâlin tecellîsi için, zamanını beklemeli ve Allah’ın sabrı gibi de sabrın olmalı.

Allah bin saatı, bir saat eder… Aşka ve ilme bakar bu iş. Akıl, kısayı sever, onun için kerâmete takılır, ordan ileriye gidemez. Hâlbuki kerâmet de bir girdâb. Mânevî ilme âgâh olanlar, konuşmayı da terk ediyorlar. Böyle şeyler konuşuldu mu, akıl bu engellere takılır. Konuşmasan da olmaz. Onun için Niyazî:

Her ne denlü âşikâr etsem, hafâsın arttırır,
Ol ayan iken, anı örter delâil, beyyinat.

diyor. Ama yine de, gizlemeye çalıştığı, aşikâr etmek istediğindendir. Ne yapsın Niyazî? Görmek isteyen kimsede, görme hâli tecellî etmedikçe, bu gösteriş ona bir perde olur. “Göreyim!” diyor; senin gözün onu nasıl görecek… Böyle deyince ümidini kesiyor; hayır ümidini kesme, nefsini, benliğini kes! Velhâsıl aşk, aşk…

Başka hiçbir şey değil.

***

Nasreddin Hoca’nın ay’ı kuyudan çıkarması konuşulmuştu.

Emre – Nasreddin Hoca’nın fıkraları, hep tasavvufî mânâlar taşır. Fıkra, Nasreddin Hoca’nın, herhangi bir adama “Hakîkat”i anlatmak için, ne kadar zorluk çektiğini anlatmak istiyor. Biz de, Nasreddin Hoca gökteki ay’ı anlatıyor zannediyoruz. Gökteki ay insanların hizmetçisidir; yıldızlar da öyle. İnsanı sevdikleri için, dönerek onu tesbîh ediyorlar… Onların çoğu da, küre gibi topraktır. En şuurlu varlık, yani “insan” kürededir. Küredeki her şey de insana hizmetçidir, insanı tesbîh eder.

Kur’ân’daki “tesbîh”i tespih çekmek zannediyorlar. Ayların, yıldızların tesbîhleri, bize ışık vermeleri ve dönmeleridir. Şu yemekler hep bizi tesbîh ederek geliyorlar. Biz onları yiyince, yani onlar bize vuslat edince onların hülâsaları gözümüze, kulağımıza karışacak, yani o gıdalar biz olacak.

Anlamayan da, tespihle Allah’a karışacak. Ooo… Çok uzak. Allah’a hizmetle, sevgiyle, aşkla varılır.

Bizim iştahımızı arttıran şey, gıdaların bize vuslat hususundaki aşkıdır. Bu gıdalar çiğ olsaydı, ağzımız sulanmazdı. Vuslat kolay mı? Bu gıdalar biraz sonra ağzımızda, çiğnenecek, parçalanacaktır. Gıda, bu çiğnemeye râzı olmazsa kokar, çürür.

Aynen böyle, her varlık da insana yaklaşamazsa, ekşir, yani ondan ayrı kalır.

Allah’a vuslat edenler, ekşimez; dâimî bir zevk içindedirler. Onları öldürseler bile yine zevk… Arada kesinti olunca, yani Allah’ın kanununa râzı olmayınca, başlar ekşimeye.

Rızâ da nasıl olur; Allah zengin, fakîr diye bir tefrîk yapıyor mu? Dâima gönül hoşluğu istiyor, dâima kendisiyle beraber olmayı, ayrılmamayı istiyor. Kendine karışmalı, işine karışmamalı. Onun yaptıklarını yanlış gördük mü başlar azâb. İşte bunun için ona; “Lâyüs’el ammâ yef’al” demişler; işine karışılmaz.

İsteyenlere verilecek olan şey, kimsenin malı değildir, ilm-i ilâhî’dir, Allah’ın ilmidir; onun için, iltimas olmaz; zengin, fakîr tefrîki yapılamaz.

Veren, bedâva verirse; mal sahibine; yani Allah’a ihânet etmiş olur. Allah isteyene kendini verecek; kendi varlığını, bütün ilâhî kudrete bürüyerek verecek; tâlip nasıl olmalı ki vermeli…

Bir doğuş, bu konuştuğumuzu güzel anlatıyordu:

Birinci Doğuş kitabında 561 numaralı Doğuş;

Yine gönül hallanır,
Yâr elinde sallanır;
Bu hâli bilmiyenler,
Bizlere muhallanır. (1)

Vücuttan gitmeden pas,
Hiç giydirilmez libas;
Bu hâli seyredenler,
Seyir eder, tutar yas.

Kir giderse, parlar yüz,
Libas giyemez uyuz;
Herkese giydirilmez,
Nurdandır, değil ucuz.

Nur eder haşır haşır,
Uyuz, dışından kaşır;
Uyuza lâyık değil,
Kirlenir bu çamaşır.

Vücutta olursa kir,
Ona denilir münkir;
Uyuza giydirmeyiz,
Giyse, “gelin oldum!” der.

Aşk ile yıkanmalı,
Kabul etmeli “hâl”ı;
Eğer (Emre) giydirse,
Ona ait vebali.

Hak yanında emanet…
Kur’an’da dedi Ahmed:
Yetim olup almalı,
Bilenleredir himmet.

Hakkıdır bilenlerin,
O sevdiğim Dilberin…
Bu aşka kim ki düşer,
Olmak istemez serin.

Girmek lâzım hamama,
Düşmek lâzımdır gama;
Buradan zor geçilir,
Yanan erer hitama.

Tarif oldu elbise,
Herkesler giyer, bilse;
Hazır olmuş bekliyor,
Bu benlik terk edilse.

Giyen onu, süzüle,
Sallana güle güle;
(Emre) nin bu sözünü
Ârif, hem âşık bile.(2)

(1) Muhallanmak: Bir şeyi garip, tuhaf ve acayip bulmak.
(2) Bile: Bilsin.