Yetkini acıdır, tatlıdır hamı,

Gaaibettim, bende beni, dünyâ nedir, ukbâ nedir?
Seni diri tutan, güllerde midir?

Yetkini acıdır, tatlıdır hamı,
Kuran, böyle kurmuş, güzel nizâmı;
Kiminden fücûrât, kiminden takvâ,
Yine sen verirsin, böyle ilhâmı.

Hazînenden gelir, ilimler başı,
Kiminle edelim, acep savaşı?
Ölmek isteyenle, öldüren birdir,
Mekke’de atarlar, Şeytana taşı.

Neylesin acebâ, yarattığın kul?
Söylersin: (Nefsini, öldür de kurtul!)
İbâdet edeni, atarsın oda,
Kefen soydurup da, edersin makbûl.

Acep hangi yolun, kendine doğru?
Hangisi kolaydır, hangisi zoru?
Gözü açık olan, seyrân ediyor,
Senden ayrı değil, âbidle uğru.

Kimi, oynar iken, eder ibâdet,
Kimi zikrederken, olur kabâhat;
(Emre) şaşırmıştır, bu ihsânına,
Acep kime olur, va’d olan himmet?

Nice kulların var, söylenir mârûf,
Kimi azap görmüş, kimi de lûtuf;
Birçok sadâları, işitir kulak,
Bâzısı zevk eder, birçoğu der: of!

Haşrolmuş, gezerler, hâlleri ile,
Dâim konuşurlar, dilleri ile;
Baktım cehenneme, ateşi yoktur,
Girenler götürür, elleri ile.

Ateş verip, yakan, yine bir eldir,
Nârın ile nûrun, gaayet güzeldir;
Sana âşık olan, yönünü dönmez,
Tamu ile uçmak: arzû, emeldir.

Sadânı işiten, olur mu meyyâl?
Aslını bilene, görünmez hayâl;
Anadan doğunca, var mıydı adın?
Sen seni terkeyle, duy da ibret al.

Dünyâdan gidersen, kalır mı cismin?
Nerde kayıbolur, görünen resmin?
Gaflete düşüren arzû ve emel,
Mevlâdan ayıran, söylenen ismin.

İki yok arası, sanki bir varlık…
Gözünü açarsan, gaayet karanlık;
Öğrendiğin ilim, çekmiştir perde,
Doğduğun gibi ol, görünsün açık.

Onun için (Emre), âşık, Mevlâya,
Hayâtı ondandır, gıdâsı: hayâ;
Yine konuşuyor, bilinmez dilden,
Apık sapık söyler, anlatır gûyâ…

Zapteden: Neş’e Emre
Saat: 9.00 – 9.35

Not: Bu doğuş, Emre, torunu Ayşe’yi kucağında uyuturken doğmuştur.


5.3.1956