İndir (.doc)

Emre - Fen, topraktan çıkmış şeylerden şeker çıkarıyor. Toprağı arasın bakalım, var mı şeker? Biraz zahmet çektirecek ki, kıymeti bilinsin. Uğraşacağız, Allahın kudreti bize geçecek ki çalışmaya başlıyacağız. çalışmadın olmaz.

Hastalık da böyle: Bize, sıhhatın kıymetini bildirecek. Hiçbir şey olmaz, bizi yoktan var eden Allah, korumaz mı? Yeter ki ona teslim olalım, o kadar "Erhamürrâhim" dir ki... (Selim Akgül'lerdeki bu konuşma, Fikri Emre'nin oğlu (Emrenin oğlu) böbrek ameliyâtına karar verildiği günlerde olmuştur.)

29.10.1952

çalışan insan, dâima saf, tenbel insan hilekârdır. çalışan için hîleye ihtiyaç yoktur. Avrupada sahtekâr azdır. Cehil, terakkîden kaçar. tenbelleşen insan gıdâsını, onun bunun kesesinden umar, yalan söyler, sahtekârlık eder. Diyorlar: "İsviçre'de, yolda altın gören adam, onu almazmış. "Niye alsın ki... İhtiyâcı yok, tenezzül de etmez. çünkü, çalışa çalışa, gönlünü altın etmiş. Akılını da o çalışmaya alıştırmış. Helâl gıdâyı yuva yapmış aklına. Oraya haram gıdâ kuşunu bırakmaz. Ama, zaman gelir ki, biz, onlardan iyi olacağız. Şu terakkî bir başlasın.

Vaktıyla, 90 yaşında bir ihtiyar varmış, çok çalışkanmış. İhtiyarın hurma ektiğini görenler, kendisini kınarlarmış. Bu yaştan sonra, dünyâya bu kadar bağlanmak niye! diye. Pâdişah da görüyor ihtiyârı çalışırken, soruyor:

-Ne ekiyorsun?

-Hurma

-Bu ağaç büyüyecek de, sen bunun hurmasını mı yiyeceksin bu yaştan sonra?

-Dedelerim ekti ben yedim, ben de ekerim ki torunlarım yesin.

İhtiyârın bu sözü, pâdişâhın çok hoşuna gidiyor, ihtiyâra bir avuç altın veriyor. İhtiyar, kendisini kınayanlara dönüp diyor ki: Siz beni kınıyordunuz ama, bakın ben ektiğim hurmanın meyvasını şimdiden yemeğe başladım"

Hz. Muhammedin "Akşamı ye, sabahı düşünme" sözü bizi tenbelliğe sevketmiş. Halbuki o, bunu "kazanç için azap çekme" demeğe getirmiş, biz anlamamışız. "Elkâsibü habîbullah" kazanan Allahın sevgilisidir, diyen o değil mi?

Ticâret, yâni memleket içinde, biribirimizden aldığımız para, zarar gibi bir şeydir, kâğıt paranın eskimesi gibi bir şeydir. Asıl, para dışarıdan girmeli memleketimize. Hükûmet uyandı, fakat bu kâfî değil, milletin de uyanması lâzım.

Azap çekme yoklukla varlığı bir tut ama, gücün yettiği müddetçe çalış. Fakat, zevkle çalış, azapla değil. Kürre ayağının altında kalsın, onu sen taşıma. Kürre ayağının altında kalsın ama, ayağının altında bataklık varsa, onu kurutmaya çalışacaksın. Velhâsıl, çalışmak, çalışmak. çalışma gücümüz tükenirse, mecbûren çalışamayız, o vakıt ne olursa olsun... Ama yine de verir rızkımızı Allah. Ağzımızı diksek bile, çözer ağzımıza verir rızkımızı Allah. Ağzımızı diksek bile, çözer ağzımıza verir rızkımızı. Lâkin böyle deyip de tenbellik etmemeli. Zâten Peygamberimizin sözlerini yanlış anladığımızdan bu hâle geldik ya...

Oturduğumuz yer bizim de, kalktığımız yer bizim değil. Dünyâdan da birgün gideceğimize göre, ona sâhip çıkmıyalım. Ondan muvakkat bir zaman için istifâde edelim. Gaflet gözlüğü cebimizde, takarız gözümüze, onun içinden bakarız, işimizi - gücümüzü görürüz. Ona mahkûm olmayalım. Mahkûm olarak sevdiğimiz şeyden istifâde edemeyiz. Parayı seven onu yiyemez. Zenginliğe mahkûm olmıyalım, yiyelim, yedirelim, hemcinslerimize faydamız dokunsun.

Kâmilin biri zenginmiş ve bir oğlu varmış. Şeyhin müritlerinden biri de tüccarmış. Ona diyor ki: "Benim çocuk ticâretten anlamıyor. Onu senin yanına vereyim, sermâye de vereyim, ortak olun". Teklif mürîdin hoşuna gidiyor. Başlıyorlar, meselâ Bağdat'tan Şam'a gidip gelmeye. Birkaç seferden sonra çok para kazanınca, müritte hırs başlıyor, çocuğu başından savmaya çalışıyor. çocuğa diyor ki: "Baban çok zengin, fakat o nisbette de tamâhkâr. Senin böyle güneşler altında yanmana râzı oluyor. Halbuki, babanın parası kaşıkla yesen bitmez. Sonra bir şey daha var: Biliyorsun ki Allah, Rezzak-ı âlem'dir hiç bir kulunu rızıksız bırakmaz." Böyle konuşurken, yüksek bir ağacın altındaki çeşme başındaymışlar. O sırada bir aslan, katmış önüne bir tosunu kovalıyor. Hayvancağız çeşmeye doğru koşuyor ki, belki insanlar beni kurtarır diye. Tüccarla çocuk, hemen ağaca çıkıyorlar. Arslan tosunu parçalıyor, kalbini yiyor. Biraz sonra çakallar gelip, arslanın artıklarını yiyorlar. Adam, fırsatı kaçırmıyor, oğlana: "Görüyor musun?" diyor, Allah tosunu parçalattı, şu çakalcağızların rızkını çıkarttı. İşte Allah, böyle bir Rezzak-ı âlemdir. çocuk, babasının yanına gidince, ticâretten vazgeçiyor. Babası: "Niçin kervanla gitmiyorsun?" deyince: "Baba, sen bu kadar zenginsin, Allah da Rezzak-ı âlem. Ben burada otursam bile rızkımı verir benim" diyor ve çakalların arslanın artıklarıyla nasıl karınlarını doyurduklarını anlatıyor. Babası: "Oğlum, ben senin çakal değil, arslan olmanı istemiştim: Sen arslan olup avı parçalıyasın da, artıklarını çakallar yesin...

Dînimizi yanlış anlayan ve yanlış anlatan din adamları, bizi hep çakal yaptılar. Biz arslan olsak da bizim parçaladıklarımızı Amerikalılar yese olmaz mıydı? Hamsofular, bunların kalkmasıyla dînin yıkıldığını zannediyorlar. Halbuki din bir yoldur. Din yoluna girenin çalışmaması mı lâzım... Allahın ilmini parayla satan, Allahın düşmanıdır. Onlar, ilim değil, zehir satıyorlardı, cerre çıkıp para topluyorlardı. Böylece geri kaldık. Dişimizden, tırnağımızdan artırdığımız paralarla alacağımız topun bize ne faydası olur? Topu biz yapsak daha iyi değil miydi? Ama, inşallah gittikçe uyanıyoruz. Hattâ bir devir gelecek ki, biz onlardan yüksek olacağız. çünkü, sıkıntıya düştük, bayıldık. Şimdi ise ayıldıkça, o ağrıları duymaya başladık. Ağrıyı hisseden, bir daha düşmemeğe çalışır. Milletimiz çok büyüyecek, Allah da yardım edecek.

Şimdi, sanat, ilim devresidir. Sanatı olmayan millet, her vakıt dilencidir. Başladı hükûmet anlamaya. Sanatla hükûmet, ayrı yolda idiler, şimdi birleşiyorlar. Zaman gelecek, çekiç seslerini, bülbül sesi gibi dinliyecek hükûmet. İşte o zaman büyüyeceğiz.

Allah bile taltiften hoşlanır. Biz, onu sever, kalbimizde taşırsak, birgün bakki bizi bir âleme düşürmüş ki, değme gitsin... Sanat bizde yeni doğdu. Doğan, mutlakaa büyüyecektir. Bu milleti, sanat kurtaracaktır. Bu devreye "sanat dalgası" diyelim. Şimdi, iyi bir dalgaya düştük. Ama, bir fırtınaya ihtiyaç var. Fırtına da denizden çıkar. Havanın anası sudur. Su olmayan yerde hava olmaz. Gine biz, Denize bitişelim.