İndir (.doc)
Deryadan karaya, damlalar damlar,
Mevlâdan kuluna, gelir ilhamlar;
Onu ancak bilir, tasavvuf ehli,
Böyle gelmiş, geçmiş, bütün nizamlar.

Kendinden kendine, alışla veriş,
Nereden nereye, gelişle gidiş;
Gelen, dilsiz gelir, gidenler dönmez,
Nasıl olur acep, bu sırrı biliş?

Anlıyan, oluyor, görünüşte lâl,
Dünyayı görüyor: sanki bir hayâl;
Kuşdili bilenler, içten konuşur,
Kimden eylesinler, bu hâli suâl?

Yazısı: herşeyler; hurûfu: candan,
Hokkası vücuttur, mürekkep: kandan;
Varıp okuyanlar, neden gülemez:
İçerden ağlarlar, dışardan handân.

Bu bir kuşdilidir, okur Süleyman,
Dinliyen beşerler, oluyor insan;
Başka türlü tarif, eyliyen yoktur,
Her dile karışık; böyle bir lisan.

Duyunca, söylüyor, taş ile toprak,
Bir (Nokta) oluyor, yakınla uzak;
Söyliyen kendisi, duyan da kendi,
Aradan çıkınca, sade kalır Hak.

Nasıl anlatalım, soranlara biz?
Denizin üstünde, gösterilmez iz;
Okuyan, bilmemiş, bunca kitaplar:
(Mantık), (Maânî)yle, (Fıkıh), (Ferâiz).

Bunlar, öğretmiştir, bilene, gurur,
Sâhip olanları, eylemiş mağrur;
Burada görmiyen, nerde görecek...
Dünyada kör olan, ahrette mâzur. (1)

Düşünür düşünmez, kalbe kan damlar,
Her taraftan sarar, gelir de gamlar;
Anlamazsan (Emre)! devreder, geçer
Nice günler, yıllar, nice eyyamlar...

Zapteden: Fuzûle Emre.
Saat:12


(1) Mâzur = Kör. Bu bir âyettir.

27.10.1952