İndir (.doc)

Dârendeli âmâ İbrahim, tanımadığı bir atlının atına yapışmış: "Beni Şah İsmaile (İsmail Emre) götür!" diyor. Birisi: "Yâhu, tanımadığın birisine, nasıl beni filancaya götür dersin?" deyince, Hâfız cevap verdi: Bulmadık mı? Evet gerçekten beni bulmuştu. çünkü o, istediğini Allahtan istiyordu. İstediği de mutlaka olacaktı. Allahtan, tam bir niyetle ne istersek olur. Ama, nefsânî bir istek değil.

Emre - Bektâşinin biri, vâizin: "Allah, verilen bir sadakanın bin mislini verir" dediğini duyarmış. Buna da inanmış, nesi var nesi yoksa, fakirlere dağıtmış. Ne kadar beklediyse de eline bir şey geçmemiş. Orayı bırakarak başka bir memlekete doğru yola çıkmış. Bir yerde büyük bir dut ağacının gölgesinde dinleniyor, biraz da dut yemek için ağaca çıkıyor. Ağaçtan ineceği zaman bir atlı geliyor ağacın gölgesine. Meğerse, gelen de bektâşiymiş. Adam cebinden dört-beş kâğıt çıkarıyor. İlk kâğıtta Ebûbekir'in ismi yazılıymış ki, "Ey Ebûbekir!  sen Alinin hakkını gasbettin, seni keseyim de gör! diyor, yırtıyor kâğıdı. Sırayla ömer'i, Osman'ı da kesiyor. En sonra cebinden, bembeyaz, yazısız büyük bir kâğıt çıkarıyor: "Ey Allah! sen irâde etmeseydin de... der demez, ağaçtaki adamın Allahta alacağı var ya, Allah kesilmesin diye, "aman dur arkadaş! ben Allahtan alacağımı alayım da onu öyle kes diye bağırınca, adam, gökten gelen bu sesin korkusundan pat! diye düşüp ölüyor. Bektâşi ağaçtan iniyor, bakıyor ki adam ölmüş. Heybesini yokluyor ki altın dolu. Hem de kendisinin Allah yolunda sarfettiklerinin bin misli.

İşte, bu kalıpları kırmalı, Allaha gitmek istiyen. Kanunu böyle çünkü. Allahın bulunduğu yerde, Allahtan başka kimseye yer yok.