İndir (.doc)

Emre - Allah, insanların hem yaradanı, hem mürebbîsidir. Onun için Kur'ânda: "Elhamdü lillâhi Rabbil'âlemin" denmiştir. Nedir mânâsı?

S - Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allaha mahsustur.

Emre - Âlem deyince, biz, bunu yalnız insanlardan ibâret sanıyoruz. Hayvanlar da bu âleme dahildir. Mikroplar âlemini gözle göremiyoruz. Halbuki, bu gözle görülemiyen mikropların da gıdaları olan mikroplar var. Sağlığımızı temin eden mikroplar Melek, zararlı mikroplarsa süflî cinlerdir. Her şey hayat sahibidir: Taş, toprak, ağaç, haca, sular. Bunlar da ayrı âlemlerdir. Ve hepsi de aslına doğru akıp gitmektedir. Bir damla suda, küre gibi yuvarlak milyarlarca damla, zerre vardır. Bu küçük zerrelerin herbirinin içinde de kendisine mahsus aylar, yıldızlar, güneşler vardır. Allah bunların da mürebbîsidir. Zaman gelecek, bulunacak âletlerle, bunlar görülecektir. Bunların hiçbirine ölüm yoktur. Ölüm denen şeyin zâten aslı yok ya... Halkın bildiği gibi değil ölüm: Âhirete gideceğiz, Cennete gireceğiz, Hûriler, Gılmanlar... Mısrî Niyâzî:

Bugünkü Cennet-i irfâna dâhil olsalar uşşak.

Yârınki va'dolan Hûri veyâ gılmânı neylerler diyor.  Oraya dâhil olmuş bir kimsenin gönlüne girince ne ölüm kalır, ne ölüm korkusu... Akıl o âlemi o vakit anlar.

Melekler, Allahın değil, bizim hizmetçilerimizdir. Çünkü, Allahın hizmete ihtiyâcı yoktur.

S - Melek gibi yaratsaydı bizi...

Emre - Meleğin ne kıymeti var... Milyarlarca melek insanın hizmetçisidir. Melek için zevk yok, çünkü hizmetçidir. Zevk, insana mahsustur. Melek mal sahibi olamaz. Çokluğunun azlığının da bir kıymeti yok. "Melekler göktetir" diyorlar. "Gök" yeşil demek değil mi? Hakikatçıların "göğde" (gök'te, mavi'de) yahut da "gövde, gövde" dedikleri de doğrudur. Hızırın gözü yeşil, atı beyazmış. Her şeyin aslı yeşil. Siyâhın da aslı yeşil. Gözün siyâhının da aslı yeşil. Gözün siyahının bindiği at beyaz değil mi? Gözün karası, gözağının beyaz atına binmiş değil mi?

Melekliğin iki vasfı vardır: Biri, kimseye ihtiyâcı olmayan bilgi, biri de insanda insanda hiç kabahat kalmamaktır. Kabahatı, değil işlemek, aklımızdan, fikrimizden geçiriyorsak, yine melek değiliz. Bize öğrettiklerine göre, Allaha en yakın olan yaradılmışlar melekler değil mi? Yakın olmak için, bu ilmin âlimi olmak lâzım. Ama "Âşık" olursan, ilim arkandan koşar. Çünkü Bilen seninle berâber. "Ben neyim?" dersen, hocan Allahtır. Bu hoca, insanı, uyurken, yerken- içerken okutur. Hattâ bir sâniyeni yetmiş sene yapar. İnsana böyle bir ilim verir o hoca. Her şeye kâadir değil mi?

(Bu sırada Celâl Çalım, aşağıdaki Doğuşu okudu):

            Her yana dönersem sensin görünen,

            Kendime gelirsem, sensin bürünen,

            Alan satan Sensin, ne eylerim ben...

            Şaşkına dönderdi Yâr Senin Aşkın.

 

            Altı taraf oldu "Görünen Kıble",

            Âşikâr edene, kopar velvele,

            Secde ediyoruz biz, güle güle,

            Şaşkına dönderdi Yâr Senin Aşkın.

 

            Kendimizden geçip kılarız namaz,

            Dört İmam bizdedir, gönlümüz Hicaz,

            Bize uymıyanlar, Seni bulamaz,

            Şaşkına dönderdi Yâr Senin Aşkın.

 

            Sende gaaib oldu göz ve kaşımız,

            Senesiz ve günsüz yaşar yaşımız,

            Tamûyu söndürür bu gözyaşımız,

            Şaşkına dönderdi Yâr Senin Aşkın.

 

            Sadâmız geliyor, dâimâ dosttan,

            İşitilip, olur dillere destân,

            Her yanı eyledik bağ ile bostan...

            Şaşkına dönderdi Yâr Senin Aşkın.

 

            Durmaz meyva verir, gıdâsı: Kelâm,

            Yiyip hazmedene duyulur ilhâm,

            Bu hâli bilenler, ediyor bayram,

            Şaşkına dönderdi Yâr Senin Aşkın.

 

            Mâdem Uçmak: binâ, hep olur harap:

            Allahtan kuluna edildi hitap:

            Aramızda, Sana olurlar hicap,

            Şaşkına dönderdi Yâr Senin Aşkın.

 

            Eğer biz yanarsak, bunlar da yanar,

            Varlık, bir perdedir, edilmiş karar,

            Arzûsu olanlar, boşuna arar...

            Şaşkına dönderdi Yâr Senin Aşkın.

 

            (Emre) işitsin de kendini yaksın,

            Ayaklar altında külü bıraksın,

            Yokluk âlemine gitsin de baksın...

            Şaşkına dönderdi Yâr Senin Aşkın.

 

            Duyduysa kulağın, sen uyan artık,

            Söylenen sözlere, varamaz mantık,

            Gösterdiğin o "Yüz" dâimâ açık,

            Şaşkına dönderdi Yâr Senin Aşkın.

 

            Âşıklar bilir mi dünyâ, âhiret...

            Korkutmaz, keyf vermez Cehennem, Cennet,

            Bir altın, bir pula, eder mi minnet?

            Şaşkına dönderdi Yâr Senin Aşkın.

Zapteden : Rûşen Emre
27.1.1951  Saat:07.40

 

S - Birisi ölüyor da Hz. Muhammed : "Allahın gazâbıdır bu adam, kaldırıp atın" diyor. Hemen bir âyet geliyor ki, kendisine tâzir dolu: "Sen, Allahın bir kulunu, Onun rahmetinden dışarıya nasıl atarsın..." gibilerden. Onun üzerine, adamın namazını kılıyorlar. Namazda Hz. Muhammed parmaklarının üzerinde durmuş. Namazdan sonra, neden öyle yaptığını soranlara "Melekler çoktu ondan parmaklarımın üzerinde durdum" demiş.

Emre - Belki önce yanılmıştır. Sonra murâbıt olunca bakıyor ki iyi adammış. Kendi hatâsını tashîh ettiği gibi, görenler ede ibret olsun diye öyle söylemiş olabilir.

Melek diye bir şey yoktur. İnsanlar, eskiden beri melekleri inandıkları için, onların bu kanaatlerini bozmak istememiş. "Âmentü billâhi ve melâiketihî" de olduğu gibi, meleklere îmân lâzım ama, görmek gibi îmân olur mu? Meleğin ne olduğunu bilmeli de öyle inanmalı. "Filân adam melek gibi" derler. "Melek" temiz bilgidir, melekedir, temiz ahlâktır. Âdem, "safîyyullahtı". Hangimiz, "Yârabbi! beni saflaştır" desek saflaştırmaz. Saflaştırmaz mı hiç... Bak, boyuna sorduruyor, konuşturuyor. İşte, bu bir saflaşmadır.

S - Peygamberimiz, meleği, insan sıfatında tasvîr ediyor.

Emre - Bu meseleleri belik belik edersen gerisi çoook. Küçültürsen, küçüklüğünün nihâyeti yok, büyütürsen büyüklüğünün...

Yazıcıoğlu:

Ağız Cebrâile hemtâ  diyor. Melekler, hep insanda, İnsanın dışında bir şey yok. Varsa ara, bulduğunu öldür, yani aklından çıkart. Çıkart ki bir Allah kalsın, bir de sen. Sonra da kendini öldür. Kim kaldı? Allah. İşte, bu yol böyle.

Okuyucularımıza, bu konuşmayla ilgili şu Doğuşu sunuyoruz:

            O'dur her hâle muhtâr,

            Hem gaffar, hem de Settar,

            Her kulunun gönlüne,

            Günde bin kerre bakar.

 

            Sakın ayrılma ondan,

            Her hâlin olur zindan,

            Eğer teslîm olursan,

            Girer de eder handân.

 

            Yaklaş O'na ol teslim:

            Odur nihâyet ilim,

            Başına geleceği,

            O'ndan gayri bilir kim?

 

            Fikr eyle, iyi düşün;

            Ömrün geçer günbegün,

            Bir şeye sâhip olma,

            Yetiş, "Yokluk"la öğün.

 

            İlmin olsa da deniz,

            Bilirsen, sensin âciz,

            Hikmeti anlaşılmaz;

            Altı kabuklu ceviz.

 

            Her katında var hikmet,

            İyi seyret al ibret:

            Kur'ân Hakkın sözüdür,

            Söylemiştir Muhammed

 

            Dilemekle bilinmez,

            Anlamadan, gülünmez,

            Mânâsını duymadan,

            Hiçbir kulak delinmez.

 

            Hep târif eder yârı

            Bizdeki olan Vâr'ı

            Her sözünün üstünde,

            -Kitli- var anahtar.

 

            Başlamalı "Baş"ından,

            Okunur mu dışından?..

            Ümmî Emre okuyor,

            Sevdiğinin Kaş'ından.

 

            Bildi, kimseden sormaz,

            Söyler, hiç dili durmaz,

            "Canlı Kitap" okuyor,

            Hiç kâğıda el vurmaz.

16.12.1948

 

 

            Sanki biz de geldik, fânî dünyâya...

            Ömür, devran geçti bu baştan, gûyâ...

            Zerre-i vâhitken, olduk bir umman,

            Çok şükür, garkolduk, düştük Deryâ'ya.

 

            Göze görünürüz, sanki bir beden,

            Sulardan dokunmuş ilik ile ten,

            Biz, bir merkez olduk "Sırr-ı İlâh"a

            Mutlak bize uğrar, gelip de giden.

 

            Dilimiz, ağzımız oldu Cebrâil,

            İki kulağımız, duyan Mikâil,

            Sûr'un düdüğünü, durmadan çalar,

            Bizim burnumuzdur, melek İsrâfil.

 

            Bizi târîf eder, her söyleyen dil.

            Mevlâ Makamına, olduk bir delîl,

            Geldiğimiz yere, hayatta vardık,

            Canı teslîm ettik, neyler Azrâil.

 

            O'na ayna olmuş bakan gözümüz,

            Emir alır verir, dâim sözümüz,

            "Sidre-i Müntehâ" "Arş-ı Âlâ"dır

            Hakka Âşıklara, Mânâ Yüzümüz.

 

            Anladınsa Emre! secdeye bükül,

            Can, Hakka gidince, olacaksın Küll,

            Eğer eylemezsen, olursun İblîs,

            Hayat elde iken, sen de tenezzül.

 

Zapteden: İhsan Yöntem
Namrun, 8.9.1958  Saat:01.10

Dînin dış tarafı, bütün tıp bilgisidir. Avrupalıların, daha çok eksikleri var, ama ikmâl edecekler. Ulvî cin, süflî cin diyorlar: İşte mikroplar. İhsan Bey (Opr. Dr. İhsan Önal) "aman sinek konmasın!" diyor. Çünkü sinek süfli cinler taşıyor. Doğruyu söyledin mi, "vay kâfir! cini mikroba benzetiyor" diyorlar. Kan dışarı çıkıp, hava alırsa, güneş alırsa, oradaki mikroplar vahşîleşir. Tekrar içeri girerse bu vahşî mikroplar velvele koparırlar. Şeriat bunları güzel söylemiş: Kan çıkarsa abdest bozulur, diyor. Fakat, herkese anlatamayız. Hz. Muhammed de eshâbını sınıflara ayırmış: "Aşere-i Mübeşşere", "Ehl-i Beyt" demiş, "Ehl-i Suffâ" demiş. Ehl-i Suffâ, boooyuna Tefekkür'de. Onlara namaz filân yok.

Ben küçüktüm, birgün Hekim Bedros Efendi, bir dükkânda, kendisini dinliyenlere mikroptan bahsetti. O gittikten sonra, onu dinliyenler: "Bu, kâfir de, onun için mikroptan bahsediyor" dediler. Çok hâlim selim bir adamdı Hekim Bedros. Bugünlere, o günlerin cehâlet karanlığından geldik.