İndir (.doc)

S - Semâvattan bahsedelim. Göklerde ne var ki, Allah, semâya yemin ediyor?

Emre - Allah için yemin olur mu? Kul, Allaha yemin eder. Allah kime yemin edecek?

S - Arş nedir?

Emre - Arş... Bu gördüğümüz mükevvenat, bir noktadır. Nasıl tarif edeyim... Bildiğim kadar: O nokta her şeyi muhittir. Bak, gözümüzde mercimek gibi bir nokta var. Bu nokta her şeyi görmüyor mu? Yâni muhit değil mi? O nokta da böyledir. Gören biz değiliz. Biz aradan çıkınca, anlarız ki Yaradandır gören. Yıldızları görüyoruz: Birçok... Ay, Güneş, Küre de dahil, bütün bunlara felekkiyyat diyoruz. Felek de, Allahın muhit olan sıfatıdır. Demin anlattın, gözün yumukken semavatı nasıl gezdin? O yıldızlar, aylar, güneşler, senin içindedir. Senin bilgin aşkla karışık olmasaydı, o semavatı gezebilir miydin?

S - Gezdim, indim aşağı.

Emre -- Gine toprak oldun yâni. Biz, o aylar, yıldızları görürüz, fakat onlar bizi göremez. Onlar bize mahkumdur.

S - O yıldızlar yoklukta dönüyordu.

Emre - Cenab-ı Allah her şeyi muhittir. Onları da muhit ki seni gezdirdi. Vücut kaydından kurtulsak, daha iyi gezeriz.

Asıl semavat, yerdeki semavattır. Gökteki yıldızları değil, yerdeki yıldızları görmeli. Mısrı Niyâzi:

Sûre-i Necmi oku, anlagıl vahy-i Hakkı, diyor, bunu anlatmak için. Bizde, "Filancanın yıldızı, falancanınkiyle barışmadı" denir. Zannederler ki bu yıldızlar, gökteki yıldızlardır... Hayır, yıldız, gözdür. Birbirlerini sevmiyenler, gözlerine bakamazlar. Yâni, yıldızları barışamaz. "Dost başa, düşman ayağa bakar" sözü de aynı manadadır. Tasavvufçular, her şeyi kendilerinde aramaya çalışırlar. Yıldız da insandadır, ay da güneş de. Hattâ dört büyük melek bile: Cebrâilin vazîfesi haber vermektir, yâni ağız. Mikâilin vazifesi, şarktan garba bütün sesleri işitmekmiş : Kulak. İsrafilin öttüğü surlardan biri insanları öldürecek, öbürüyse diriltecekmiş, değil mi? Burnumuzdn aldığımız nefesle biz de diriliyoruz, kanımızdaki canlılar da. Kapa bakalım birisinin burnunu ölüyor mu ölmüyor mu? Burun da her nefes alış verişte, iki sur öttürüyor. Azrail, gözdür. İnsan ölürken, evvelâ gözleri solar.

Şimdi insanlar tekamül devrinde, mutaassıplar değil. Onların aklı, 1368 sene geride. Dinimizi getiren Hz. Muhammed, Allaha bitişiktir, onda fânîdir. Öyleyse, Allah ölmüyeceğine göre, Hz. Muhammed de ölümsüzdür. Yâni  o 1368 sene geride kalmamıştır. Mânevî rehberimiz olduğu için dâimâ önümüzdedir. Mutaassıplar, Yahûdilerden ikrâh ederler, Hristiyandan ikrâh ederler. Biz hiçbir kimseden ikrâh etmeyiz. Radyoyu icat eden adamlardan nasıl ikrâh ederiz? Öbür tarafta bizim mutaassıplar, eline tespihi almış: Allah! Allah! deyip duruyor. Bir demirci, sabahtan akşama kadar: Çekiç! Çekiç! dese bir kazma yapabilir mi?

Elimizde fotoğrafsız nüfus kâğıtları vardı. Birbirimizin nüfus kâğıtlarını kullanarak türlü mel'anetler yapardık. Avrupalılar fotoğraf makinesini icat ettikten sonra nüfus kâğıtlarına fotoğraf yapıştırmağa başladılar, mel'ânet ortadan kalktı. Fotoğraf makinesini hristiyanlar icat etmedi mi? Zaman gelecek, yaptığımız kabahatları gösterecek âletler icat edilecek. "Câhil, dâimâ zalimdir." Bunu Kur'ân diyor. Âlimden zarar gelmez. Cahilin içindeyse, her vakit hırs ve cehalet ateşi yanar. Bu ateş, temas edeni de yakar.

Böylece, semadan toprağa indik. Ne varsa toprakta.

"Gözleri geniştir Arş-ı Âlâdan" : Bizim Arş-ı Âlâmız, Aşk'tır. ilâhî arzûdur, yokluktur. O, hangi zerrenin gözünden seyrediyorsa, onunla berâberdir. "Küllü şey"in hây = Her şey diridir" demiyor mu? Kendi ismi de "Hay = Diri" değil mi? Diri olanın gözü de vardır, dolayısiyle her şeyin gözü vardır. Demek ki, Allahın sevdiği kulunun gözü, Allahın gözü demektir. İşte, âşıkları ağlatan o gözün esas sahibidir.