İndir (.doc)

çarşıda, vücut hastalıkları doktorlarının tabalâları var da, ahlâk hastalığı doktorlarını tabelâları yok. Vücut ağrır, ahlâk ağrımaz, acısı sonra çıkar. Vücut ve ahlâk hazımsızlıklarını ikisi de ağızdan çıkar: Küfür ve kusma.

Bâzı insanlar, bir devir gelir ki sükût âlemine düşerler. İçinde su yoksa, testi tın! der, doluysa tok bir ses çıkarır. İlim hâle inkılâb edince ses çıkmaz. Lezzet ondan sonra başlar. Hazır elbise mağazasında pazarlık çok. Pazarlık bittikten sonra, müşteri elbiseyi üstüne giyer, zevke, sevinmeye başlar. Biz de Allahla pazarlığı bitirsek, bizden öyle bir zevk tecellî eder ki sorma... İki kulak dinlemek, bir ağız da söylemek için yaratılmış. O hâlde az söylemeli çok dinlemeli. "Kemâl ehli kemâlâtı sükut ile bulup hep, Eğer sözü fıdda ise sükût et olsun zeheb" demişler. En güzel tefekkür, sükûtla olur. Bir doğuşta da: "Suyun azsa içirip de bitirme" diyor. Kazandığın şeyleri başkalarına söyleyip de bitirme, demek istiyor. Mânâ, aşağı yukarı aynıdır. Su, bulunduğu yerin toprağın tadını ve rengini alır. Suyu temizlemek için ateş lâzım, inbik ister. Burhan Sâdiğın dediği gibi, herkes nurdan, yâni Nefs-i vahideden gelmiştir. Ama sonra, aldığı terbiyeye göre şahsiyeti teşekkül eder.

Köstebek insan olabilir mi? Olamaz. Kendisinde köstebek hâli olan kimse de, insanlık hâline ulaşamaz, o hâli terketmedikçe. Köstebek kendi hâlini terkedemez ama, insan isterse fenâ ahlâklarını terkedebilir.

İnsan, sırf kendi fi'liyle meşgul olmalı, kimsenin fi'liyle uğraşmamalı. Hz. Muhammed, zina eden bir çiftin penceresini kendi cübbesiyle örtmüştür. Fenâ fiil sahibine aittir. Birisine fenâ diyorsak, o fiil bizde de var. Bak, o fenâ kelimesi ağzımızdan çıkıyor, içimizde imiş.

Anladık ki, ne kadar hayvan varsa, onların tabiatları bir insanda mevcut. Baktık ki birisi bize köpek diliyle söz söylemeye başladı, biz de aynı dille cevap verirsek, ondan ne farkımız kalır? Bir köpek bize ürüse, biz de hav! der miyiz? Böyle yaparsak, Allah da güler bize, bizi iğfal eden nefsimiz de. Kalbimize, gerek dışardan, gerek içerden bir pislik gelirse, ilâcımız şu: Ya kuvvetli bir râbıta, yahutta o pisliğin izâlesi için esbâbını ararız. Aksi halde: Cehennem...

"üzüm üzüme baka baka kararır" derler. Mümkün mü hiç şu tevekteki beyaz üzüm, öbür tevekteki kara üzüme baka baka kararsın... Bu sözler, hep ahlâkî ve mânevîdir. Göz göze baka baka birbirimizin ahlâkıyla ahlâklanırız. Ahlâk, sevmek, sevişmekten geçer. Baktın ki arkadaşının ahlâkında, Allahın yasak ettiği şeyler var, uzaklaş. En azından, onun dedikodu ahlâkı bulaşır sana. Tatlı şeydir çünkü dedikodu. Onunla ülfeti devâm ettirirsen, sen de alışırsın dedikoduya.

Mâdem ki rakı içmek ahlâkından vazgeçtik, rakı arkadaşımızdan da vazgeçmek lâzımdır. İnsanın varlığı, ahlâk demektir. Her fenâ işi yapan, "Ben iyi yapıyorum" diyor da yapıyor, bilse yapmaz. İyi diye kabul ediyor. Bunun iyi olup olmadığını anlayabilmek için, "İlim" gözünün açılması gerektir.

İnsan, ahlâkına mahkumdur. Ne kadar "Ben şöyleyim, ben böyleyim!" dese, ahlâkı, o adamın ayarını gösterir. En iyi ölçü, "Tahallakuu bi- ahlâkıllah = Allahın ahlâkıyla ahlâklanınız" dır. Biz, arkadaşlarımızın vücudunu mu seviyoruz, ahlâkını mı? Ahlâkını tâbî. Onlardan tecellî eden bir kötülük görünce, kendilerinden ayrılıyoruz.

Bir insanı ne kadar terbiye etsen, mayasındaki şeyleri, yaradılışındaki ahlâkı değiştiremezsin. Vaktiyle bir şehzâdeyle yeni evlendiği karısı bu mevzûda münâkaşa ederlermiş. Kadın, terbiyenin asâlete hâkim olduğunu, terbiye ile her şeyin elde edilebileceğini iddia edermiş. Kocası ise aksini iddia edermiş. Nihâyet şehzâde kızıyor, karısını, şehrin dışında yaptırdığı bir saraya, âdetâ hapsediyor,  aklı başına gelsin diye. Aradan uzun bir zaman geçiyor. Kadın inatçıymış. Kendi fikrinin doğru olduğûnu isbat etmek için, bir kediyi terbiye ediyor. Kediye, iki ayağının üzerine kalkıp, misâfire, tepsiyle kahve ikrâm etmesini öğretiyor. Birgün kocasını çağırıyor, kedinin mârifetini ona gösteriyor. "Gördün mü" diyor, terbiye kediyi ne hâle getirmiş? Şehzâde, "çok güzel" diyor. Ayrılırken, birkaç gün sonra tekrar geleceğini söylüyor. İkinci ziyâretinde, cebinde, bir kutu içinde bir fâre getiriyor. Kedi tepsiyle kahve getirdiği sırada, cebindeki fareyi salıveriyor. Kedi tepsiyi hanımının yüzüne attığı gibi, fârenin üstüne atılıyor. Kocası : "Gördün mü mayayı Hanım" diyor.

Ahlâk, her şeyden önce ahlâk. ömer Sabancı, "işi düzgün olanın, ahlâkı da düzgün olur" derdi. Halbuki, işin düzgün olması için, ahlâkın düzgün olması lâzım. Zâhir ve bâtın bütün ilimler, ahlâkın arkasındadır.

Şu meclis, ilâhî bir muhittir. Buraya düşen, tamamiyle murâbıt olursa, buranın hâline uyar.

Anadan bir hâl geçer insana. Bu hâl, topraktan yeni çıkan bir mâden gibidir. Diğer mâdenlerle karışıktır. O çıkan mâden altın bile olsa ona altın diyemeyiz. Potadan geçmeli ki saf altın olsun. İnsanlar da ilâhî ahlâk potasından geçmedikçe, fücûrat asidine mahkûmdur. Her insan insandır. Bunlar içinde ebedî olacak olanlar, ahlaklarını tasviye edenlerdir. O vakit insan olunur. Asil insandan kimseye zarar gelmez. Kendimiz, evvelâ kendimize zarar yapmayız, sonra da başkalarına. Böyle olan insanlar zararı unutur. Onlarla ülfet edenler de onlar gibi olurlar. Tasfiye edilmiyenler, ebedî olarak azaptadırlar. Tasfiye edilenler, ebedî bir zevk âlemine düşerler. Kur'ân insanı öğüyor, bâzı yerlerde de karalıyor. Karaladığı, başka bir dünyânın insanı mı? Hayır! öğdüğü zaman temiz ahlâkını öğüyor, karaladığı zaman kötü ahlâkını karalıyor. Kur'ânı, İncili bir tarafa bırakıp aklen düşünsek, hakîkat böyle değil mi? İş, tasfiye neticesi güzelleşip, sonra da başkalarını güzelleştirmede. Yâni dirilip, sonra da diriltmede.

Beşeriyet neye benzer: Binlerce ölüyü biraraya koysak, bunlar birbirlerinden ikrâh eder mi? Hepsi ölü çünkü. Bunlardan biri dirilse onların arasında kalabilir mi? Derhâl kaçar. İnsan, değil ölüler arasında kalmak, karanlık olacağını hisseder etmez oradan kaçar. Ne kadar vakıf olsa esrâr-ı ilâhiyyeye bir insan, yine korkar. ölülük çok sârîdir. Buraya bir düşman ölüsünü bile getirseler, hepimizi bir sükût istilâ eder. Mâneviyet de böyledir.

Bir tosun kessek, karnını yarsak ve daha sıcakken içine kokmuş bir et koysak, tosunun harâreti giderken, kokmuş et, tosunu da kokutur. Yâni, süratle kokar. Onun için, dâimâ, yetkin ahlâk sâhipleriyle konuşmalı.

İnsan hangi ahlâkta ise, o ahlâktaki insanlarla konuşur. Onların zarârı olmaz, sâdece o ahlâkı çoğaltırlar. İnsan, vicdânı uyandıktan sonra iyiyi kötüyü görür, çalışır, çırpınır, kötü hâlden kurtulur. Onun için Şem'î:

Pâdişah konmaz sarâyâ, hâne ma'mur olmadan:

Sil, süpür ağyârı dilden, tâ tecelli ede Hak diyor. Zâten silip süpürünce, vicdan parlar. Muhtit olan varlığın ne olduğu o vakit bilinir, ve zevk başlar. O zevkten başka her ahlâk, her şey azaptır. İbâdet, bu zevkin tecellîsi için emrolunmuştur. İbâdetle essahlı olarak meşgûl olunca, kötü tabîatlar insanın gönlüne gelmez. Kapıyı kapayınca bunlara insan, Rabbine yakın olur. Böyle olanlar için ibâdet sakıt olur: "Va'büd Rebbeke hattâ ye'tiyekel yakîn = Sana (Rabbin hakkında) şeksiz şüphesiz bilgi hasıl oluncaya kadar Rabbine ibâdet et" emrini ancak onlar duyarlar. Bununla, ibâdet inkâr edilmiş olmaz. İbâdet var da mahîyeti değişir, şekilden sevgiye döner. : Evvelâ yürürken, bu sefer oturur gibi. Böyle değil ya. Misli olmıyan şeyin, bisli de olmaz derler. Ama bunun hem misli var, hem misâli. Bâzı şeyler için "ismi var da cismi yok derler. Zümrüdüanka gibi. Onlara yaklaştıktan sonra görülür bunlar. Cinlerin de ismi de var cismi de. Cismi olmıyan şeyin ismi olmaz. Bunlar, hâl ve ahlâktır. Hâl, durduğu yerde yerde görülmez, zuhûrundan, tecellîsinden bilinir. Mevlidde bir kesik baş hikâyesi var. Bu kesikbaş Hz. Alinin önünce gider.

Hikâyelerdeki yedi başlı devler filân, hep insanların ahlâklarıdır. İnsanın ahlâkı, Hz. Alinin ahlâkı gibi olmalı ki o yedi başlı devi öldürebilsin. Ali ahlâkı o devi öldürebilir anca.

S - Hanıma gel diyorum gelmiyor, git diyorum gitmiyor.

Emre - öyleyse, ne "gel" de, ne de "git" de, dâvâ bitsin. Her şeyi hoşgörebilsek... Az galiba çok zor.

Her ahlâkımızı genç yaşta düzeltmezsek, o ahlâk bizi ihtiyarlığımızda mahkûm eder.

İnsanın bedeni küpe benzer. Ne kadar büyük sözlerimiz var... Hani, "keskin sirkenin, küpünedir zararı" derler ya, insanların fenâ ahlâklarının da zararı yine kendilerinedir.

(Bu konu ile ilgili şu doğuş okundu):

            Acep neyleyelim sirkeli küpe?

            Kulağını aç da takalım küpe:

            Affeder mi acep Tanrı günâhı,

            Sığınıp, sığınıp, etmeden tövbe?

 

            Muhammed demiştir: Her hâller yezûl,

            Varıp teslîm olda ibret al gönül!

            Ekşilik azaptır, yetiş de tatlan,

            Yeter çektiklerin, affedil de gül.

 

            Durmayıp da dâvet ediyor Allah,

            Gönül! yeter, yaklaş çabu, ol ferâh,

            Bu hâl ile bitmez, dâimâ azap...

            Karanlık kaybolsun, doğmuştur o Mâh.

 

            Hiç durmadan geçer, devreden ömür,

            İbret ile bakan, âşikâr görür.

            Nefs elinde esîr, serbest olur mu?

            Düşman, bir kimseyi, bırakır mı hür?

 

            (Emre)! Aşka yapış, aradan kurtul,

            Kafesi kır da çık, çabuk serbest ol,

            Geceyi gündüz et, vakıt geçmeden,

            Hiçbir gözler görmez, geniş olsa yol. (X)

 

------------------------------------------------------

(X) Bir yol ne kadar geniş olursa olsun, onu karanlıkta hiç bir göz göremez.