İndir (.doc)

Emre - Veyselkarâni'nin adını an, bak ki kalbine bir serinlik gelir, Firavn'ı hatırlayınca da bir sıkıntı gelir. çünkü bunlar bizde de mevcuttur. Ama akıl bunların kendinde mevcut olduğunu bilmiyor, onları geçmişte, uzakta zannediyor. Hz. Ali, her şeyin bizde olduğnu anlatmak için "Bu büyük âlem, dürülü bükülü olarak sende mevcuttur" (ve fîke 'tavel' âlemül' ekber) demiştir. Hz. Ali yalan söyler mi?

Hayat, korku ile birliktedir. Korku, hayatın bekçisidir. Akıl da vücûdun hem bekçisi, hem de kumandanıdır. Fakat nefisle karışık olarak. Yâni, mâneviyattan, Allahtan bahsettin mi, istemez. çünkü mâneviyâta yaklaşırsa öleceğini zanneder. Velhâsıl, akıl cüz'lüğünden vazgeçmiyor kolay kolay. Halbuki vazgeçerse, "Küll" olacak. Altın-gümüş paraları hazîneye boşalttın mı torbadan, corr! diye bir ses çıkar. Bu ses hazînenin sesidir. Yâni, "Ben hazîneyim!"diyor. Beş kuruşa: "Yâhu gel, senin sesin de hazînenin sesine karışsın dersin, o bîçâre, beş kuruşluğundan bir türlü vazgeçemez. Kendi sesi bir küreğin üstünde ancak "tın!" diye çıkar. Halbuki altınlara gümüşlere karışsa, o da "Corr!" diyecek ama, ne yapacaksın, ille kendisinin istemesi lâzım ki "Tevhid"in  o "corr!" sesine karışsın. Ama, her insanın kurtulduğunu Allah da istemez. Adem Peygamberimizin huzûruna geliyor: "Yâ Muhammed, bana Arş-ı âlâ'dan bahset ve onu göster" diyor. Hz. Muhammed: "öyleyse, alnımın çatına (iki kaşımın ortasına) bak" diyor. Adam bakınca, başka bir âleme düşüyor, kendinden geçiyor. O tatlı âlemden kendine gelince, Hz Muhammede, kızgın bir  sesle "Sen tamahkâr ve kıskanç bir adamsın!" diyor.  Mecliste bulunanlar adama kızıyorlar ama ses çıkaramıyorlar. Adamın sözü Hz. Muhammedin hoşuna gidiyor, soruyor: "Neden?" "Sen, bana gösterdiğini niye herkese göstermiyorsun? Onlara da bu zevki tattırsana..." Hz. Muhammed: "Ebûbekir de senin istediğini istiyor: 'Yârabbi, diyor, benim vücûdumu o kadar büyült ki, cehennemi hep ben doldurayım, başka kimse yanmasın'. Sen de istiyorsun ki herkes bu tadı tatsın, ama, kolumun altından şu tarafa bak bakalım." diyor. Adam bakıyor ki insanlar karınca gibi ufak ve çok. Kimisi adam öldürüyor, kimisi apteshâne temizliyor, kimisi hırsızlık yapıyor. Sapıtıyor adam. O zaman Hz. Muhammed "Herkes senin gibi olursa, o fiilleri kim yapacak? Bu fiillerin yapılması mutlaka lâzım." diyor.

Bu fiilleri yapanları hor görecek olursak, Allah bizden razı olmaz. Bizim için, kabahat görmek diye bir şey kalmıyacak. Her şeyi yerli yerince göreceğiz.

Akl-ı Cüz, her vakit, mecbûren "Akl-ı Küll'e tâbîdir. Bunu bilsek de hep ona tâbî olabilsek...

Biz hiçbir şeye benzemeyiz. Bize akıl yetmez. Kendi aklımız yetiyormu ki başkalarının aklı yetsin... Biz, deli gibi bir şeyiz. Deli değil de, Allah aklına, ilâhî akla sâhip olduk, onun için kul akliyle deli gibi görünüyoruz. (Celâl çalım'a hitâben) Hani sen bir doğuş okursun ya; "Akıl ermez oldu ahvâlimize" diye, oku hele onu.

 

            Akıl ermez oldu ahvâlimize,

            Düştük, gaaib olduk, biz , bir Deniz'e:

            çeşitli görünür hâlimiz, göze,

            Güneşe benziyen günâhımız var.

 

            Sözlerimiz oldu Kuşların Dili,

            Anlamıyan, desin, isterse deli,

            âşıkların, olmaz başka ameli,

            Hiçbir şeye uymaz iştâhımız var.

 

            Gizli sırlar, bize oldu âşikâr;

            Gördük, îmân ettik, kalmadı inkâr,

            Fânî olan, bilmez zarar ile kâr:

            Tamuda ağarmış siyâhımız var.

 

            Bâzı, gökyüzüne bakar, gezeriz:

            îsâdan, Ahmetten, bizler, bulduk iz,

            Katramızı aldı, gark etti Deniz,

            Bilinmez ellerde seyyâhımız var.

 

            Gezdiğimiz yerin, yokuşu yok, düz,

            Varsa, seyrân eder, kapalı her göz, (1)

            çünkü gece yoktur, dâimâ gündüz,

            Karanlık olmayan Sabahımız var.

 

            Biz bir meddâh olduk, ederiz senâ,

            öyle bir "Nokta" dır, gelmez lisâna,

            Kendisi Mâşuk'tur, âşık, İnsan'a,

            Geriye dönmiyen essâhımız var (2)

 

            Bir ateştir, düştük, orada yandık,

            Kül bir renktir, ona baktık, boyandık,

            ölüm uykusundan, şükür, uyandık,

            Zindan kafesinden felahımız var.

           

            Hiç ölüm kalmadı, eyledi diri,

            Bilinmedik sırdan, verdi haberi:

            Bizi mahkûm etmez et ile deri:

            "Bana gelin!" diyen Allahımız var.

 

            Dost oldu âlemler, kalmadı düşman,

            Cümlesiyle olduk, sevince, bir can,

            "Rahmânürrahîm"dir Yaratan Rahman,

            (Emre)! Muhabbet'ten silâhımız var.

 

Zapteden: Neş'e Emre
Evci Köyü, 5.5.1955  Saat:16.10
-----------------------------------------------

(1) Kapalı olan her göz, oraya varırsa, giderse onu seyrân eder.

(2) Bu mısrâda, "Tenâsuh", yâni ölen bir insanın ruhunun bir zaman sonra, yine bir insanın veyâ bir hayvanın cesedine girerek dünyâya tekrar gelmesi inanışı reddedilmektetir.

Emre - Akl-ı Küll'e tâbî olup da deli gibi görülme meselesini "âmâk-ı Hayâl" çok güzel târîf eder: Kahve cezvesi kaynıyor. Ondan imdat gözlüyor. İmdat gözleyen ondan ayrı. O'nun Aşk'ına bürünmeli ki... Dünyâ aşklarından da aklımızda zerre kadar kalmamalı, bulunmamalı ki... Dışarda yağmur mu var? diyor. Yağmur dışarda, içerde değil. Buralara Hay! Hû! ile, şeyhlikle, dervişlikle, hristiyanlıkla, müslümanlıkla, benlikle, menfaatla yaklaşmanın imkânı mı var... Olayım, yâni "Kâmil" olayım demek de menfaat değil mi? (Bu sırada kahve geldi) Hah! Kah vey'nen olur, o kahve doğuşunu okusak..?