İndir (.doc)

Emre - Akıl fücûrât kazanına benzer. Sevgi akla göredir. Aklın belâsı çok büyük. Aklı tasfiye edeceksin ki, sevginin ne olduğunu anlasın.  Aklı tasfiye edilmeden vicdan parlamaz. Büyüklük- küçüklük, kadınlık-erkeklik bir olmadan, insanın "Tevhid" gözü açılmaz. Açılmayınca da, her şeyi parça parça görür, gördüğü her parça da kendisine belâ olur.

Aklın sıfatı şüphe, korku ve hiddettir. "âkıl bliğ" olmak deyimindeki bülûğ, aklın değil, vücudun bülûğudur. Akıl asıl aklına kavuştuktan sonra bâliğ olur. Yâni, akıl hem başımızın belâsı, hem de tacıdır. Biz akıldan ibaret gibi bir şeyiz. Akıl koruktur ama, üzümü de içinde. Mesele, bu koruğu üzüm yapmada.

İnsanlar birbirine benzemedikleri gibi, akıllar da biribirine bnzemez. Elbiselerde ne kadar renkler var... Birbirinin aynı olan iki elbisenin kumaşları aynı boya kazanından çıksa bile, güneşte kuruyanla gölgede kuruyan arasında renk farkı vardır. Ama bunları ateşte yakarsak, hepsinin rengi bir olur: Kül rengi. Bunu da ancak aşk yapar ve akıllarımızı ateşinde yakarak renklerini bir eder: Kül rengi.

Böyle olmadı mı, akıl bir benlik tutturur, onda devam eder gider. Halkın hiçbir şeyini kınamaya gelmez. Biz de onlar gibiydik. Evvelâ, bizde Allahın yasak ettiği şeyler yok olacak. Ondan sonra bir ilim başlar. Bu ilim bile akla tâbîdir: öğrendim, oldum, olacağım! Bunlar da birer kayıt. Ne bildik, ne bileceğiz? Ne olduk, ne olacağız? Bunlar da yanıp kül olacak. Bunu da ancak aşk yapar. Devirle, mücadeleyle bitecek iş değil. Biz aczimizi bilip, Allahtan hidayet istiyeceğiz, o da verecek. Bir de gözümüzü açarız ki, bilen biz değilmişiz. O kendi kendini biliyormuş. Ne kadar öğrensek, ne kadar bilsek, her şey yanıltabilir bizi. Aşk olmazsa, insanı çoluğu çocuğu bile yanıltabilir. Aşk olursa, bütün dünyâ gelse yanıltamaz. Külün bir daha ateşte yanmadığı gibi, insan da aşkta fânî olmuşsa, ne kendi aklına, ne de başkasının aklına aldanır. İnsan hesâba düşerse, hesâbın sonu yok: Onu hesâb-et, bunu hesâb-et... Hesap = Azap. Hesap başladı mı, azap da berâber. çünkü, hesap halletmek istediği şeyi, parçalıyarak halledecek. Her parça da, bir azap. Nokta parçalanır mı? Ne kadar bilirsek, yanılmamız da o kadar. Bildiğimiz yanıldığımıza yetmez. Fakat bilmiyeni kim yanıltabilir? Yâni bilmeyi Allaha bırakan kimseyi yanıltmak mümkün mü? Yeni doğmuş bir çocuğu kim yanıltabilir? çünkü her hâli anasına ait ve tâbi. Arzusu yok, emeli yok. öyleyse azap da yok. Biz de, bizi yaratan Allaha çocuk gibi sığınırsak, azap kalır mı? Kardeş kardeşi kıskanır fakat, anada babada böyle bir hâl yoktur. Kıskançlık vahdet değil, kesret hâlidir. Onlar hâllerinde haklıdırlar. Kıskançlığa kıskançlıkla mukabele etmek lâzım gelse, bizden de bir mücadele ve azap hâli doğacak. öyleyse biz, tamâmiyle yok olalım ki bizden azap doğmasın.

Akıl, geriye, mâzîye meraklıdır. Bâzı insanlar, cenk kitapları okumayı severler: Akılları, kargaşalığı kavga gürültüyü seviyor demektir. Şapkayı bir türlü kabul edemeyip fes giymek istiyenler de böyle. Hükûmet kılık kıyâfeti serbest bıraksın, birçokları şalvar giyerler, kadınlar çarşafa bürünürler. Bırakılsın, halkın çoğu sarık sarar, fes püskül takar.

S - Akıl durmuyor bir türlü... Bu işe çok zor diyor.

C - Akıl maymuna benzer. Bir evliya, maymunun dinine lânet etmiş. Herkes de lânet edileni maymun zannediyor. Halbuki o evliyâ, aklı kastetmiş. Akıl nefsin hem âleti, hem hâkimidir, ama, hakikatın da âletidir. Akıl diri Muhammed'e dönünce, nefis uzaklaşır ondan. Süleyman parmağındaki yüzüğü yalayınca bir arap çıkar, onun emrini yerine getirirmiş. Akıl, yüzükten gelen emre tâbî bir araptır. Süleyman olur da, yüüğü parmağına takarsan, akıl sana da tâbî olur, seni hidâyete sevk eder, Şeddat olursan dalâlete götürür. Aklın maymunluk sıfatını kaldırırsak, olur Cebrâil.

- Bir Ermeni vardı, ipsiz duvar örerdi...

Emre - İpsizmiş o. İpli olanlar, yâni akıl ipine bağlananlar, oradan kolay kolay kurtulamazlar. Cesâret lâzım. Cesâret, büyük bir kaabiliyettir. Anasını satıyım, bozulursa, yengişten (yeniden) yaparım dersen, ipli ipi bağlayıncaya kadar, sen duvarı yıkar, tekrar yaparsın.

Akıl, güvenecek bir yer tutarsa, ilâhî zevk, o kimsede tecellî etmez. Beşer aklı, en yakınına bile zarar vermekten zevk alır.

Akıl yorulmazsa, vücut zor yorulur. Hoşgördün mü yorgunluk kalmaz.

- Akıl bir türlü durmuyor... Bu işe zor diyor.

Emre - Akıl maymuna benzer. Bir evliyâ, maymunun dinine lânet etmiş. Herkes de, lânet edileni maymun zannediyor. Halbuki o evliya "akıl"ı kasdetmiş. Akıl, nefsin hem âleti, hem de hâkimidir. Ama Hakîkatın da âletidir. Akıl Diri Muhammede dönünce , nefis uzaklaşır ondan. Süleyman parmağındaki yüzüğü yalayınca bir arap çıkar, onun emrini yerine getirirmiş. Akıl, yüzükten gelen emre tâbi bir araptır. Süleyman olur da yüzüğü parmağına takarsan, akıl sana da tâbi olur, hidâyete sevkeder. Şeddat olursan, dalâlete götürür. Aklın maymun sıfatını kaldırırsak, olur "Cebrâil".

Akıl, aklın yoluna set çekebilir de Allahın yoluna kimse set çekemez. Akıl kendi kendine bir şey uydurr, oraya takılır. çok zor iş bu, çok zor...

İnsan, her varlığın câmiidir: Bizde her sıfat var her varlığın sıfatı var. Bize küfredenler, bizim için kötü şeyler söyliyenler de bizde kendi sıfatlarını görüyorlar, o sıfata hücum ediyorlar. Ayıp olan, fiildir. Kadının filân, meselâ bir gazinoda oturması ayıp değildir, ayıp olan kötü fiilidir.

Akıl hep ters görür. Yâni içini değil, derisini görür. Derisi ise, gördüğümüz , gerisi yok demektir. Bu da Allahtan ama. Herkesin içeriye girmesi şart değil. Allah istemezse, hiçbir kuvvet içini dışına çeviremez. "İçimi dışıma çevir" diyenin içine bakar Allah, içi temizse dışına çevirir. Vaktiyle buradan bir adam zencilerin memleketine gitmeş. Sanatı da köşkerlikmiş, yâni, yemeni dikermiş. Orada bir dükkân tutup başlamış yemeni dikmeye. Ayağa giyilen yemeniyi evvelâ ters diker, sonra içini dışına çevirip satrmış. Zenciler bu adamı görmek için dükkânına gelir, onu ve çalışmasını seyrederlermiş. Dedikodular başlamış: Kimisi, "bu adam beyaz bizden değil, fenâ adam olmalı," kimisi de "yok canım, iyi adam" dermiş. Nihâyet bu dedikodular hükümdâra kadar gitmiş. Hükümdar, tebdil-i kıyâfet olarak geliyor, bakıyor ki çok hoş bir adam. çalışmasını seyrediyor. adam, yemeniyi diktikten sonra, içerdeki beyâz deriyi dışarı getirmek için yemeniyi çeviriyor. Hükümdar: "Usta" diyor "beni de çevirirmisin, içimin beyazlığı dışıma çıksın?" "Olur ama, bu iş ucuza olmaz"  "Benim gücüm yeter senin istiyeceğin parayı vermeğe" deyip adama külliyetli bir para veriyor. Adam bakıyor ki çok para, hüf! diyor. Kaçırılır mı böyle bir para... "İnsan çevrilmez, ancak yemeniler çevrilir" dese parayı kaybedecek. "Bu iş kolay değil, hesâbı kitâbı var. Hele bir hesap edeyim" diyor. "Pekî ne zaman geleyim?" "üç gün sonra". Hükümdar üç gün sonra gelip soruyor: "Bitti mi hesap?" "Bitmedi" "Ne zaman biter?" "üç gün sonra". Böyle böyle sallıyor. Anlıyor ki hükümdar, köşker kendisini atlatıyor. "Sen beni tanıyor musun?" diyor. "Yoook"  Cübbesini kaldırınca altından padişah elbisesi çıkıyor, köşkerin yüreği gürp! ediyor. İki gün sonra buyur, diyor. Hükümdar iki gün sonra gelince bakıyor ki, köşkerin elinde bir kalem-kağıt, boyuna yazıp bozuyor. "Ne yaptın?" diyor, "Hesabı bitirdim ama, râzı olur musun bilmem..." " niye?" "Hesaba göre, seni çevirince bilmem nerelerin tam alnına geliyor, râzı mısın?" "Aman yâhu, hiç olmazsa şapkamın altına gelse..." diyor.

Onun gibi, o Kudret de bizi çevirince kabahatımız alnımızda sallanacak. Biz buna râzı olamıyor, "eski hâlimiz daha iyi" deyip, eski hâlimize dönüyoruz.

çevrilen de gidiyor, çevrilmiyen de. Burası, iki kapılı bir hamam. Kurnayı bulup yıkandın mı, öte tarafa beyaz olarak gidersin. Bütün arzû ve emel kirlerinden yıkanmak, temizlenmek lâzım ama. Etrâfa ibret gözüyle baksak... Bakması da kolay değil. onun için, Nalbant Hüseyin Efendiden Allah çok razı olsun. (Emre'yi Develioğluna götüren Hüseyin Efendi) Allah bana ne yapacaksa hep ona yapsın! O cehennemde yanacaksa, onun yerine ben yanayım.

İnsanın insanlığı, anlayışına bilgisine göredir. Mâneviyette de böyle. Deliler yine deli. İnsan ne biliyorsa, kendisi o bilgi.

Her şey insana hizmetçidir ama, iş hizmet ettirmesini bilmede. Sarılık hastalığına tutalanın burnuna cırtatan'ın (eşe hıyarı) suyunu çektirirler. hebil derler bir ot, bir çalı vardır. Onun dalından bir karış kadar kesip, bir tarafını vücûda koyuyor, öbür tarafından üfürüyorlar. üfürülen yer lakı gibi deliniyor.

Her varlık ve herkesin hâli bize ibret. Yûnus ne diyor:"Bir sinek bir kartalı, kaldırdı vurdu yere". Nefis, yâni akıl, o koca varlığımızı-eğer ona tâbî olursak- kaldırır yere vurur.

Tasavvufun niyâyeti, dâvâyı (iddiayı) unutmaktır?

- Bir büyük de öyle demiş: Dâvâları bırakmaktır?

Emre - Bize kızışan da söğen de bizim parçamız.

- Karınca cırlavuğa (ağustos böceğine) "Kızan" dermiş. Cırlavuk da karıncaya: Karınca beli ince, bize "Kızan!" dedi, dedi, dedi, der çatlarmış.

Emre - Kimsenin çatladığını istemeyiz. Hattâ bizim bedenimizi parçalayanlardan bile vazgeçmeyiz. O kadar, o derece, kimsenin incindiğini istemeyiz. Kimse bir şey yapamaz ya... Ama her şey derler. Namaz kılmaz derler, doğru değil mi? Doğru söze niçin kızalım?

Söğsünler - saysınlar, yeter ki bâzen hatırlasınlar. Emin ol herkes meşgul bizimle. Ne derlerse desinler, bu söylediklerinin, kendilerine göre bir menfaatleri var. Yeter ki bir sıfatımızla meşgûl olsun, muğberliği buradan olsun. O hâlimizle meşgûl olup kzanlar, bir benlik bir senlik kalmış, daha ne! Hepimizin uğraştığı o: Şu benliği öldürebilsek...

Akıl çocuktur. Bir akıl çocuk olduğunu bilince, ağzına meme veririz. çocukluğunu bilmezse, zor. Bilirse kolay. Bilmezse hayat yolunda körler gibi yürüyor demektir. Riyâzat zamanlarında bâzı hâller tecellî eder. Meselâ, mânen Ceyhana gider gelir. Ceyhana gidince nihân olur. Efendi (Develioğlu) "kendinizi kaybetmeyin" derdi. Arada bir kendinizi elleyin der idi. Bu âlemin bir ucunu bırakırsan, başka bir âlem... Ne olur ne olmaz... Bir saati bin saatlik bir âlem. Burayı kaybetmeye gelmez? Bu vücut âleti elde iken işi bitirmeli, yâhut bitişenle berâber olmalı, çok zor.

Emre - Akıl, bir şeye dayanmazsa, yorgunluk alamaz, rahat edemez. Nâmütenâhiden yorulur akıl. Onun için, Dünyâya bir başlangıç, bir son vermeğe çalışır.

            Nasrettin Hoca ile alay etmek için Hahamlar gelmişler, önünü kesip sormuşlar:

            -Nasrettin sen misin?

            -Benim!

            -Sen her şeyi bilirmişsin doğru mu?

            -Kimini bilirim, kimini bilmem.

            -Dünyânın ortası neresi?

            -Eşeğimin bastığı yer.

            -Ne mâlûm?

            -ölç inanmazsan.

Bu sefer öbürü soruyor:

            -Sakalımda ne kadar kıl var?

            -Eşeğimin kuyruğundaki kıl kadar.

            -Ne biliyorsun?

            - Say istersen.

Bunun üzerine  Muzaffer Bey (Nicos Rossopulos) şu hâtırasını anlattı:

Develioğlu Hâfız Halil Efendimizle ilk tanıştığımız zaman, henüz yeni teğmen olmuştum. Kendisine, fezâdaki yıldızlardan, nebülözlerden bahsederken, Develioğlu, oturduğu pöstekiyi sayıyordu. Kendisine : "Ne yapıyorsunuz?" dedim. "Postekinin kıllarını sayıyorum" dedi. "Postekinin kılları saymakla biter mi? diyerek konuşmamın mânâsızlığını anlatmış oluyordu. (Nicos Rossopulos, birinci Cihan Harbinde, Osmanlı ordusunda Yedek subaymış. Pozantıdaki birliklerinin odun müteahhidi Mevlüd Efendi delâletiyle, Tarsus'ta, Develioğlu Hâfız Halil Efendi ile tanışmış. Nicos'ya Muzaffer adını da Develioğlu vermiş.