İndir (.doc)

Emre - Aşkı olmıyan kimse, nesirle söylenmiş tasavvufî sözleri anlar mı? Anlar ama, anlayışı, kıpkırmızı hale gelmiş bir demir üzerine düşen bir damla suyun cızt! demesi gibidir, o kadar... Aşk ise her şeyi muhittir. İlimleri doğuran, akılları ihyâ eden aşktır. Bak, ne adamlar mektup yazıp bizlerden bu hâli soruyorlar... Halbuki bizler bu adamların akıl ve idrâk bakımından topuğuna bile gelemeyiz.

Ateşin temizlediğini su temizliyemez. Demir kıpkırmızı olunca o demirde pislik kalmaz. O demiri helâya bile soksak onda pislik kalmaz, yanar. İlim suya, aşk ateşe benzer. Allah bize aşkını versin, ama aşkın şerrinden de emîn-eylesin. Nice aşklar var: kadın aşkı, para aşkı, mevkî aşkı... Ehl-i mezâhirin aşkı ekseriya kadındır. Bize aşk dediler mi, aklımız o ilâhî âleme gidiyor.

Yapıştığımız yerin aşkına doymazsak, o kapıyı beklersek ondan istifâde ederiz. Kediye bak, râbıtayla fâreyi deliğinden çıkarıyor, yiyor. O râbıta, fârenin korkusunu sevgi yapıyor, onu kediye koşturuyor. Fare bilmiyor mu dışarda kedinin beklediğini? Biz de böyle olalım. Fâreyi yedikten sonra kedi ile fâre bir olur. Baykuşlarla serçeler de böyle. Baykuş serçenin birini alır gider öbür serçelerin haberi bile olmaz, sonradan farkına varırlar.

Asıl uyku, bu bedene "benim!" demektir. Uyanmak da hedefsiz kalmaktır. İnsan, bu vücut gidince hedefsiz kalır.

Kahr-u-lutfu, şey'i- vâhid bilmeyen çekti azab,
O azaptan kurtulup Sultân-olan anlar bizi.

demiş şâir.

Yâ, Sultân-olan anlar bizi. çıktığımız yerden aşağıya ibret gözüyle bakalım. Bu irtifaa, akılla, benlikle çıkılmaz. Anca aşk, anca aşk!

Aşağıda, her adımda varlık yanmada. Fakat yandığından haberi olmuyor. Yukarı çıktıkça birşey kalmıyor. Ne varlık vaar, ne yokluk... "Ben" varsa, azap var, Allah varsa azap yok. Yâni bir şey yok.

Bu yolda, adama: "Gel bu pirincin taşını ayıkla!" derler. Pirinci ayıklaması kolay: Pirinci pirinç tarafına, taşı taş tarafına koyarsın. Fakat bunu ayıklaması zor. çünkü 1001'i 1001'ine karışmış. Aşk olmaz da akılla ayıklayım dersen, 1001den bir tane al, geriye kalan yine 1001. Onun için aşktan başka çâre yok.

Râbıtadan ayrılan, ular, çürür. En büyük günah, benliktir. Diğer fücûrat ondan sonra gelir. Bir meyva, ulmadan yere düşmez. Benlik de insânı uldurur, çürütür. İnsan eliyle koparılan meyva, kemâle erer. Nefis hep "olma"ya çalışır. Böyle olunca, kendini halktan üstün görmeye başlar. Allahın hiç "Kâmil", "Şeyh", "Derviş" diye isimleri var mı? Ama "Mürid" diye bir ismi var. Biz, müritliği bırakmayız. "Ben ârifim!", "Ben şöyleyim, böyleyim!" diyenler halktan halktan seçiliyor demektir. Seçilince de, oldu iblis. hepimiz çekinmeliyiz, çekiniriz. Biz, herhangi bir kimseden değil, onun, varsa kötü ahlâkından çekiniriz.

S - Aşk verilir mi, insanda mı bulunur?

C - Lâyık olana verilir ama, asıl aşk alınır.

Aşk olmasa insanın aklı büyümez. Santranc-ı urefa (ârifler satrancı=Tasavvufî bir satranç oyunu) tablasında Aşk karesi ortada bulunuyor. Aşkın bir tarafı Af, bir tarafı Vâdi-i Cünun. Aşk, ikisinin arasında. Orayı geçmeden kurtuluş yok. Kurtulan, bu âlemden göçerken nereye gideceğini bilir. çocuk anasından ağlıyarak doğar, nefisleriyle mukayyed olanlar da ölürken ağlarlar. Bâzıları ise gülerek giderler. Hattâ ölmeden çok zaman önce: "Ah bir ölsem..." ölümlerini beklerler. çünkü, bu âlemden çok daha güzel bir yere gittiklerini, gideceklerini bilirler.

Birgün Tarsus'ta biri ölmüş. Efendi (Develi Hâfız Halil) bana: Ulan dedi, filân ölmüş duydun mu? "Hayır Efendim duymadım", " Niye duymadın ulan?" Sustum, devam etti: "Beni çağırdılar gittim. Adam: Aman Efendi ölüyorum, diyordu. "Korkuyonmu ulan?" "Nasıl korkmam..." ? "Korkmasasdı ne yapacaktın Efendim?" "Râbıtayı tâlim edecektim".

Daha evvel öğrenseydi Râbıtayı, yâni âşık olsaydı gideceği yeri bilirdi.

Aşktan başka çâre yok. Benliği damdan aşağı itelemeli, düşürmeli ki Aşk tecellî etsin. Bak, şu Amerikalı bile Aşk diyor. (Emre'ye mektup yazan N. Stanley N. Frye) Bir güzellik görüyor etrafta. Etrafındaki güzelliği bir Kâmil insanın gönlünde toplıyabilirse kurtulur. Kâmil insanla ülfet eden, onun gibi olmaya çalışır. Bir hırsızla ülfet et, onun gibi hırsız olursun. Bu bilerek, bilmiyerek râbıtadır. Herkes farkında olmadan birbirine murâbıt olup duruyor. Şeyh Sâdî bunu anlatmış o hikâyesiyle: Gül, Kâmil insan. Koku, Hâl. Kil dediği de bizim âciz toprak varlığımız. Bir insan kendisini hiçe çıkarmazsa, o koku gelmez. Bu işi aşk yapar. Aşkı da herkes kendi aklına göre anlıyor. O, vücudu görünmeyen bir kudrettir. Şeytana, kaatile, zamparaya kuvvet veren o olduğu gibi, Allaha götüren de odur, Aşktır. Hayat baştanbaşa Aşktır. Burada bütün Aşk kaabiliyetimizi Allah Aşkına sarfeder, diri bir varlığa âşık olursak, kurtuluruz.

Dünyadaki mahlûkâtın gıdâları ayrı ayrıdır: kimisi ot yer, kimisi et ... Bâzıları da cîfeden hoşlanır. İnsanın maddî gıdasıysa mâlum. Sonra insan, mânevî gıdâya başlar, yâni tahsile. Bunda da derece farkı vardır: Birinci sınıftaki, onuncu sınıftakinin dersini okuyamaz, anlıyamaz. Kaçkaç'ta (Adanayı fıransızların işgalinde halkın Toroslara hicreti) bizim evden ırmağa iki çuval kitap dökülmüştü. Rahmetli babam, Muhammediyyedeki Dilârâ'yı (Dilârâdır tutan hurrum, gözüm gönlüm cihanını" diye başlıyan şiir) okur okur ağlardı. Gözyaşları cor cor döşüne akardı. Bizim akrabadan tahsilli olanlar, babamın okuduğu şiiri okumazlardı, okusalar da anlamazlardı ya... Evliyâullahın sözleri en büyük mânevî gıdâdır ama, herkes anlıyamaz. İnsanlar yaşla değil, azim ve aşkla büyürler. Bakarsın saçlı sakallı bir adam çocuk gibidir. öbür tarafta 20-30 yaşındaki genç, kâmil bir akla sâhiptir. Tekâmül etmiş aşkla Vahdet âlemine varılır. âdem, yâni insan, merkez-i kâinattır ama, kendini bilmedikten sonra neye yarar...

Şeratçılar, mutasavvıflarla zıddiyetle, iddiayla anlaşamaz, onlara karışamazlar. Bu iş ancak muhabbetle, sevfiyle olur. Zıddiyet insanı parça parça eder, kesrete düşürür. Muhabbetse, kesreti Tevhid eder. Kur'ânda muhabbet kelimesi var da aşk kelimesi yok. Muhabbet, menfaatsiz, temizlenmiş, inbikten çekilmiş aşktır.

Efendi dediğimiz varlık her şeyi ve herkesi mûhit. İlim de lâzım ama, Aşk'a götürünceye kadar... Akl-ı Külle Aşkla gidilir. Akl-ı Cüzler birbirine uymaz. Bir yere varırsın ki orada akıllar hep bir. Oradan öteki âleme dil dönmez, anlatılmaz o âlem. Anlatamazlar, lezzet târif edilmez ki anlatsınlar. Bak Tâhâ Efendiye... ne güzel bir aşka düşmüş... Ona iki sene evvel söyleseydik bu sözleri , kafamızı yarmak isterdi bizim. Aşk onun eski zanlarını, eski kanaat ve inanışlarını yaka yaka, aklı anlamaya başladı.

Vahdet-i Vücud hâli tecellî etmeden o âleme gidilmez. Vahdet-i Vücut bir merhâledir, orayı da geçeceğiz. Allah ,kendini sever, o da bu vücûdun içindedir. Vücut, o bülbülün kafesidir.

En büyük günah, insanın kendisine mevkî, pâye vermesidir. Bir fenâ kadın, "Yârabbî!" der kurtulur, fakat kendine pâye veren kurtulamaz. Ben! diyen insan Şeytandır. Şeytan da rumuz. Şeytan, en büyük âlim değil miydi? Mâşûkâ, âşıktan ilim mi ister, aşk mı? İlim âlemi başka bir âlem, fakat orada geçmez, faydası yok. İlim sahibi, her zaman benim dediğim olsun der, lâkin olmaz. Mânevî âlem, dönen bir zincirdir, o zincire temâs edip, onunla berâber dönmeli.

"Filânci filâncanın günâhını aldı" demezler mi? Aleyhimizde bulunup bize sövenler de, bizim benliğimizi alıyorlar. Zira benlikten büyük günâh yoktur. Hadis midir nedir şöyle bir söz de var: En büyük günâhın benliğindir ki, bu günâh, hiçbir günâhla mukayese edilemez, çünkü seni Allahtan ayırır. Bize onlar o kadar büyük hizmet ediyorlar ki, kendilerine maaş bağlasak haklarını ödeyemeyiz.

"Doğdaç oğlak çocukluğndan belli olur" derler. Bâzı adamlarda da asâletten, yaradılıştan Aşk vardır. Birisi ilâhi söylese, o Aşk sahibinin kalbi cizt! eder. Aşıyla da olur ama, asâlet daha iyi. Birisini evinin altındaki iki göz odada bir hammal otururdu. İşini bitirdi mi, elini kulağına atar, söylerdi. Bir zaman kaybolur, sonra yine gelirdi. Kürttü. Efendi onun sözlerine bayılırdı, gülerdi. "Buna kızmayın ha!" derdi. çünkü, kürt sözünü sakınmazdı. Efendiye çok sual soranlar için: Hı... Bu, Efendiyi çok yorar, hayvanoğlu hayvan! " Aşkı yohtur, sorup da ne örgeneceksen? Poh örgeneceksen? Ulan sen heç âşık olmuşsan? Bir kuzuya, bir kaza, yan d abir kıza aşık oldun? Burnunu sümügine bak şunun! " Her şeyi yüzümüze karşı söylerdi. Efendi, "kızmayın, buna kızmayın" derdi. Kürdün yastığı bir palandı, altına da telisini sererdi.

Bir kürt de Ceyhanda vardı. Talât Efendi (Divan edebiyatının son üstad şâirlerinden Adanalı Hasan Talât Muter) çok severdi. Birine îmân etmiş, ondan bir kuvvet almış. Herkes soracaklarını ona sorarlarmış. Cevap vereceği zaman, kürde bir sıkıntı gelirmiş, cevabı da verirmiş. Talât Efendi: "Niçin böyle yapıyorsun? Doğru değil" dermiş de, Kürt: "Bunu bana Efendim bahşiş etti, ben söylerem!" dermiş.

 Seyyah dervişin biri, bir şehirde ayıkıyor, kendine geliyor. Parası yok, dilenciliği de sevmezmiş. Kırık bir cerre (testi) boğazı buluyor sokakta. Cerre boğazının kulpu da var. Başlıyor bağırmaya: "El ulağı! El ulağı!  Saf bir kadın soruyor: Neye yarar bu? Derviş: Bunnan, yere baksan yer görünür, göğe baksan gök görünür, diyor. Kadın bakıyor ki tamam. O kadar hoşuna gidiyor ki fiyatını sormadan, boynundaki altınları dervişe veriyor, cerre boğazını alıp gidiyor. Derviş mânen büyük adammış. Her işini sonunu bildiği, gördüğü için sesini çıkarmıyor, altınları alıyor. Hakîkat, bir fedâkârlık ister ya... Lûtfedecek vakıt, benliğin, varlığın bir tarafını yıkar. Akşam oluyor, kocası eve gelince, kadın keyifle, bir el ulağı aldığını söylüyor. İşte bu diyerek cerre boğazını kocasının eline tutuşturuyor. Neye yarar bu? diyor herif, kadın da: Yere baksan yer görünür, göğe baksan gök görünür, diyor. Herifle Aşık kadının görüşü bir olur mu? Kadının, kırık bir cerre boğazını, boynundaki altınları verip aldığını öğrenince, kadına mükemmel bir dayak atıyor. Fakat kadın keyf... Aldırmıyor bile. Adam kırk gün dayak atıyor kadına. Seyyah, o altınları sermâye yapıyor, para kazanıyor. O altınlara birkaç tane daha katarak geri vermek istiyor ama kadının evini unutmuş. O mahallede yine "El ulağı!" diye bağırıyor. Kadın dervişin sesini duyunca çıkıyor, meseleyi anlatıyor. Derviş altınları kadına veriyor. Kadın : Ben istemem, bunları verip de el ulağımı alma, diyor. Derviş: Yok kızım, el ulağını almıyacağım. Sen bu altınları fazlasıyla kocana ver ki sana gücenmesin, diyor. Kadına başka bir nazarla bakınca, kadın başka bir âleme düşüyor, mânevî gözleri açılıyor.

İbâdet, cennet yolu, aşk ise Allah yoludur. İbâdetle cennete aşkla Allaha gidilir. Biz, ibâdeti inkâr etmiyoruz. Fakat ibâdetten sonra aşkı bulmayınca Allaha gidilemez. Aşk, cennet dâvâsı bittikten sonra başlar.

Emre - Mânevî varlık, bu vücutla bilinir. Burada iken, bu vücudun içindeyken hesabı görüp aşka düşmeli. Aşk'sız, huylar yok edilemez.

İnsan deryâ-yı Ahadiyetten ayrılmadan, bu Aşk'ın tadını bilmez. Karada güneş altında yattıktan sonra deryânın kıymetini bilir, ona atılır. Balıklar dışarı çıksalar da deryânın kıymetini bilseler...

Yeni dillenen bir çocuğun zevkini, insan anlıyabilse... büyüyüp o çocukluktan ayrıldıkça, tahsil, geçim, babalık-analık sıkıntıları başlar. Bunları tepeleyip, öğrendiklerini de unutup tekrar çocuk olursa, işte kemâlât budur. Bu da değil de... Sözü yok, ancak bu kadar söyleyebiliyoruz. Hâlin sözü olmaz.

Aşk deyince, herkes kendi aklına göre anlar. Aşk, bir âlemdir. Her şey, vücûdu görünmeyen bir aşka mahkûmdur. Sanatlar, ihtirâlar aşktan doğar. Bu çalan radyonun içini açıp baksak aklımız yetmez. Onu îcad eden ne kadar âşık olmuş bu hâle ki, yaptı bu âleti...

Kulağımdan gitmiyen sesler, Aşk sesleri. Biri, Babamın- "Dilârâdır tutan hurrem gözüm, gönlüm cihânını" deyip deyip ağlayışı. Bir de usta Şükrü'nün : "Suya düşmüş ördek- Başı yeşil, ayakları kırmızı." diye gönülden gelen bir sesle okuyuşu.

Allah, söz tutanı kat'iyyen mahrûm etmez. Allah için yürek bir kerre yansın.

(Eşrefoğlu Rûmî dîvânından birşey okununca)

Emre- Eski mutasavvıflar yazmışlar, kapamışlar. Kendileri öldükten sonra da, yazdıkları şâyî olmamış.

Aşkı olmıyan kişi, Eşrefoğlunun dediği gibi, hayvandır: Şundan korkar, bundan korkar. Bütün hîleler korkudan gelir. En kudretli hayvan, arslandır. Niye insanlardan uzakta yaşıyor? Korkusundan...