İndir (.doc)

(Celâl Sâhir (Muter) bey, Emre ile çarşıda öpüştüğünü anlattı ve "Görenlerin tuhafına gidiyordu" dedi)

Emre - Bizim hâlimiz, tabiattan ayrı değildir, ama, tabîatullah'tan ayrı değildir, tabîatullahtır.

Tabîatta da öyle. Halk, "Kabristanda nur yanıyor" der. Kemiklerde fosfor vardır, geceleri yanar. Gündüz de olur. Karanlıkta fosfor yanıp mahvolmaz. Gündüz, güneş ışığıyla yanar, kor gider. Gece çıkan parlar, görünür de külliyetlisi nerdeyse onun yanına gider. Aynı cinsten olduklarından, büyük küçüğü çeker. Toprak, o fosforu küçük parçalara ayırır, hazmeder, insan vücûduna vermek için.

Hakîkat da böyle: Biz de aslımıza doğru hücûm ediyoruz. Yavaş yavaş değil, atlamayla. aslına meyyalsa, Aşk'ı buldu mu, "Tarp!" atlayıverir. Aşk'ı bulamazsa, rahat edemez. Bu âleme meyyâl olan, atlayamaz. Rutûbet olmayınca fosforu tutamazsın, kuruyunca yanar. Bu âlemden bir zerre bulaşığı olan, bize atlıyamaz. Kâmil, zannı, şüpheyi temizlemek ister, ama kendisi zerre kadar istemezse olmaz. Atlıyamaz ve bizi hor görür. Zaman gelir ki ikrâh eder.

Kemâlât bir kül, biz de cüz'üz. Kemâlâttan, yâni aslımızdan haberimiz olunca, atlayıveririz. O biz, biz de O. İşte İsmail ağlarken anasına gidince, ona atlamış oldu, sustu, çünkü aslı. Bizim kucağımız da insan kucağıydı, niçin bizde susmuyordu da ağlıyordu? Biz onun aslı değildik. Emine onun aslı çünkü. Biz de böyleyiz işte.