İndir (.doc)

Bu Garip Başım Bağdadı da mı Görecek?

Bir gün birisi, Hoca’ya rica eder:

—Senin ifâden düzgündür; bize bir mektup yazıver.

—Mektup nereye gidecek?

—Bağdat’a.

—Bu garip başım Bağdat’ı da mı görecek?

—Neden Bağdat’a gitmen icâp ediyor?

—Bunu bilmiyecek ne var. Benim yazımı benden başka kimse okuyup anlıyamaz da ondan.

EMRE'nin Tefsîri:

Hakikat, kitaplardan okumak suretiyle anlaşılsaydı, mürşide lüzum kalmazdı. Bir ilkokul talebesi okumayı öğrenmiştir ama, lise kitaplarını okuyup anlıyabilir mi? Öğrenmek için mutlaka hocaya ihtiyaç vardır.
Hoca, (Benim hakikate dâir olan sözlerim kulaktan kulağa, veyâ yazılı olarak Bağdada kadar gitse bile, kimse anlamaz. Ancak ben izâh etmeliyim ki anlasınlar.) demek istemiş.

İnsan, mürebbisinin karşısına geçecek, onun gözünden, sevgisinden gıdâ alacak ki istifâde edebilsin. Söz veya yazı, ilmin fotoğrafıdır. İnsan fotoğrafı görmekle, fotoğrafın sahibini görmüş gibi olur mu?

Bir gün Nâil efendilerde oturuyoruz. Kaçkaç’tan da yeni gelmiştik. Ben kerevette, Efendi’nin arkasında oturuyorum. Her vakıt beni arkasına oturturdu; kendisini meşgul mü ederdim, neydi…

Güzel bir sohbet açılmıştı: Yeni gelenler de vardı. Bir ara, Efendi bana döndü: (Ulan ben bunlara desem ki Allah budur, (vay bu muymuş?) derler, kaçar, giderler. Biraz, emek çekmeleri lâzım) derdi. Bu sözleri bana, yanındaki adamın boynunun kütüğünden söylemişti. Efendi gittikten sonra, o yanındaki adam bana: (Efendi sana ne söyledi?) dedi. Anladım ki, Efendi’nin söylediği sözleri kimse duymamış. Demek ki karşı karşıya gelmek bile kâfi değil; ille muhabbet zuhur etmeli ki onun sözlerini anlayabilmeli.