ANA SAYFA  |   İLETİŞİM   |   İNDİR  |  ENGLISH 
 


İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri


İndir (.doc)

Emre – Her şeyin dışı, kabuğudur. Kabuksa, hayvanlara aittir. Nefis de bir hayvandır; onun için her şeyin dışını görür. Her vakit içe bakmalı.

***

S. – Bu Emre’ye dünya işlerini sormamalı: Kim ne derse, peki diyor.

Emre – Doğru söylüyor; bu kabahatim büyük.

***

S. – Vakit geçti. Suallerimizle sizi yorduk. Sizi uykusuz koymayalım?

Emre – Yok efendim, (ben)i uykusuz koyun da uzandırın.

***

S. – Babanızı rüyada görür müsünüz?

Emre – Hayır, rüya görmem. Essah dururken rüyayla ne işimiz var? Ondan kurtulduk. Rüya, insanın arzusudur. Arzu, kalbin bir köşesinde gizlidir. Vücut uykuda istirahate kavuşunca o arzu, kanla beraber göze gelir; rüya öyle görülür.

S. – Hayat çok ağır...

Emre – Sıkı sarılırsan hafifler.

***

S. – Uğur ve uğursuzluk var mı?

Emre – Akla göre: Var diyen için var, yok diyen için yok.

Emre – Tasavvuf bir duymak, bir uymaktır.

***

S. – Biz bir yol tutturmuş gidiyoruz. Fakat hareketlerimiz için: “şu doğru, şu eğri” diyecek bir kimse yok; ne yapacağız? Bize kim yol gösterecek?

Emre – Vicdânına sor. O “yap!” diyorsa yap; “yapma!” diyorsa yapma!

***

S. – Kur’ân’da: (Her zorluğun yanında bir kolaylık, kolaylığın yanında da bir zorluk vardır.) diye bir âyet var; bu ne demek?

Emre – Tarîkata girip tespih çekmek, hüykürmek mi kolay, yoksa tasavvufun anlayış, idrâk yolu mu?

***

Emre – Tasavvufun lisânı sükûttur. Hayrân olan kurtulur.

***

Emre – Kan aldırmak iyi değildir. Kanda insana faydalı çok cevherler var. Kan aldırırsak, çıkan kanla beraber onlar da gider. Hâlbuki vücut bu cevherleri kolay kolay yerine getiremez. Kan alındıktan sonra, yeri 3 -4 saat sonra dolar amma, su ile dolar.

Hâlbuki tansiyon, kan alınmadan perhiz ve gıda rejimi ile düşürülürse, o cevherler vücutta kalır, kan da yapılan rejim sayesinde sulanmış olur.

Ben bizim hanıma hep böyle yaptırırım. Aklına, “İlâç parası vermemek için böyle yapıyor” gibi bir düşünce gelmesin diye de, doktorun yazdığı ilâçları 15 -20 lira vererek yaptırırım. Amma, gine de işi perhiz ve gıda rejimi ile hallettiririm.

Tansiyonda damarlar sertleşiyor. Kalb, onların vazifesini de üzerine alıyor.

İnsan vücudunu ancak Allah âlimdir… Fen, ilim biraz daha ilerler. Ondan sonrasını nerde bilecek... Nasıl görecek… Fen, ancak mikroskobun görebildiği mikropları görebiliyor. İnsan yediği şeye benzer mi? İnsanlar ve canlı varlıklar, yedikleri şeyin gözle görülen hayatını, vücudunu parçalayıp bozarak onun görünmeyen hayatını alıyor. Tıb bunu göremiyor... (Dr. Çakmak’a hitâben) Otopsi yaparken, diri bir insan vücudunu değil, bir ölüyü teşrîh ediyorsunuz. Hâlbuki kalbin, gözün, kulağın hattâ kirpiğin bile kendine göre akılları vardır. Her şey şuûrlu olarak çalışıyor. Hangimizin uzviyyetimizin çalışmasından haberi var? Onların çalıştıklarını görsek bile, iyi mi çalışıyorlar, fena mı, bilebilir miyiz?

Hastalıklarımızın tedavisi de zannımıza göredir; kat’î bilgiye değil. Çünkü insan vücudunu bilmiyoruz. İlâçlar ortadan kalkarsa, hastalıklar iyi olur. Çünkü insan vücudunda bizim eczânelerimizden daha daha mükemmel eczâneler var; daha mütehassıs doktorlar var... Hastalıklara doktor ve eczâcı eliyle müdâhale edilmezse, zaman gelir ki hastalıklar iyi olur; yalnız irsî hastalıklar kalır. Onlar da ölümle tükenirler. Dağlarda, tek başlarına yaşayan hayvanlarda hastalık olmaz. Bal arıları ise hastalıklıdır; çünkü cem’iyyet halinde yaşarlar ve hastalığı birbirlerine bulaştırırlar.

***

S. – Üzülmemek elimde değil.

Emre – Mâdem elimizde değilmiş, öyleyse elimize alalım.

***

Yanındakilerden farklı ve hürmetkârane bir muamele görmeyi, kat’îyyen istemeyen Emre, birgün bir bahçede yüksekçe bir kerevite zorla ve ısrarla oturtulunca şunları söylemişti:

Emre – Beni yükseğe oturttunuz amma, gönlüm ayaklarınızın altındadır. Hatırınız için oturdum.

***

Emre – Mîrâs kelimesine Adana’da “meres” deriz. Meres neye derler bilir misiniz? Köpeğin boynundaki tasmaya meres derler. Mîrâsa güvenir de çalışmazsak işte böyle...

***

Emre – Aklımızdaki putları küfürleri kırmak, küffâr kırmaktan daha iyidir. Küffâr kıranlar küffârları bitirememişlerdir; hâlbuki akıllardaki küfürleri kıran mutasavvıflar, o küfürleri bitirerek, nice insanları, selâmete erdirmişlerdir.

Emre – Allah, Kur’ân’da: (Ve nefahtü fihi min rûhi” diyor…) Yakınlarına üfürür.

İnsanın içinde mânevî ateş varsa, bunu başka şeylere yani dünyevî arzulara sarf etse dahi, eğer o ateşten bir tek kıvılcım kalmışsa, Allah o kıvılcımı bu “nefahtü” ile üfürür, büyütür, yakar.

Lâkin kıvılcım yoksa ne kadar üflese fayda olur mu?

İnsanlar, Allah’ın doğuştan verdiği bu mânevî gıdayı, ya şehvete, ya hayvanlara yahut tarlaya taşa toprağa yedirmektedirler. Böyle yapan insanlar zâlimdir. Bir insan aklında ne gezdiriyorsa, ona yeniyor demektir.

Bir devir gelir de her şeyin iç yüzü görülür. Erkeklere bakarsın, arkaya meyyâl; gözleri çıktıkları yerde; yani akılları şehvete yenik.

Kadınların birçoğu da öyle; Onlar da, ilk çıktıkları yere yönlerini dönmüşler.

Bazı kimselerin gözü de toprakta: Arsada, evde, tarlada... Bunlar da çıktıkları yere yani toprağa girmeğe çalışıyorlar. Kanun böyle kurulmuş amma, iş bu arzulara hâkim olup kumanda etmede. Bunların üstünden yürüyüp geçmeli.

***

Emre’nin torunu küçük Kutay’a şeker alması için, şekerliği uzatmışlardı. O da dört tane aldı. Bunun üzerine Emre gülerek şu nükteyi yaptı:

- Dörde kadar!

Emre – Allah bizi yarattı, besledi, büyüttü. Buna mukabil bizden ne bekliyor? Hiç. Biz de onun gibi olacağız. Hiçbir emeğimize, hiçbir kimseden karşılık beklemeyeceğiz.

***

S. – (Ennâsü niyamün izâ mâtüntebehû) (*) diye bir hadîs var. Ziyâ Paşa bunu şöyle ifâde etmiş.

Şimdi uyuyorlar, o zamanda uyanırlar. Bir subha resîde olur âhir şeb-i âlem.

Emre – Dil bakımından Ziyâ Paşanınki de öbürü gibi; yani ne ondan bir şey anladık, ne bundan.

(*) İnsanlar uyuyorlar. Bu uykudan öldükleri zaman uyanırlar.

***

Emre’nın kulağı biraz ağır işitir. Herhangi bir kimse, başkalarının da bulunduğu bir sırada Emre’nin kulağına gizli bir şey söylemek isterse, bunu toplu konuşma adâbına uygun bulmayan Emre işi, nâzik bir muhâlefetle tatlıya bağlar.

Birgün yine böyle, kulağına birşey söylemek istenmişti. Söyleneni anlayamadı ve:

- Hızlı söyle, duyayım; yâhûtta hiç söyleme, onlar da duymasın ben de… demişti.

***

Emre – Hârice hileli mal satanları şiddetle cezalandırmalı. Katil bir adam öldürür; bunlar bütün Türkiye’yi öldürmeğe kasd ediyorlar. Hârice gidecek malları Hükümet alıp satmalı.

Vicdân, bir ışıktır, onu fiilimiz, ahlâkımız kapar. Vicdânlı insanlardan sıçrayan kıvılcımlar, vicdânımızın kibritidir; o kıvılcımlar yakar vicdân kandilimizi.

Koyunlar çiftleşemezler... Birbirlerini, burunlarıyla aşılarlar. Hüsn-ü ahlâk da böylece, iyi ahlâklı kimselerle düşüp kalkmak sâyesinde öğrenilir.

İslâmiyetin dış tarafı sırf ahlâktır. Ahlâk tamam olduktan sonra insanı öyle bir zevk basar ki, kaleme gelmez. Lezzetin tarifi yoktur. Onun içindir ki Hz. Muhammed (Men lem ye’zuk lem ya’rif) demiştir.

Medenî ve ahlâklı milletlerin hâli hep zevk… Biz ise, güya müslümanız. Fakat onlar bizim “Mânevî zevk”imize Hz. Muhammed’i kabul etmedikten sonra yanaşamazlar.

Zaman gelecek - Çok sürmez - bu mânevî tahsîl, milletimizi öbür milletlerden daha üstün bir seviyeye çıkaracaktır.

***

S.- Adana’dan bağa girmek için ne kadar yol yürüdük. Kimbilir kaç adım?

Emre – Sonu yine bir adım. Onu da atınca ne adım kalır, ne ismim.

***

S. – Tefsîr için ne düşünürsünüz?

Emre – Tefsîr bizi hakîkatten ayırır. Müfessir, âyetin mânâsını anlayamadığı için o âyeti kendi aklına göre tefsîr etmiştir. Güneşte mor; hadi o renkleri çıkar bakalım. İyisi mi, Kur’ân güneşini de olduğu gibi kabul etmeli.

Bâzı yerlerde tefsîr lâzım. Meselâ “Tebbet” sûresinde, “Ebû Leheb”in durumu tefsîre muhtaç… Ebû Leheb Hz. Muhammed’in meclisinde oturuyor, ama aklı fikri hep malında. Karısı da öyle, tabii Hz. Muhammed de onların içlerini görüyor, biliyor. Onların bu hâllerini oduna benzetmiş, söylemiş.

Sevâb, sözün mânâsını anlamaktır. Anlamadığımız şeyi binlerce defa okusak bile ne faydası olur…

Kur’ân’ın hakîki mânâsını anlayanlar, herkesin de kendileri gibi olmasını isterler.

İnsan kendi güzelliğinden istifâde edemez; başkasının güzelliğinden istifâde eder. Onun içindir ki mutasavvıflar; muhîtlerindeki insanları uyandırıp, onların maneviyyetlerini güzelleştirir, onları seve seve seyrederler. Şefkât böyle olur.

***

S. – Yiğidin kalesi: “inkâr” derler.

Emre – Hayır, o, kezzâbın kalesidir. Yiğidin kalesi; “ikrâr”dır.




İÇİNDEKİLER


DOĞUŞLAR 1
DOĞUŞLAR 2
SOHBETLER
SOHBETLER'DEN SEÇKİLER
İÇ KAYNAK DERGİSİ
EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER
NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI
İSMAİL EMRE'NİN HAYATI


DUYURULAR

Kayıtlı veriler: 20.8.2019
-DOĞUŞLAR 1: 1210 adet
-DOĞUŞLAR 2: 1200 adet
-EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER: 131 adet
-İÇ KAYNAK DERGİSİ: 25 adet
-NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI: 24 adet
-SOHBETLER: 70 adet
-SOHBETLER'DEN SEÇKİLER: 127 adet
   
"İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri" eklenmeye başlandı. 04.09.2013
- "Doğuşlar 1" başlığıyla yayınlanmış 1110 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 01.03.2013
- "Doğuşlar 2" başlığıyla yayınlanmış 1200 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 31.05.2012
- "İç Kaynak Dergisi"nde yayınlanmış "Nasreddin Hoca Fıkralarının Tasavvufi Îzâhı" isimli bölümler web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- "İç Kaynak Dergisi"nin tüm sayıları (25 sayı) web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- İngilizce sayfaları hazırlık aşamasında. 08.10.2009
- ISMAILEMRE.NET 08.10.2009 tarihinde yeni tasarımı ile açıldı.. Ve zaman içinde külliyat web sitesine aktarılacak. 08.10.2009

 

İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
Halil Develioğlu



Soru, görüş ve önerileriniz  için lütfen Webmaster ile bağlantı kurunuz.
BOBAR.NET