ANA SAYFA  |   İLETİŞİM   |   İNDİR  |  ENGLISH 
 


İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri


İndir (.doc)

Emre – Biz alay, istihzâ, göz kırpmak bilmeyiz. Gönül kırar böye şeyler. Ağzımızdan çıkan söz, inbikten çıkar gibi olmalı. Başkalarıyla alay edip eğlenmek isteyenler benimle alay etsinler; zaten kiminle alay ediyorsa, benimle alay ediyor demektir. Benim gönlüm kırılmaz.

Seferberlik’te Süleyman Emmi isminde ak sakallı bir berber vardı. İhtiyarları sevdiğim için, onunla çok konuşurdum. Çok padişah traş etmiş... Kendisine Sülüyman Baba derlerdi; Bektâşi miydi neydi... Diri bir adamdı. Gözü de görürdü ki, müşterilerini tıraş ederdi. Birgün o anlattı:

- Bir mektebin önünde fakîr bir arap vardı. Arabın ayağında don yoktu. Çocuklar onunla alay ederlerdi. Birgün kızdım, çocukları koğdum. Arabın canı sıkıldı; yüzünü ekşitti: (Zevkime mâni oldun be!) dedi.

İşte böylesiyle alay etmeli; onların gönlü kırılmaz. Öteden bir zavallıyla alay edersin, gönlü kırılır; Allah râzı olmaz. Necdet’e (Bay Salih İnan’ın küçük oğlu) birisi çirkin! dese zorumuza gitmez mi? Allah da kendi yarattığı ile alay edilirse râzı olmaz. Allah istihzâ edenleri Şeytândan sayar. Kur’ân’da (Allah istihzâ edenleri sevmez!) diyor. Onun için, sakın kimseyle alay etmeyelim; ama benimle edelim ha!.. Arkadan veya yüzüme karşı, nasıl olursa olsun…

S. – İşte bu kadardır ol hikâyet,
Bâkîsi dürûg-ı bî-nihâyet.

Emre – Arkada kalan hâl, yalan. Öndeki, yani gelecek olan da sanki essah gibi. Essah olan aşktır.

Aşk, insanı bir devreye getirir ki, bakarsın hep hiçlik… Aşkın nihâyeti hep hiçlik. Gürp! Şu buzdolabındaki otomatiğin âni olarak işlediği gibi bir âleme düşülür ki, tarifi mümkün değil. Şu dolabı bütün iç teferruâtiyle nasıl tarif edersin? Tarif edilmez tabii... Ancak, buzdolabını yeniden yapıp takmalısın ki seyreden anlayabilsin. Yani bunun tarifi, ancak o yoldan yürümektir. Hiçlik tecellî edince görgü değişir, duygu değişir... İnsanın sözü, görgüsüne göredir.

Ziyâ Paşa:

Bir katra içen çeşme-i pür-hûn-u fenâdan,
Başın alamaz bir dahi bârân-ı belâdan.

diyor. Hâlbuki, Ziyâ Paşa’nın belâ dediği şey, lûtuftur. Onun zoruna gitmiş. Belki sonra bu hâli geçmiştir, amma, o zaman lûtfu belâ olarak görüyormuş.

Ne kadar tarif edilse, yine anlaşılmaz. Niyazî:

Her ne denlü âşikâr etsem, hafâsını arttırır,
Ol ayân iken, anı örter delâil, beyyinât.

diyor.

Tasavvuf adamları, hep kendi geçtikleri yolları tarif etmişlerdir. Onun için biz onların eline yapışır, gideriz. Ya o yok olur, ya biz.

Bilmeyen de bunu tahsîlnen olur zannediyor. Bu, ancak cesaretle, azîmle olur. Cesaret ve azîmle tahsîl olunur bir hâldir bu. Hâl, tahsîl olunur mu? Şeye benzer: Gerek mecbûrî, gerek ihtiyârî göçlerde herkes malını mülkünü omuzlar ya, akıl da ölüm göçüne yönelince, âlimse, bir sürü kuru gürültüden ibâret olan ilmini, zenginse; malını parasını sırtlıyor çünkü sadaka verecek o yolda. Mutasavvıflar omuzlamayı bırakıp, nesi var, nesi yoksa hepsini silkerek ayağa kalkıyor. O ölüm göçünün şiddetine karşı herkes aklındaki arzuyu kalkan yapar, müdafaaya başlar. Halbuki İslâm dininde (Ölmeden evvel ölmek) var; hele öl bakalım... Hayır, akıl ölümden korkar… Akılla mukayyed olanlar da korkar. Ölüm akıl içindir. Akıl, bu muvakkat vücudun bekçisidir, içerdeki Sultanın sarayını bekler. İçerdeki Sultan için ölüm yoktur. Akıl ölümü duyunca, Sultandan evvel kapının önüne çıkar, başlar kendini müdafaaya.

***

 Birisi için (Onu etraftan şişiriyorlar) denmişti:

Emre – Boş olursa, şişirirler ya... Boş bir tenekeye sinek koysan sesi işitilir; vızıldar. Teneke dolu olursa, değnekle vursan sesi çıkmaz. Sükût çok iyi şey... Sükût edersek, boş olan kabımız birgün dolar. Amma bu söz birimize değil hepimize!

Asıl insanlık, görmediğimiz şeye inanmamaktır. Hiçbir kimsenin gözü, başkasının gözü ile görmez. Elin sözüne inanan, kendi ele ait demektir. Mâdem kendi gözüne kulağına güvenemiyor, o halde o kimse satılmış demektir.

Bir insanda zan var mı; ham. Kemâlât, zannın altındadır; ordan çıkıverir, insan o vakit anadan doğmuş demektir. O vakit başlar huzûr, o vakit başlar aşk.

Bir insan Allah’tan başkasına güveniyor mu, insan değil. İnsan, kendi gözüne, kendi kulağına ve kendi îmânına sahip olan kimsedir... Başkasına tâbi olursak, hikâyedeki kürde döneriz:

   Kürde sormuşlar:

  • Ula Kürdo! Sen müslümansen?
  • Aha! Olmaz olur?
  • Şâhidin var mı?
  • Var gurban! Bizim köyün muhtarı bile bilir!

***

Emre – Vücudun abdesti su ile; fiilin, ahlâkın abdesti ilim ve aşk iledir.

***

Emre – Saçın dökülmesine çare yoktur... Çünkü o saçları bitiren, yetiren hücreler ölmüştür.

Saça siyahlığını veren, kandaki demir. Bir zaman gelir ki kemikler doyar, demiri istemez, kireç çoğalmaya başlar, saçlar ağarır.

Karaciğer de göze, kulağa kudret verecek bir menbâdır, kanın deposudur.

İnsan anlaşılsa, mesele kalmaz zaten…

***

S. – Havada Hazreti Ali’nin sesini, nâralarını arıyorlarmış?

Emre – Bulacaklar; çünkü arayanın havsalasında. Ruh gürültüleri, ruh sesleri hariçte değildir. Arayanın kendisinden çıkıyor. Arayan olmasa, ruh nerden gelecek?

Hariçte ruh diye bir şey yok. Sizden doğuyor o; Biz de zannediyoruz dışarıdan geliyor.

Muhammed’i de Muhammed doğurmuştur amma, ne kadar çalışmıştır, bilsen…

(Küllü men aleyhâ fân) âleminde ne ruh var, ne bir şey...

***

Emre – Allah’tan gönül yapmasını öğrenmeğe başladık mı, (fenâ fillah)a doğru adım atmaya başladık demektir.

***

S. – Kimseye zararı dokunmayan bir esrarcı, Hakîkat yolunda yürüyemez mi?

Emre – İrfâniyyetin ve aşkın menbaı Hz. Muhammed değil miydi?

S. – Evet.

Emre – Hz. Muhammed esrar içmezdi ve çalışırdı. Esrar; insanın kafasını ve vücudunu uyuşturur, çalıştırtmaz. Hâlbuki bu dünyada kimseye zararımız dokunmamak kâfi değil, ayrıca, faydamız da dokunmalıdır.

İçtikleri esrar, güyâ mânevî bir sırmış da onun için esrar demişler. Esrar, bu nebat değil, esrâr-ı ilâhiyye’yi anlamaktır. Masayı bilmeyen adama istediğin kadar (masa) de; ne anlar? Hiçbir şey… Hakîkatin ve esrârın ne olduğunu bilmeyen ve görmeyen bir insan da sadece esrârın ismini söylerse, neye yaradı. Esrâr, işte bu Hakîkat’in hakîkatini anlamaktır. Körün birdenbire gözü açılsa, gördüğü eşyayı tanıyabilir mi?

Azrâil, Cebrâil, Mikâil, İsrâfil nedir, bilmeyen bir insan, bunların hakîkatini öğrenirse, işte esrârı içti demektir. İnsanın vazifesi bilmektir. Bilecek, bildirecek, sonra postayı çekecek. Ama neyi bilecek? Kendini bilecek. Aslını bulup, kendi nefsini boğacak. Kurtuluş bunda!

Kur’ân’ın esrârı da akla göredir… Mutasavvıfların kitapları da böyledir. Onları herkes aklına, hâline göre anlar.

Zâhir ilim kitapları da böyledir. Meselâ, Edebiyyât kitabının ilk mektep birinci sınıftaki kısmı alfabe, üniversite son sınıftaki ise, ihtisas kitabıdır. Kur’ân’da da alfabeden ihtisasa kadar, herkesin aklına göre bilgiler vardır.

***

S. – Sen hiç incinir misin?

Emre – Ben sizin incittiğinizle incinirim.

***

Bir arkadaş, bir doğuşun şu mısraını okumuştu:

(Cansızlara okunur bu kitap).

Emre – Evet, canı sızlamayanlar okuyamaz.

***

Kırılmaz bardaktan bahsedilmişti:

Emre – Kırılmaz bir gönül, yıkılmaz bir ev, herşeyi anlar ve anlatır bir söz, dışını da ihata eden bir öz sahibi olalım.

Bu kuyunun suyu çektikçe artar… Çekmeyen için bitti demektir. İnandıkça îmânımıız artar. Sevgiyi, seven bilir, ölü bilmez. Ne büyük bir devlettir bu hâl…

Emre – Asıl ilim, ilmin nihâyetini bulmaktır. Tekâmül etmeyen her şey, çocuk demektir. Çocuğun kuvveti de tabii kendine göredir. Mâdem ki ilmimiz, bize, nefsimizi öldürecek kudreti verememiştir, o halde o ilim değildir.

***

Emre – Benim dinim hakîkaten sizi sevmektir. Bir doğuşta var ya:

(Ben sadânı duyunca emroldu bana bu din.)

***

Emre – Asabiyyet, terbiye edilmemiş bir taya benzer; çıplak, gem’i de yok. Bu taya: (Hadi bizi Üte-geçe’ye götür!) desek götürür mü? Mâdem yuları takamadık, öyleyse irâde onun elinde. Bir alçak kapıya girer, kafanı parça parça eder.

Hangi vahşî hayvana tatlılıkla: (gel seni öldüreyim) dersin de râzı olur? Onun için büyükler bizim kötü huylarımıza şiddetle bıçak çekerler.

Emre – Biz hergün yeniyiz; hâtta bugünü bile kabul etmeyiz.

***

Emre – Kimsenin kötülüğünü görmeyelim de ona acıyalım… Biz ona kötü dersek, onun gibi olmuş oluruz. Biz kötü söylemeyelim ki, bizi görenler de bizim gibi olsunlar.

Emre – Bir insanın (âh!)ı ne kadar artarsa, maneviyyeti de o kadar artar. İş o âh! ta...

***

S. – Şeytân çok âlim ve akıllı imiş.

Emre – Neresi akıllı onun… Aklı olsaydı Âdem’e, Allah’a secde ederdi.

***

Emre – Kur’ân’ı ne Arap anlar, ne Türk anlar; Kur’ân’ı ancak Kur’ân olan anlar.

***

Emre – Metafizik ne demek?

- Tabîatın ötesi demek.

***

Emre – Yani portakal kabuğunun ötesi gibi çok tatlı amma bir kerre kabuğu soyabilsek.

Emre- Hayat-ı ebedî diyorlar ha? O da bir belâ… Hayatla uğraşanın hayatta hakkı yoktur.

***

Emre – Tasavvufun lisânı sükûttur. Hayrân olan kurtulur.




İÇİNDEKİLER


DOĞUŞLAR 1
DOĞUŞLAR 2
SOHBETLER
SOHBETLER'DEN SEÇKİLER
İÇ KAYNAK DERGİSİ
EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER
NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI
İSMAİL EMRE'NİN HAYATI


DUYURULAR

Kayıtlı veriler: 20.8.2019
-DOĞUŞLAR 1: 1210 adet
-DOĞUŞLAR 2: 1200 adet
-EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER: 131 adet
-İÇ KAYNAK DERGİSİ: 25 adet
-NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI: 24 adet
-SOHBETLER: 70 adet
-SOHBETLER'DEN SEÇKİLER: 127 adet
   
"İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri" eklenmeye başlandı. 04.09.2013
- "Doğuşlar 1" başlığıyla yayınlanmış 1110 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 01.03.2013
- "Doğuşlar 2" başlığıyla yayınlanmış 1200 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 31.05.2012
- "İç Kaynak Dergisi"nde yayınlanmış "Nasreddin Hoca Fıkralarının Tasavvufi Îzâhı" isimli bölümler web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- "İç Kaynak Dergisi"nin tüm sayıları (25 sayı) web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- İngilizce sayfaları hazırlık aşamasında. 08.10.2009
- ISMAILEMRE.NET 08.10.2009 tarihinde yeni tasarımı ile açıldı.. Ve zaman içinde külliyat web sitesine aktarılacak. 08.10.2009

 

İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
Halil Develioğlu



Soru, görüş ve önerileriniz  için lütfen Webmaster ile bağlantı kurunuz.
BOBAR.NET