ANA SAYFA  |   İLETİŞİM   |   İNDİR  |  ENGLISH 
 


İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri


İndir (.doc)

Geçen sayıdaki (Ümmîlik) mevzuu ile ilgili konuşmayla, muhtelif tarihlerde yapılmış konuşmalardan bazı küçük notlar:

S. – Ümmî ne demektir?

Emre – Bâkir, tertemiz, fakat her şeyi câmi bir aklın sahibi demektir. Zuhûr edecek hâli bekler. Ümmî, altuna benzer. Altun, her mâdende mevcut olduğu gibi, altunda da birçok mâdenler vardır. O mâdenleri altundan ateşle çıkarırlar. Altun bütün mâdenlerin anası olduğu gibi, ümmîlik de bütün hâllerin câmiidir. Lügat mânâsı “okuma-yazma bilmeyen” demektir.

S. – Ümmîlik, pratiklik demek gibi bir şey.

Emre – Her ilmin anası pratiktir. Nota; pratikten doğmuştur. Fennin anası da pratiktir. Buz dolabını gördük; bundan sonra yapılacak buz dolaplarına, bu dolap temel olacaktır.

Okuma-yazma, ilim, fen bilen bir insan öyle bir âleme geliyor ki, orada ne okuma yazma, ne ilim, ne fen var. Demek ki, okuma-yazma, ilim, fen bilmek; bunları bilmemenin temeli imiş. Ümmîlik, böyle işte...

Ümmîlik, bütün ilimlerin anasıdır. Dış tahsîl, ümmîlikten doğmuştur. Ümmî bir adam, çalışırsa, zahîri ilimleri tahsîl edebilir; fakat tahsîl ve ilim sahipleri, ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar ümmî olabilirler mi? İmkânı yok; çünkü imkândan ayrılmış. İnsan öyle bir şey tahsîl etmeli ki, bunu tebdîle kimsenin gücü yetmesin. Ledün ilmi böyle bir ilimdir ve öğrenmek değil, unutmak ilmidir. Herhangi bir şey göz önünde bulunduğu müddetçe, ondan istifâde edilmiyor demektir. Şu elma ilim olsa, bu göz önünden kalkmadıkça, ondan istifâde edilemez. Yani mesele, ilim elmasını yiyip hazmetmektedir. Ledün ilminin usulü olan (unutma)yı bu mânâda anlayacağız. Huzûr, rahatlıktadır; rahatlık ise unutmakla olur.

Bir âlime (şunu biliyor musun?) desen (biliyorum) der, sanki bilen, kendi imiş gibi... Hâlbuki asıl bilen, Allah’tır. (Şunu bilmiyorsun) desen, kızar. Bu huzûr değildir.

Maamâfih, ilim inkâr edilmez. İlim ilimdir. Lâkin ilmi asıl sahibine götürüp teslîm eden kurtulur. Rahatlık da o vakit başlar. Harbe giden bir askerin sırtına bir çuval altın yüklesen, ona yük olmaz mı? Ölüme gidiyor çünkü. Ona ne lâzım kurtulmak için? Silâh. Nefsi kurtarmak için de (Yokluk) lâzım. Sevdiğimiz şeyler, arzularımız, ihtirâslarımız, bizim en büyük düşmanımız ve azrâilimizdir.

Burada vaktiyle bir Mennan Bey varmış; Mennan Bey’in kâtibi, bir ermeni imiş. Bey’in bütün işlerini o ermeni görürmüş. Kâtip, sonraları işe hıyanet karıştırıyor, çalıp çırpmaya başlıyor. Mennan Bey bunun farkına varınca: Bana bak Karabet! diyor, sana o suretle bir tarla vereceğim ki, şu arazide bir saat istediğin kadar hızlı koşarak kendine bir tarla hududu çevir!.. Karabet, fırsat bu fırsattır, diye bütün kuvveti ve bütün ihtirâsıyle koşmağa başlıyor. Mennan Bey papazlara: (Bunun mezarını kazın!) diyor. (Niçin?) diyorlar: (Şimdi görürsünüz…) Hakikaten, bir müddet sonra herif, daha tarlayı çeviremeden he! he! diye soluyarak ölmüş.

Zahîr tahsîl insanı iftihâra götürür, iftihâr da gurura düşürür. Asıl tahsîl, düşmekten kurtulmaktır. Bu tahsîlin dersi ise, Allah’tan alınır, Allah’a verilir. Bu tahsîl, okuma tahsîli değil, of!, ah! tahsîli. Bu ilmi okuyup yazması olmayan da öğrenebilir. Bir adamın ki (of!)u var, onun başını boş bırakmaz. Biz aşkın, kimde bir kıvılcımını görsek, onun hizmetçisiyiz. Âlimi câhilden başka bir gözle göremeyiz. Hz. Muhammed ilim mi bilirdi, yazı mı yazardı? Biz onun ümmetiyiz.

Ben tahsîl mahsîl bilmiyorum. Ben o (Kudret)in düdüğüyüm. O beni öttürür. Dil Allah’ın, yel Allah’ın. Çal parmakların oynasın...

İnsan vücudu da kavala benzer: dokuz deliği vardır. Maddî kavalı da aşk üfürür, bizi de... Biz yarın, öbürgün toprak olacağız; fakat o (Söyleyen) dâima Bâkîdir. Onun sözleri Nisân yağmurudur, bizim maneviyyetimize hayat verir. Halk nisâna (lisân) der. Bir (Kâmil insan) bu benzeyişten istifâde ederek (Lisân yağmuruna baş açıp koşmalı!) demiştir. Yine derler ki, nisân yağmuruna bütün balıklar ağızlarını açarmış; fakat düşen damlalar, yılanın ağzında zehir, sedefte inci olurmuş. Biz de ilâhî sözlere kulaklarımızı açmıyor muyuz?

S. – Mehdî ne zaman doğacak?

Emre – Dünya yaratılırken, Allah, Mehdî’sini de Şeytan’ını da beraber yaratmış. İnsan kendisinin Mehdî’sini doğurtmalı, Şeytan’ını da mahkûm etmeli. Mısrî Niyazî:

Nefse vurdum kırk Erbaîn,
Öldü ol Deccâl-ı lâîn,
Kıldı beni Rabbim emîn,
Ya sen beni, ya ben seni...

Mehdî benim adlimdürür,
Îsâ benim fazlımdurur,
Âhir emir katlimdürür,
Ya sen beni, ya ben seni.

diyor. Niyazî kendini kaybedince, Mehdî, kendi içinden çıkıyor; bizden dışarıda ne Mehdî var, ne Deccâl.

S. – Bâzı evliyânın vücutları çürümüyor, buna ne dersiniz?

Emre – (Küllü şey’in yerciu ilâ aslihi = Herşey aslına dönecek!) demiş. Vücut topraktan meydana gelmemiş mi?

Bu vücut, anâsır-ı erbaa’dan mürekkeptir: Su, hava, ateş, toprak. İnsan ölünce, evvelâ hava, sonra hararet, sonra su en sonra da toprak aslına rücû eder. Onun için, her ölenin vücudu mutlaka dağılacaktır. Yalnız gerek harpte gerek doğumda kan kaybederek ölenler, ishal, verem gibi hastalıklar çekip bir deri, bir kemik kaldıktan sonra vefât edenlerle uzun zaman riyâzât yaptıktan sonra ölenlerin vücudu geç çürür; çünkü bunların vücudunda kan ve hayat kalmamıştır; çürüyecek olan şeyler bunlardır. Amma böyle ölenlerin vücutları da er geç çürüyecektir. Tabiat kanunundan hariç hiçbir şey olamaz.

Bazı ölüler de killi toprakta sıkışır kalır; bunlar da çürümeyebilir fakat muvakkat bir zaman için. Bugün çürümezse yarın, yarın çürümezse bin sene sonra, gine de çürümezse 100 000 sene sonra bir gün mutlaka çürüyecektir. Çünkü mâdem ki suyu, havası, harareti gitmiştir, öyleyse mutlaka birgün toprak unsuru da çürüyecektir. Taşlar bile çürüyor, zamanla da, vücudun kemik ve kireç kısmı çürümez mi?

Vücudun çürümemesinde bir fevkalâdelik mi var?

S. – Diyorlar ki evliyâullah çürümezmiş.

Emre – Evliyâ olan, vücut değil, akıldır. Zevk alan veya azâb çeken bu vücut değil ki. Rüyada ayağımız kırılıyor bâzan da, müthiş bir acı duyuyoruz; bir de uyanıyoruz ki ayağımız sapasağlam. Acıyı duyan akılmış, demek ki...

Eğer dediğiniz gibi olsaydı, bütün peygamberlerin cesetleri bugüne kadar sağlam bir halde kalırdı. Peygamberler, (Mesele)yi anladıktan sonra yemişler, içmişler, vücutları da çürüyüp gitmiş bile. Fakat hâlleri çürümemiştir, gittikçe de büyüyüp duruyor.

***

S. – Kur’ân’daki (Fitne) nedir?

Emre – Bir insan, Allah’ı tanıdıktan sonra, Allah’tan başka bir şey severse, Allah kıskanmaya başlar; fitne bu kıskançlığın neticesidir.

***

S. – Birisi için (esmâ çılgını) dediler; yani tespih çeke çeke deli olmuş.

Emre – Demek bu (esmâ) insanı çalarmış! Öyleyse hiç yanaşmamalı; çekmemeli. Nakşî:

Gel ey sofî, ko esmâ’yı, Müsemmâ’dan haber al,
Senin cism-i lâtifin hep sıfatullah imiş bildim.

diyor. İş bir kerre tam mânâsıyle Allah! deyip, bundan dönmemede. Bektâşi, mevlevîye soruyor:

  • Siz ne yaparsınız erenler?

Mevlevî, semâ âyininde döndüklerini kasdederek:

  • Biz, Allah! der döneriz… diyor. Bektâşi:
  • Cık! Diyor, biz Allah! der, dururuz.

***

Emre’nin kızı Neş’e:

  • Baba gece hrsız geldi galiba...

demişti. Emre sordu:

  • Hırsız neye benzer kızım? Merkebe mi, ağaca mı, neye?
  • İnsana baba.
  • Madem insana benziyor, öyleyse hırsız olduğu şüpheli; belki hırsız

değildir. Merkep merkepliğinden, ağaç ağaçlığından kurtulamaz ama insan, fenâ ahlâkından vazgeçip kurtulabilir.

***

S. – Kadir gecesinde ağaçlar secde eder, diyorlar; bu ne demek acaba?

Emre – Evet, öyle derlerdi. Çocukken, ben de bir gece, damda, sabaha kadar, yamru yumru taşlar üzerinde namaz kıldım, ağaçların secdesini göreyim diye; öyle birşey olmadı. Sonra, essahtan (Leyle-i Kadîr) olunca, baktım ki dağlar taşlar bile secde ediyor. Kadîr gecesini, bir de (Kadîr gündüzü) yaptık mı işte o vakit tamam.

S. – Kur’ân Arapça olduğu için anlayamıyoruz.

Emre – Kur’ân Arapça olsaydı, Araplar anlardı. Kur’ân Arapça değil, Rab’çadır.

***

S. – Ben size evvelce çok söğdüm; hakkınızı helâl edin.

Emre – Biz ne oluyoruz, biz kim oluyoruz ki başkasında hakkımız olsun... Bizi sevenle söven birdir.

***

Bağda bir damda oturuluyordu.

A. - Şöyle buyursanız rahat edersiniz.

Emre – Peki, ben söz tutarım.

  • - Ama burada arkanızı dayıyordunuz...

Emre – Peki.

- Bu yastıkları oraya nakletsek?

Emre – Eyvallah.

İltifatı reddetmek kadar zor bir şey yok... Reddedemeyen şey vicdândır, mânevî görgüdür. Bunu görebilmek için, gönül alçalacak. Topraktan bin metre yukarı çıkınca toprağı göremezsin. Görsen bile, gördüğünü tanıyamazsın. En iyisi toprağa yaklaşmalı. Yani insan kendinin toprak olduğunu anlayacak, vicdânını tasfiye edecek, herkesin vicdânını kendi vicdânı gibi bilecek ve sevecek. Nerede bir kalb kırılırsa, kendi kalbi kırılmış gibi olacak. Tamir edilen kalb, kendinin kalbi olacak; yani o kadar sevinecek. Vahdet-i vücut kolay iş değil.

Mâdem ki gönül, “Allah’ın evidir” Allah da bir olduğuna göre, gönül de bir olacak; yani böyle bileceksin.

Bir doğuş vardı, (Gönüldür mir’atı Rahman) diye...

Gönüldür mir’ât-ı Rahmân,
Hakkı görür o her zaman,
Odur âşıklara sultan,
Orda kabul oluyor hac.

Sakın sen bir gönül yıkma,
Gönülden gayriye bakma.
Durma, bakmayı bırakma,
Çalış, mânâ gözünü aç.

Sen gönülden durma ayrı,
Orda mekân tutmuş Tanrı;
Gören unutur diyarı,
O, canını eder haraç.

Acı sözden, o yıkılır,
Yıkılırsa neyin kalır?
O, ayna... ona bakılır,
Her âşıklar ona muhtaç.

Gören, âşıktır gönüle,
İncitme, bak güle güle,
Çabuk solar, benzer güle,
Ehli değilsen geri kaç.

Sen o gönüle canı ver,
O, sevdiğine böyle der;
Bir gönüle girsen, yeter…
Sen girerken canı ver paç. (1)

Gönül yap, sen insan isen,
(Emre), yapamaz her insan;
Onu öğer bütün lisan,
Yapan, sonunda giyer taç.

7.12.1943 tarihli doğuş.

(1) Baç: Bu kelimenin halk ağzındaki şekli “paç”tır.

Gönül Sahibi’ni bulup da ona teslîm olmadıktan sonra bunu konuşmak hiçtir. Milyonerin malı, nasıl züğürdün çenesini yoruyorsa, bu da ondan farksızdır. İlle hâli tecellî edecek. O vakit tatlı bir âlem… İnsanın, benim! diyecek hiçbir zerresi kalmadıktan sonra bu zevk başlar. Allah’a giden yol, mutlak surette burdan geçer. Başka yollardan bulunamaz. Neye benzer: Bir evin 12 göz odası olsa, aradığmız da o odaların yalnız bir tanesinde olsa, onu diğer odalarda ne kadar arasak, bulabilir miyiz? Bu da öyle işte... Onu bulmanın tek çaresi de (Muhabbet)tir. Muhabbeti bulana kadar buralardan geçilir. En kolay yol bu.

Acı sözden o yıkılır,
Yıkılırsa neyin kalır?

Yıktığın gönül, senin; yıkarsan, kendi malını yıkmış, harâbetmiş oluyorsun.




İÇİNDEKİLER


DOĞUŞLAR 1
DOĞUŞLAR 2
SOHBETLER
SOHBETLER'DEN SEÇKİLER
İÇ KAYNAK DERGİSİ
EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER
NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI
İSMAİL EMRE'NİN HAYATI


DUYURULAR

Kayıtlı veriler: 20.8.2019
-DOĞUŞLAR 1: 1210 adet
-DOĞUŞLAR 2: 1200 adet
-EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER: 131 adet
-İÇ KAYNAK DERGİSİ: 25 adet
-NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI: 24 adet
-SOHBETLER: 70 adet
-SOHBETLER'DEN SEÇKİLER: 127 adet
   
"İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri" eklenmeye başlandı. 04.09.2013
- "Doğuşlar 1" başlığıyla yayınlanmış 1110 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 01.03.2013
- "Doğuşlar 2" başlığıyla yayınlanmış 1200 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 31.05.2012
- "İç Kaynak Dergisi"nde yayınlanmış "Nasreddin Hoca Fıkralarının Tasavvufi Îzâhı" isimli bölümler web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- "İç Kaynak Dergisi"nin tüm sayıları (25 sayı) web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- İngilizce sayfaları hazırlık aşamasında. 08.10.2009
- ISMAILEMRE.NET 08.10.2009 tarihinde yeni tasarımı ile açıldı.. Ve zaman içinde külliyat web sitesine aktarılacak. 08.10.2009

 

İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
Halil Develioğlu



Soru, görüş ve önerileriniz  için lütfen Webmaster ile bağlantı kurunuz.
BOBAR.NET