ANA SAYFA  |   İLETİŞİM   |   İNDİR  |  ENGLISH 
 


İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri


İndir (.doc)

13.3.1954 tarihinde yapılmış bir konuşmadan zaptedilmiş notlar:

Sual – “Gülşen-i Râz” adlı eserde şöyle bir söz var:

(Ne bilgisizdir akla uyan adam... Ovaya düşmüş, ortalığı aydınlatan parlak güneşi mumla aramakta!); bunu izah eder misiniz?

Emre – Mumu söndürsün ki güneş meydana çıksın. Mum, kendisidir; kendisinden vazgeçsin güneş zaten meydanda. Şairin biri (Kimsenin kimseden yoktur haberi.) diyor. “Kimselik” oratadan kalktıktan sonra insanın haberi olur. Kimseliğinden vazgeçmeyen, bilemez. Her şey bir derinin içine saklıdır. “Kimselik” de bizim derimizdir. Bizi içinde saklayan bu duvarlar da bir deridir. Dışarıdan bakan bir kimse, bu duvarların içini görebilir mi? Bilebilir mi? Kapıyı bulup içeri girecek ki anlayacak. Bir insanın içine sözünden, gözünden girilir. Mesele o zaman anlaşılır ama kendi aklımızla yine de anlayamayız. Ancak, aklımızı “Akl-ı Küll”e teslim edersek anlayabiliriz. Kâmil bir insanın içine ekseriya kendi benliğimizle gireriz. Bu benlik ise içerdeki (Kudret)in zıddıdır. İki zıd birleşemeyeceğinden, daha beter zıdlaşır, çıkarız. İlle yokluk, ille Aşk! 

Sual – Yokluktan ne murad ediyorsunuz?

Emre – Demin okuduğumuz mumun sönmesini.

Bizler de birer mumuz, bak, oturmuşuz; ışıklarımız gözlerimizde.

Hıristiyanlar işin bu tarafını anlamadıkları için Kudüs’ten ışık getirirler ve bu ışığı söndürmemeğe çalışırlar. Hâlbuki o “Mukaddes Işık”, bir Kâmil insanın gözünden, gönlünden alınır. O ışığı kalbimize geçirebilirsek ve söndürmezsek, mesele hallolmuş olur.

Bizde de ziyaretlere ikişer mum yakarlar. Hakîkati rumuzla anlatmak istemişler. O mumlar bu “görgü”ye, yani Kâmil insanı görebilmeye işarettir. Kâmil insanı da, nefsini öldürmüş olduğu için “türbe”ye, “ziyâret”e teşbîh etmişler.

Sual – Bu varlıktan nasıl vazgeçeceğiz?

Emre – Tefekkür yoluyla: “Bu varlık bizim değil” diyeceğiz.

Sual – Anladık ki bu varlık bizim değildir, fakat bildiğimiz halde vazgeçemiyoruz.

Emre – Yetmişbin perdenin, daha bir tanesi yırtılmış da ondan. Hepsi yırtılınca ne anlamak kalır, ne anlatmak.

Sual – “Gülşen-i Râz” müellifi Mahmûd-ı Şebüsterî de böyle söylüyor.

Emre – Söz, birdir. Güneş değişir mi? Her yerde güneş güneştir. Terakkiye ihtiyacı olur mu? Tedennî eder mi güneş?

Altın’dan ne kadar küpe, yüzük, bilezik yaparlar… Ama altın, yine altındır. Onu, bizim parça parça gördüğümüze bakma.

Sual – Peki, içimizdeki bu cism-i ecnebîleri, yabancı maddeleri nasıl temizleyelim?

Emre – Temizleniyor ya canım… Şu vücudun içini değil, gözümüzden gören, kulağımızdan duyan ahlâkımızı temizleyeceğiz.

Sual – Altın bile sâf olmuyor kolay kolay…

Emre – Evet, hiç olmazsa, yabancı madde olarak, içinde hava ve su vardır. (Anâsır-ı Erbâa) birbirinden ayrılmaz. Azalır da, yok olmaz. Tam temizlik için zaman ister. Gözümüz, görecek; dilimiz de söyleyecek bir şey bulamayınca tam temizlik olmuş olur.

Altunu temizlerken, içine arsenik, süleymânî dedikleri zehirlerden koyuyorlar. Onları atınca ne kadar çatırtı patırtı oluyor… Bu çatırtı, o ecnebî maddelerin yanışındandır. Onlar yandıktan sonra duman kalmaz, kaynamaya başlar, “sükût” tecellî eder. Biz de tam ikna olsak, çatırtı patırtı biter, “hayrânlık” başlar.

Merak etme, bizim potamıza da mâneviyyât arseniği atıyorlar. Çok şükür ki o “Kudret” bizi yakamızdan desteledi de potasının içine attı… Bırakır mı zannediyorsun? Kaçayım desen, bırakmaz.

Sual – Derdimiz, konuşmamız hep bu…

Emre – Potada yanıyoruz da ondan.

Sual – Demek o mum ışığının mâhiyyeti buymuş ha?

Emre – Ya… Kiliselerde Meryem Ana’nın, Îsâ’nın heykelleri önünde mum, ışık yakarlar, Şeytânı karanlıkta bırakırlar. Şeytân dedikleri, nefistir.

Vaktiyle Bekri Mustafa bir meyhanede sabaha kadar kalıyor. Meyhaneci de usanmış. Bekri’yi bir dalavereyle kapı dışarı ediyor. Bekri kendini dışarıda bulunca eve gitmek istiyor. Fakat bakıyor ki bir yerde ışık var, aklında meyhane olduğu için, orayı meyhane zannediyor, giriyor. Bekri, papazı meyhaneci zannediyor: “Doldur bir tane!” diyor. Papaz: “Sus, burası kilise! Burda öyle şey olur mu?” diyor. Bekri, papaza musallat oluyor: “Öyleyse beni gezdir!” Papaz: “Olur mu canım… Benim işim var” diyorsa da, Bekri tebelleş oluyor: “Gezdireceksin! Ben başka lâf anlamam!” Papaz mecburen “peki” diyor, Bekri’yi gezdiriyor. Bekri bakıyor ki her heykelin önünde bir mum var, yalnız bir heykel karanlıkta, soruyor: “Buna niçin mum yakmadın?” Papaz: “Ona mum yakılmaz; o, Şeytân’dır.” diyor. Bekri kızıyor: “Olur mu öyle şey be!” diyor ve heykellerden birinin önündeki mumu alıp Şeytân’ın heykelinin önüne dikiyor. Papaz korkusundan sesini çıkaramıyor. Bekri’yi taltîfle, izâz ve ikramla başından savıyor. Bekri (ölmüş yatıyor). Rüyasında ölüyü tanıyor: tak! tak! “Kim o?” “Ben!” “Sen kimsin?” “Ben Şeytânım! Sen bana kilisede bir iyilik ettin, ben de sana bir iyilik etmek istiyorum; hadi seni cennete götüreyim”. O gider, bu gider... Bir mağfir gittikten sonra, bir yere geliyorlar ki etrafı duvarla çevrili. Şeytân diyor ki: “Haydi şu duvarın üstünden içeriye sark; çünkü kapıdan bırakmazlar.” Bekri duvara çıkıyor; cennetten tarafa aşağıya sarkarken cennetin bekçisi Bekri’yi ayaklarından yakalamış. Bekri, Şeytâna seslenmiş: “Aman yahu, beni yakaladılar... Tut elimden, çek beni!”. Şeytân ellerinden çeker Bekri’nin, cennet bekçisi ayaklarından. Bekri kan ter içinde kalır. Şeytân, Bekri’ye akıl öğretir: “Tekmele bekçiyi!” “Tekmeledim, yine bırakmıyor!” “Başına işe!” “Yine bırakmıyor!” “Ötekini yap!” Bekri bekçinin kafasına nasıl bırakırsa, yatağını dolduruyor. Bekri’nin sayıklamasına ve telâşına karısı da uyanmış. Bekri kadına karşı mahcup da olunca yataktan kalktığı gibi doğru kiliseye gidiyor. Papaz daha gitmemiş. Bekri hiddetle mumu Şeytân’ın önünden kaldırıp eski yerine koyuyor ve macerayı papaza anlatıyor. “Yâ, diyor papaz, Şeytânın yapacağı iyilik bu kadar olur!”

İşte nefis böyle yapar insana.

Sual – Mum neydi?

Emre – Bizim gözlerimiz. Gözlerimizin mumunu “O”ndan yaktık mı, tamam... Îsâ da bunu anlatmak istemiş amma, yanlış anlaşılmış; gitmişler, Kudüs’ten ışık getirmişler. Zengin Hıristiyanların evlerinde birkaç asırdan beri yanan ışıklar vardı.

Şimendiferde bir Giritli arkadaşımız vardı; çok dosttu; herkesi güldürürdü. Vangeli isminde bir Ermeni vardı. Bizim ustayı içmeğe davet etmişler. Yabancı Ermeniler de var. Usta kafayı çekince, bakıyor, bir dolaptan ışık sızıyor. Dolabı açıyor ki bir heykel; önünde de bir kandîl yanıyor. “Aman elleme! Seni çarpar!” o diyorlar. Usta kızmış: “Bu bana çarpacak? Ben çarparım ona!” diyor; nasıl hüf! derse kandîli söndürüyor.

Öbür Ermeniler ustayı az daha öldürüyorlarmış; Vangeli bırakmamış. Vangel mutaassıp değildi ama gel de öbürlerine anlat... Kudüs’ten gelmiş ateşlerini söndürmüş; öldürmek istemezler mi?

Sual – Sırbistan’da her evde bir mum yanardı.

Emre – Burda da çoktu; söndü gitti. Dolapların üstü simsiyah isti; çünkü kandîllerde zeytinyağı yakarlardı. Mutlaka zeytinyağı yakarlardı. Zeytini, mübârek sayarlardı. Kur’ân’da (Vettiyni vezzeytûnî) yok mu? İnsanın gözü zeytine benzer. İş, bu zeytinin yağından yemekte.

Sual – Aklı nasıl terk edelim?

Emre – Aklı terkedecek değiliz; aklın huylarını, tabiatlarını terk edeceğiz. Bilâkis aklımızı büyüteceğiz. Aklı terk edince, deli olacağım, zannederler. Hâlbuki aklın yüklerini atıp serbestliyecek.

Bu sırada, konuşmada bulunanlardan biri, bir “doğuş”un şu mısrâlarını okudu:

Her gözler görürse ışığı söner
Arzu sahipleri bilemez beni.

Emre – “Zât”ı daima kuvvetli ışıktır; ama bakılamaz.

Sual – Zâtı bilinmez ha?

Emre – Nasıl bilinmez… Işığın zâtını görmek için kafamızı sıfatlardan yukarı kaldırmamız lâzımdır. Zât, arzular terkedildikten sonra bilinir.

Sual – Demin okunan doğuşu açalım mı efendim?

Emre – Açalım efendim! Fakat açalım derken kapanır. İyisi mi, şimdiki zevkine bak; bu zevki büyütmeğe çalış. Açayım dediğin şeyin kapağını kaldırınca, başka bir yere koyacaksın. Bir taraf açılırken, öbür taraf kapanacak. İyisi mi, kapağı dibinden koparıp atmalı.

Bu sırada ortaya, oynanmak üzere “Satranc-ı Urefâ”yı getirdiler.

Emre – “Satranc-ı Urefâ”yı yapan Şeyh Küşterî “devir”le tekâmül etmiş. Onun için satranca bu yılan resimlerini yapmış. Bu yılanlar bizim ahlâklarımızdır. Riyâzât yapanlar bunları görürler.

“Devr”e her can tahammül etmez; her azmin gücü yetmez. Maksat, susamış bir insanın, su içmesi değil mi? Öyleyse, deşilen bir kuyudan su içmeli. Su içmek için kendimiz bir kuyu kazalım desek, buna ömrümüz kâfi gelmez. Zaten kuyuyu kazan, kendisi için kazmamış ki... Bizim için kazmış.

Sual – Şehirden uzak bir çiftlik olmalı; hepimiz orada oturmalıyız; ne hoş olur.

Emre – Şehirden aklımızı uzaklaştırırız, olur biter. Bizim çiftliğimiz dünyadır. Arzumuz olmasa, yani çiftlik elimize geçmese, ümitsizliğe düşeriz. Bu zevkten mahrum mu kalalım çiftliğimiz yok diye? Ma’rifet, insanın bulunduğu yerden istifâde etmesindedir. Balık, gölüne göre büyür. Peygamberler en münevver muhîtlerde zuhûr ederler. Nemize lâzım çiftlik…

Sual – Mesnevî’de okudum: Şems-i Tebrîzî kaybolunca, Mevlânâ deliye dönüyor. Sonra Selâhaddin isminde birine âşık olmuş. O çalıştıkça Mevlânâ Semâ edermiş. Ve her gün Selâhaddin’in evine gidermiş. Selâhaddin hastalanmış. Mevlânâ’ya: “Çok ızdırap çekiyorum; müsaade et de öleyim.” diyor. Mevlânâ da “peki” diyor ve adam ertesi gün ölüyor. Nasıl oluyor bu iş?

Emre – Burası başka bir âlem. Ölen bir insana “va’desi yetti” diyorlar. “Va’de” söz vermektir. Bir devre gelir ki, insanın va’desine “gücü” yeter, istediği zaman ölür. Ölümün mâhiyyetini anlayan insanlar, bu vücut elbisesini istedikleri zaman çıkarırlar.

Sual – Demek onu Mevlânâ bırakmıyormuş?

Emre – Evet, sevgiden bırakmıyor. Buralar, bu işler aklî değil, hâlîdir.

Şeyh Attâr’ı bir dilenci uyandırmış gaflet uykusundan.

Bir gün bir dilenci geliyor Attâr’ın dükkânına. “Attâr” çerçi demek değil mi? Attâr’a “Allah rızâsı için bana bir ekmek parası ver!” diyor. Attâr aldırmıyor. Dilenci: “Yahû, Allah rızâsı için bir ekmek parası ver, dedim, vermedin; eğer sen benden Allah rızâsı için canımı isteseydin, ölürdüm” diyor. Attâr da şaka olsun diye: “Hadi öl bakalım Allah rızâsı için!” deyince, dilenci torbasını bir tarafa kendisini bir tarafa atıyor. Attâr önce inanmıyor. Gidiyor adamı elliyor, bakıyor ki herif buz gibi olmuş. Bu hâdiseden müteessir oluyor. Bütün malını mülkünü, dükkânını fakîr fukarâya dağıtıyor; ondan sonra (Attâr) oluyor.

İşte bu dilencinin yaptığı gibi, insan bir devre gelir ki ölme irâdesine sahip ve hâkim olur. Amma, bunlara hiç lüzum yok ha! Bunlar, hakîkat yolunda ilerlerken rast gelinen şeylerdir. Bunları da geçip gideceğiz. Bunları, olsun diye istersek, bunlar da bir arzu bir emel olduğu için yolumuzu keser. Şu kapıdan çıktıktan sonra karşımıza kim gelecek bilebilir miyiz? Rasgelirse, eyvallah!, rasgelmezse yine eyvallah! Hiç düşünmeğe değmez. Düşünürsen posteki. Postekinin kılı biter mi?




İÇİNDEKİLER


DOĞUŞLAR 1
DOĞUŞLAR 2
SOHBETLER
SOHBETLER'DEN SEÇKİLER
İÇ KAYNAK DERGİSİ
EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER
NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI
İSMAİL EMRE'NİN HAYATI


DUYURULAR

Kayıtlı veriler: 22.10.2019
-DOĞUŞLAR 1: 1210 adet
-DOĞUŞLAR 2: 1200 adet
-EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER: 131 adet
-İÇ KAYNAK DERGİSİ: 25 adet
-NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI: 24 adet
-SOHBETLER: 70 adet
-SOHBETLER'DEN SEÇKİLER: 127 adet
   
"İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri" eklenmeye başlandı. 04.09.2013
- "Doğuşlar 1" başlığıyla yayınlanmış 1110 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 01.03.2013
- "Doğuşlar 2" başlığıyla yayınlanmış 1200 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 31.05.2012
- "İç Kaynak Dergisi"nde yayınlanmış "Nasreddin Hoca Fıkralarının Tasavvufi Îzâhı" isimli bölümler web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- "İç Kaynak Dergisi"nin tüm sayıları (25 sayı) web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- İngilizce sayfaları hazırlık aşamasında. 08.10.2009
- ISMAILEMRE.NET 08.10.2009 tarihinde yeni tasarımı ile açıldı.. Ve zaman içinde külliyat web sitesine aktarılacak. 08.10.2009

 

İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
Halil Develioğlu



Soru, görüş ve önerileriniz  için lütfen Webmaster ile bağlantı kurunuz.
BOBAR.NET