ANA SAYFA  |   İLETİŞİM   |   İNDİR  |  ENGLISH 
 


İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri


İndir (.doc)

19.2.1954 de zaptedilmiş sohbet notları:

Bu konuşmada, bir vesile ile kadın-erkek münasebetlerinden bahsedilmişti. Bay Emre bu münasebetle şunları söyledi:

Emre – Allah erkeğe bir gurur vermiş ki kadını idare etsin diye. Erkek kadına tâbi olursa, dünya tersine döner. Evliyâullah’da bile bir erkeklik gururu vardır ve olmalıdır.

Sözü, haksızdan alıp da meydana koymak lâzım. Başkasından nefret edeceğimize, kendi ahlâkımızdan nefret edelim. Herhangi bir kimseyi hakkımızda kötü söyletiyorsak, kabahat bizdedir; o sözü biz söylüyoruz demektir.

Birine (sırrımı sakla!) diyorsan, o sırrı sen ilân ediyorsun demektir. Saklamak lâzımsa, sen sakla. Saklanmayacak ve saklanamayacak yegâne şey (Aşk)tır; onun için Muhammed dini âşikâredir; çünkü Muhammed dini (Aşk Dini)dir.

Kimin gönlü alçaksa, biz onunla beraberiz; çünkü su daima, engine akar; bu bir zarurettir.

Büyük her yerde büyüktür. Yaşı büyük, fakat vicdânı küçük olan kimse, büyük değildir. Erkeğin ilâhi bir şerefi vardır, istemem ki kızlarıma kocaları başeğsinler. Kızlarım kocalarına hürmet ettikçe iftihar ederim.

Her türlü muhabbet menfaatsız olmalıdır. En tatlısı, “tevhîd”dir. Bir evde iki ayrı kişi oldu mu, fena. Kadın erkeğinden, erkek de karısından bir şey sakladı mı, başlar yalan.

Tek odun yanmaz; ikisini bir araya getirirsen yanar. Bir kadın Allah’ına teslim olabilmek için, evvelâ kocasına itaat etmelidir. Kadın, aklını kocasından ayırdı mı, bir daha nerde tâbi olacak kocasına…

Sual – Kocası başka olursa? Yani bu hâlden anlamazsa?

Emre – Bizim için “başka” diye bir şey yoktur. Biz muhabbetin esiriyiz. Bizi kim Allah için severse, biz onun esiriyiz. O (Varlık) iltimas bilmez. Onun zevki (Tevhîd)dedir. Mâneviyyet Kudreti toprağa benzer: Hangi tohum düşerse, o biter. Amma, dünyayı göreyim, diye aklının burnunu dışarı çıkartırsa, ya kuşlara yem olur, yahutta çürür.

Tevhîd’i yanlış anlayanlar çoktur. Bazı kâmiller (Her renge boyan amma, kendi rengini unutma!) derler. Bazı kimseler de bu sözü kendi akıllarına veya arzularına göre anlamak isterler. Hâlbuki kâmillerin sözlerini, onlar gibi olmalı da anlamalı. Bu sözü, ahlâkı ve mâneviyyeti şu ayna gibi saf ve renksiz olanlar anlar. Ayna, karşısına gelen her eşyanın rengine boyanır amma, eşya çekilip gittikten sonra yine kendi rengine, daha doğrusu kendine mahsus renksizliğe döner. Hiçbir renk onun üzerinde iz ve leke yapamaz. Biz her renge boyanırsak, bu renkler de bizi kirletirse, bu, Şeytan işidir, hikâyedeki tilkiye döneriz:

Tilkinin biri çok acıkmış. Kuş seslerine kulak kabartırken, bir horoz sesi duymuş; başlamış horoz sesine doğru ilerlemeğe. Acaba şurada mı, acaba burada mı derken, sabahleyin erken, dükkânların henüz kapalı bulunduğu bir saatta çarşının bir sokağına girmiş. Biraz ilerledikten sonra karşıdan bir adam görünmüş. Tilki kaçmak için geri dönmüş, bakmış ki ordan da bir adam geliyor, ne yapacağını şaşırmış; o sırada gözüne ilişen bir delikten, bir dükkânın içine girmiş. Tesadüf bu ya, o dükkân da karşıdan gelen adamın dükkânıymış; adam da boyacıymış. Boyacı, dükkânını açıp içeri giriyor; fakat bakıyor ki dip köşede iki göz parlıyor, daraba değneğini eline alıp kepenkleri indiriyor. Tilki kaçmak için sıçrayınca, içinde elbiseler basılı bulunan boya küplerinden birine düşüyor. Boyacı buna bir iki kapatınca, tilki can havliyle küpten küpe batıp çıka deliği bulup kaçıyor. Şehrin köprüsünü geçip soluğu yazıda alınca adamakıllı yorulduğunu hissediyor; bir hendeğin başında hemen uyuyuveriyor. Uyandıktan sonra bakıyor ki, bir eli mavi, öbürü kırmızı... Ulaaan, bu ne biçim iş? Kuyruğuna bakıyor: elmas rengi; karnına bakıyor: eflâtun, kulakları yeşil; amma hoş şey hâ... Bakıyor ki her tarafı ışıl ışıl ediyor, başlıyor iblisiyyet, yani kendini beğenmeğe, gurur ve benlik.

Bu sırada bir çakal geliyor. Tilkiye bakıyor: kendilerine benzer bir hayvan amma, rengi acaip. Soruyor:

  • Arkadaş sen kimsin?
  • Bak bakalım, ben kim olabilirim?
  • Vallahi, rengin çok güzel amma, kim olduğunu bilmiyorum.
  • Ben hayvanların padişahıyım!

Çakal buna inanınca, zaten karnı çok acıkmış olan tilki sultan emrediyor:

  • Hadi bana yiyecek getir!

Çakal, gidip bir leş artığı getiriyor. Tilki karnını doyururken, çakal onun etrafında dört dönüp hizmet ediyor.

Öteden bir sansar, beriden bir kurt gelip, bunun rengine hayran oluyorlar. Derken, bütün hayvanlar tilkinin padişahlığını kabul ediyorlar.

Her gün ayının mağarasında keyf ederlermiş.

Bir gün o civardan arslan geçiyor; fakat ayı arslana aldırmıyor bile. Hâlbuki arslan geçerken bütün hayvanların boynu bükülür. Arslan kızıyor amma, meselenin esasını anlamak için ayıyı çağırıyor, soruyor:

  • Hayrola? Bu avı kime götürüyorsun?
  • Bizim Şaha.
  • Nasıl şah bu böyle?
  • Gel de gör! Her boyaya boyanmış!
  • Gözleri de şah mı? Eğer benim gözüme bakar da boynu bükülmezse,

hakîkaten şahtır.

Ayı ile arslan gidiyorlar mağaraya, bakıyorlar ki tilki, bütün hayvanların ortasında şıkır şıkır oynuyor. Tilki arslanı görür görmez, boynu bükülüyor.

Her boyaya boyanmak, tevhîd değildir. Hâm tevhîtten istifâde edilmez. Tahta, ormanda ağaç hâlindeyken, ondan istifâde edilebilinir mi? Ormandan ağacı kestiler, marangoza getirdiler. Marangoz veya mobilyacı, tahtaları çeşitli kalınlıklara, uzunluklara taksîm etti, kesti, biçti. Ağaç, böyle kesilip biçilmeseydi bir dolap olabilir miydi? Asıl tevhîd, bu kesretten sonraki tevhîddir. Tevhîdin tadını ise, o âletleri, dolapları kullananlar alırlar.

Birinci tevhîd, ağacı kesenin tevhîdi; ikincisi, mobilyacının; üçüncüsü, o eşyayı kullananın tevhîdidir. Tahtacı, kestiği ağaca; mobilyacı yaptığı dolaba imrenmişti. O tevhîd dolabını taşıyan hammâl’ın ise ambalaj içindeki eşyadan hiç haberi yoktu. Tevhîdin tadı, onu kullananındır. Tevhîdin hâli, kullanandan sarf olunur. Mal, ehl-i hâl’indir, bilenin, sevenin, istifâde edenindir. Ötekilerinki bir yoldu; tevhîd o yoldan geldi, geçti.

Dünyayı idare eden mâdeni sanâyi de böyle değil mi? Demir topraktan çıkarıldı. Onu çıkaranların, demirin ne olacağından haberleri bile yok. Bu, bir tevhîd.

Mâden ocaklarında eriyerek çorba hâline geldi; bu da bir tevhîd. Fakat sonra, çubuklar, teller, yapraklar hâlinde kesret olmaya başladı. Demirden de ancak bu devreden sonra istifade edilebilir. Bu kesret, daha küçük ve ince kesretlere ayrıldı: Fabrikalarda tornacılar, tesviyeciler bu demirleri birçok parçalara taksîm edip her birine bir vazife ve bir isim verdiler; sonra bunları, bir araya getirerek tayyareyi yaptılar. Yani iş, kesretten sonra yine tevhîde döndü amma, bundan da, ancak parayı verip binen istifâde eder. İstifâde, her şeyin son ucundadır; ön ucuna kulak verme!

Sual – Biz son uç muyuz?

Emre – Diyemeyiz; çünkü bu yoldaki kazancımıza doymak istemeyiz. Dersek bulunduğumuz yeri beğenmiş oluruz ki bir yerde kalmak, ölmek demektir. Yiyip, içip doyuyoruz; fakat tekrar acıkıyoruz. Son doyum, ölümdür. Ondan sonra insan bir daha acıkamaz. Mâneviyyette de bulunduğumuz yeri beğenmek ölümdür; bu (Tevhîd) ise ölümsüzdür, ebedîdir.

Sual – Tevhîdi cansızlar üzerinde izâh ediyorsunuz, onlar bir şey duymuyorlar.

Emre – Nasıl duymuyorlar. Şu sigara tablasında o kadar hayat var ki… Hava boşlukları, nehirler, tarlalar var. Ekiyorlar, biçiyorlar, doğuyorlar, izdivâc ediyorlar. Nice küreler gizli bunda… Eğer bu tablanın içinde hava olmasa onu kaldırmağa gücün yetmezdi. Bir kiloluk demirden havayı somursalar, tondan daha ağır olur, kaldıramazsın.

Biz de, aynen böyle, aklımızın içindeki havaları, arzu ve emelleri çıkarırsak, bizi de bu küre kaldıramaz.

Sual – Çıkmaz bu arzu ve emeller…

Emre – Çıktığından çıkmaz diyorsun; azaldığından. Nasıl çıkmaz…

Gelelim yine tevhîde:

Hâm tevhîd insanı tehlikeye düşürür. Nasreddin Hoca, her şeyi tevhîd gözüyle gördüğü devirde taş, toprak, hayvan, nebat, insan, ne görürse ona selâm verirmiş. Herkes de Hoca’ya gülermiş. Bir gün bir değirmenin dönen taşlarına: (Selâmünaleyküm değirmen! Merhabâ Güzelim!) derken, taşlar Hoca’nın entarisinin eteğini kapıyor. Hoca yere yuvarlanıyor; fakat her nasılsa, entarisi parçalanma pahasına o tehlikeden kurtuluyor; aklı başına geliyor. O günden sonra Hoca, değirmene: (Sana uzaktan merhabâ!) dermiş.

Tevhîdin izâhı zor. Hâli tecellî etmeli ki anlamalı. Bizim mâneviyyetimiz, tevhîdimiz sevgidir; sevginin icabı da şefkattir. Herhangi birimizden bu rahîm şefkat tecellî edince, ondan mânevî gıdamızı almaya, onun gönlünden (Deryâ-yı Ahâdiyyet)e atılmaya çalışırız. Onun akıl ucu o Deryâ’dadır, göz ucu bizde. Biz onu ne kadar seversek, bir gün, pat! onun gönlüne gireriz. O âlemi kalem tarif edemez. Bu sevgi, menfaat sevgisi değil, Allah sevgisidir. Bu söze inanıyor musunuz?

Sual – Tabii.

Emre – Bazı insanlarda sevgi hassası yok. Tamah, hırs, haset gibi kötü huylar bu sevginin düşmanıdır. Akıl bu huylardan gıda alamaz.

Geçenlerde birisi anlatmıştı:

Mûsâ, Allah’a sormuş:

  • Yârabbi! Senin sevdiğin insan kimdir?
  • Cömert insan.
  • Ya sevmediğin?
  • Tamahkâr.
  • Bunlar şimdi nerede yaşıyorlar?
  • Nil boyunca git; bunların ikisine de rast gelirsin.

Mûsâ yola düşüyor. Giderken, bir yerde kulağına bir hımırtı, bir ses
geliyor; bakıyor ki bir derviş Allah! Allah! diye zikrediyor. Adam Mûsâ’yı tanımış, yanına çağırmış:

  • Buyur yâ Mûsâ!

Mûsâ adamın yanına oturmuş. O sırada Allah tarafından iki nar yuvarlanmış. Adam, Mûsâ görmedi zannederek narın birini minderinin altına saklıyor. Diğer narın yarısını kendi yiyor, yarısını da Mûsâ’ya veriyor.

Mûsâ ordan ayrıldıktan sonra şen bir köye geliyor. Mûsâ’ya aldıran olmuyor. Yalnız, bir fakir adam Mûsâ’yı evine davet ediyor; izzet, ikram ediyor; amma, onun Mûsâ olduğunu bilmeden, sırf Allah rızâsı için yapıyor bu misafirperverliği. Mûsâ da kendisinin kim olduğunu saklamak için sağ elini göstermemeğe çalışıyor, sol eliyle yemek yiyor. Ev sahibi soruyor:

  • Ey misafir! Niçin sol elinle yiyorsun?

Mûsâ cevap veriyor:

  • Elimde yara var.
  • Bakayım!
  • Gösteremem.
  • Neden?
  • İkrâh edersin.
  • Zararı yok canım, belki bir ilâcını buluruz.
  • Var amma, bulunması çok zor o ilâcın.

Mûsâ’nın maksadı müşkülât çıkararak ev sahibini ısrarından vazgeçirmek;

Fakat iyi kalpli ev sahibi ısrar ediyor:

  • Neymiş ilâcı?
  • 27 yaşında bir adam bulunacak; karısı 21 yaşında olacak; karı, koca ikisi ayrı memleketlerden olacaklar erkeğin babasının adı şu, anasının adı, bu olacak; adamın sırtında bir yara yeri olacak. Bunların üç yaşında bir çocukları olacak; o çocuğun sağ elini keserlerse, o kan benim elimdeki yarayı tedavi edebilir.

Mûsâ bulunmasına imkân olmayan bu ilâcı tarif ettikten sonra rahatlıyor, (artık ev sahibi ısrar edemez..) diyor. Hâlbuki Mûsâ, bilmeden, ev sahibini ve karısını, çocuğunu tarif etmiş. Ev sahibi sofradan kalkıp karısına: (Bu, hayırlı bir misafirdir. Gel bizim çocuğun elini keselim de şu adamın elindeki yara iyi olsun!) diyor. Karısı da (Sen bilirsin…) deyince, adam çocuğun elini kesip kanı misafire görütüryor. Mûsâ soruyor:

  • Bu ne?
  • Ey misafir! Sen büyük bir adam olmalısın; çünkü tamamen bizi tarif

ettin; ben de senin yaranı iyi etmek için çocuğun elini kestim.

   Mûsâ ağlamaya başlıyor.

  • Ben sana elimin beyaz olduğunu göstermemek, kendimin Mûsâ

olduğumu anlatmamak için böyle bulunması imkânsız bir ilâç tarif etmiştim; vah, vah…

  • Sen kimsin?

- Ben peygamberim. Allah’ın emirlerini tebliğ ederim.

Mûsâ Allah’a yalvarıyor çocuğun eli tekrar yerine geliyor. O zaman Allah Mûsâ’ya (O tamahkâr zâhitle bu cömert insanın arasındaki farkı anladın mı?) diyor.

Allah’a bitişirsek, onun kudretiyle bütün kötü huylarımızın değişmesi mümkün olur.

Sual – Amma bitişebilsek.

Emre – Bitişmesek emrini dinleyemeyiz.




İÇİNDEKİLER


DOĞUŞLAR 1
DOĞUŞLAR 2
SOHBETLER
SOHBETLER'DEN SEÇKİLER
İÇ KAYNAK DERGİSİ
EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER
NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI
İSMAİL EMRE'NİN HAYATI


DUYURULAR

Kayıtlı veriler: 22.10.2019
-DOĞUŞLAR 1: 1210 adet
-DOĞUŞLAR 2: 1200 adet
-EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER: 131 adet
-İÇ KAYNAK DERGİSİ: 25 adet
-NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI: 24 adet
-SOHBETLER: 70 adet
-SOHBETLER'DEN SEÇKİLER: 127 adet
   
"İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri" eklenmeye başlandı. 04.09.2013
- "Doğuşlar 1" başlığıyla yayınlanmış 1110 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 01.03.2013
- "Doğuşlar 2" başlığıyla yayınlanmış 1200 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 31.05.2012
- "İç Kaynak Dergisi"nde yayınlanmış "Nasreddin Hoca Fıkralarının Tasavvufi Îzâhı" isimli bölümler web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- "İç Kaynak Dergisi"nin tüm sayıları (25 sayı) web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- İngilizce sayfaları hazırlık aşamasında. 08.10.2009
- ISMAILEMRE.NET 08.10.2009 tarihinde yeni tasarımı ile açıldı.. Ve zaman içinde külliyat web sitesine aktarılacak. 08.10.2009

 

İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
Halil Develioğlu



Soru, görüş ve önerileriniz  için lütfen Webmaster ile bağlantı kurunuz.
BOBAR.NET