ANA SAYFA  |   İLETİŞİM   |   İNDİR  |  ENGLISH 
 


İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri


İndir (.doc)

Geçen sayıdaki sohbetin devamıdır:

Emre – Adam Hoca’ya çatmış amma, Hoca ona uymamış (Peki aslanım, senin dediğin gibi olsun...) demiş. Biz de Nasreddin Hoca gibi: (Bize söğen bu adam, herhalde köpek ahlâkına bürünmüş.) diye düşünür ve (Geç yiğidim, geç!) deriz. Esasen, bizde köpeklik ahlâkı yoksa, bize söğen adama aynı tarzda cevap veremeyiz; içimizde bir köpek varsa, elbetteki ona onun diliyle cevap veririz.

Sual – Peki, oğluma: (Oğlum Turan! Al şu sepeti ekmek getir.) desem, o da getirmese, yine: (Ben âcizim) deyip ona emir vermekten vaz mı geçmeliyim?

Emre – Âciz, benlik gittikten sonra zuhûr eder. Büyük mü küçüğe hizmet eder, küçük mü büyüğe? Çocukta büyüklük varsa, büyüklüğe yönü dönmüşse, (Oğlum, git çarşıdan ekmek al!) deyince, gider, alır. Mutasavvıfların ağzından çıkan sözler, emir olarak çok zor çıkar. Onlar hep emir dinlerler. Çocuk size isyan ediyorsa, vücudunuzun çocuğudur, aklınızın çocuğu değil. Şu dünyada kaç çocuk, babasının aklına uyabiliyor? Onun da ayrı bir irâdesi var; hâkim olamazsınız. Öfke “Celâl” sıfatıdır. Deliler mi çok kızarlar, akıllılar mı? İnsanların hepsi de delidir. Akl-ı cüz’ün yapacağı budur çünkü. Baksana delikanlı diyoruz. Boşuboşuna söylenmemiş: Kanı deli. Kan da akla hükmediyor; beyin, o deli kandan gıda alıyor. İşte hep bu delilikten kurtulmaya çalışıyoruz.

Sual – Öyleyse ben tam delikanlıyım, çünkü çok kızarım.

Emre – Emekler boşa mı gidiyor?

Sual – Boşa gitmez.

Emre – Ama o, emeğini doludan boşa boşaltır.

Sual – Elimde kudret yok.

Emre – Bilâkis hep senin elinde. O bize, kötü huylarımızı atmanın sadece yolunu, usulünü gösterir. O huyları biz kendimiz atalım ki bir daha almayalım. Kendisi bizim huyumuzu atarsa, biz o huyları tekrar alırız. Bir çocuğun elinden oyuncağını alıp atarsak, o, eski oyuncağını tekrar alır. O huyları mutlaka bizim atmamız lâzım. Hem, gönlümüzden atacağız; elden atmakla, sözle atmakla olmaz.

Sual – Bu, kadınlar için de mi böyle?

Emre – Elbette. Erkeklere Müslümanlık var da, kadınlara yok mu? Kadınlar da bizim gibi insandır. Hattâ öyle isteriz ki kadınlar erkeklerden daha bilgili, daha terbiyeli olsunlar. Çünkü çocuğu terbiye eden kadındır. Kadınlarımız serbest olmalı, muhâtaranın ne olduğunu anlamalı. Ben kızlarımı oğlandan daha fazla okuttum. Gerçi oğlan da isteseydi, onu da okuturdum. Elimden gelse, bütün Türk kızlarını Enstitülerde okuturdum, ama elimden gelmez.

Gelelim o söğüp sayma meselesine: Dedik ya, ahlâkımız gözümüzden bakıyor diye. Bize köpek diyenin, o söz, aklından, içinden çıkıyor. Ağız, göz, aklın birer vasıtasıdır. İnsan her şeye insan gözüyle bakmalıdır. İki kelimeyle (âciz ilmi) diyoruz amma, içinde neler var… Dinleyen, söyleyen gibi olmayınca sözler anlaşılmaz. İrâde âczi cehîldir. Cehîl ise (Hakîkat)i göstermeyen en kalın perdedir. Şu camın ötesini perdeden dolayı göremiyoruz. Biz bu acz olan cehli, yani ahlâklarımızı atacağız.

Her adam bunları soramaz; ne de aklına düşer bu meseleler. Geçenlerde berberde oturuyordum. Berber iyilik olsun diye bir müşterisinin önüne (Bostan)ı koydu. Adamcağız: (Bu kitabın ne değeri olabilir... Âşık Garip gibi bir şey...) dedi. (Bostan)ı anlasa, böyle söyler miydi? Meşgul olmamış bu işlerle.

Sual – Bostan çok güzel bir kitap.

Emre – Ama çok kapalı. Kalp kırmamak için mi gizlemiş, âşikâr edemediğinden mi? Bir kil parçasını konuşturuyor. Kil söz söyler mi? Yani terbiyeli bir insanın topraktan yaratılmış vücudunu kile teşbîh ediyor. Güzel koku da onun ahlâkı. Maksadı nasîhat. Sen de o adam gibi, ahlâkını temizle; daha doğrusu benimle konuş, senin ahlâkını temizleyeyim, demek istiyor.

Sual – Allah’a (Lâmekân) diyoruz; bu ne demektir?

Emre – Her mekân Allah’ın. Allah’ı seyreden insan, mekânı, yani kendini kaybetmeli ki Allah o adamda, (benlik mekânı) kalmayan adamda tecellî etsin. Allah’ın (Lâmekân) oluşunu böyle anlamalı.

Sual – Hâl nedir?

Emre – Ahlâk ve bilgidir. Mûsâ’nın ilmi; (Fir’avn)dan yani nefsin elinden yakayı zorla kurtarabilmekti. Tevrat’a bak: Kötülük yapmayın! diyor, o kadar. Kur’ân kadar hakîkati tarif edebiliyor mu? Hz. Musa, Hz. Muhammed gibi kendini unutabilmiş mi? Hz. Muhammed ise, doğdu (ümmetim!) dedi; öldü (ümmetim!) diyerek. (Bana kıy, onlara kıyma yâ Melek!) diyordu Azrâile. Mûsâ’nın aklı buralara kadar gelememişti. Bu tekâmül mevcuttu amma, Mûsâ’nın aklı o tekâmüle varamamıştı. Kim Hz. Muhammed gibi (Elhamdülillâhi Rabbil’âlemin) derse, yani âlemin iyiliğini isterse o, Hz. Muhammed’den ayrı değildir.

Sual – Tekâmülü niçin tedrîci yapmış?

Emre – Bizi  pişirmek için.

Sual – Mûsâ’da tecellî edemez miydi?

Emre – Kanunu böyle: İlânihaye tekâmül edecek. Bu elektrik 500 sene evvel olsaydı, insanlar bunun kıymetini bilebilir miydi? Her şey zevka ve rahatlığa doğru gidiyor. Tadı devrindedir. Küre dönmese, herşey mahvolur. Bu devir, kemâlâtın devridir.

Hıristiyanlar arasında Muhammed ümmeti yok mu? Müslümanlar arasında Mûsevî tabiatlılar yok mu? Havada “Dört unsur”un üçü, yani ateş, su, toprak vardır; fakat az miktarda. Su’da diğer unsurlar, ateş’te de hava, su ve toprak vardır. İşte buna benzer bu iş. Lâkin bütün bu unsurların hülâsası insan, onun da hülâsası dimağdır. Dimağ’dan bir damla kan alsak, onun da dimağı vardır. Onun da Tûr dağı var; onun da üstünde bir Mûsâ var. Şahmaran hikâyesinde “18000 âlemin her birinde bir Tûr dağı, her dağın üstünde de bir Mûsâ var” diyor; doğrudur.

Hz. Mûsâ peygamberdi; Hz. Muhammed de peygamberdi. İkisi de öldüler; fakat hâlleri bâki. Mûsâ ve Muhammed isimleri derece farkını anlatmak içindir. Nefer de askerdir, mareşal de. Nefer ve mareşal, her ikisi de fânîdir; iş, askerlikte, yani ilim ve (hâl)de.

Avrupa’dan ne kadar ilimler tecellî etti… Fakat tasavvufa yeni merak ediyorlar. Amma Hâl-i Muhammedî’yi kabul etmezlerse Allah’ı bilemezler. Maddî ilimler başka, bu ilim başka. Onlar Îsâ’ya murâbıttırlar. İyice murâbıt olanlar yani rahipler meydanda: evlenmiyorlar, onunla iftihar ediyorlar. İslâmiyet “aşk” dinidir. İslâm dinindeki tasavvuf hiçbir dinde yoktur. Amma onlar İslâm dinini ve namazı hak olarak kabul etmedikçe “mânevîyyet”e geçemezler.

Tecellî ve tekâmül işte böyle tedrîci oluyor. Bizi böyle yetiştirip de olduracak, anlayan insan: (Zât), anlamayan: sıfat.

Sual – İçinden çıkılmıyor vesselâm... Deli Mehmet’ten akıllısı yokmuş!

Emre – Biz öyle bir yere teslim olduk ki, Deli Mehmet gibi dellendirmez, yarım bırakmaz. Biz kendi aklımızı atabilsek, yerine kendi aklını verecek. O, bize “ruh!” demiyor, “taâl!” diyor. Biz onun çağırdığını duyduk, sözünü işittik ve nihayet biz Muhammed ümmetiyiz; yani “erini!” demedik.

Ne ararsak semâdan değil, topraktan ararız. Amma, arayan, istediğini bulunca, onu alır gider. Toprak söyler mi? Toprağın neye ihtiyacı var? Biz bir şey bilmeyiz, sırf “Bilen”i biliyoruz. Bunun içindir ki söz, o “Bilen”e aittir; Onun sözleri de nâzım ile çıkar; çünkü aşk mahsulüdür. Radyoda güzel bir ses “Devem yüksek, atamadım kilimi” diyor. Mânâsı bir hiç olduğu halde, bize dokunuyor bu ses; çünkü aşk’ın sesidir. Yunus Emre de şiirlerini “aşk” ile aşk kudretiyle söylemiştir. Yani Yunus’un şiirleri akıl ve kalem mahsulü değildir. O, şiirlerini, kendinden geçip söylemiş, arkadaşları da bunları yazmışlardır. Lâkin ilim adamları bunu bir türlü kabul edemiyorlar. Halbuki Yunus’un bulunduğu yere çıktıktan sonra ilmin ne kıymeti kalır... “Ağzından çıkanı kulağı işitmez.” diye bir söz vardır ya, Yunus’un şiirlerini veya “doğuş”ları söyleyen Kudret söze başlayınca, o sözlere âlet olan kimsenin kulağı, ağzından çıkan sözleri işitmez.

Dünya ilimlerini bilen âlimlerin bilgisi, toprağa, yani mezara kadardır. Bütün bilgiler orada yok olur. Yani toprak, verdiğini geri alır. İyisi mi, toprak olmalı. İşte yine acz ilmini tarife başladık.

Sual – Allah toprak olur mu?

Emre – Hâşâ! Mislini bulamadığımız, daha doğrusu gösteremediğimiz için böyle söylüyoruz. Bilumum devleti topraktan aramaz mıyız? Kalemi, altunu, kâğıdı nereden aldık? Yıldızları gören gözü, Allah’ı düşünen dimağı nereden aldık? Kelâmı söyleyen dili, dinleyen kulağı nereden aldık? Bu kokuları, renkleri, lezzetleri nereden aldık? Hep topraktan değil mi?

Teşbîhte hata olmaz. Allah’ı altuna benzetsek, biz de onun parçalarıyız demektir. Bizi ona karşı isyan ettiren, ondan ayıran şey, ahlâk madenlerimizdir. Bu ecnebi maddeleri çıkarmak için altunu potaya korlar. Ecnebi madde varsa, altun çatlamaya başlar. Altun yanıp kül olmaz. Altun, sade kömür ateşiyle saflaşmaz, zehrî ateş de atarlar içine; yani arsenik, klorat dö zenk de atarlar. İşte hepimizi bir potaya koydular, basıyorlar ateşi. Asabiyyet, fena huy maddelerimiz yanıp gidecek birbirimize yapışacağız. Yanacağız, başka çaresi yok. Ama bu, çok tatlı bir ateştir. Ateş, nasıl, başka maddelerin düşmanı, altunun dostu ise, bu ateş de bizim panzehirimizdir.

Allah’la olan hesabımızı bu dünyadayken görmeli. Burada “Kasap Sultan” adında “ehl-i hâl” bir adam vardı. Bu adam ölümcül hasta bir tarîkatçiyi ziyarete gitmiş. Tarîkatçı, oturduğu evi kendisi yapmış, fakat içinde uzun zaman oturamadan ölüm döşeğine düşmüş. Hasta, Kasap Sultan’a:

- Hoş geldin Dede!

diyor. Dede cevap veriyor:

- Hoş bulduk.

Bu cevapan sonra Kasap Sultan uzun bir müddet susuyor. Bir aralık
hastaya soruyor:

  • Bu evi sen yapdun?
  • Evet Dede.
  • Hmm... İlmini sen kapdun?
  • Evet Dede.
  • Daşlarını sen kesdün?
  • Evet.
  • Çal’dan kesdün?
  • Evet.
  • Kirecini de oradan götürdün?
  • Evet.
  • Oğlun da yardım etti?
  • Evet.
  • Kaç salmadur?
  • Bilmem Dede.
  • Damına nerden çıkılur?
  • Amâan bire Dede, bırak şu dünya evini; iş, âhiret evinde.
  • Ula sen âhiret evini yapmadun?
  • Yok yâhu, nerede…
  • Ula gurban, âhiret evini şimdiye kadar yapdun, yapdun; bundan sonra

neynen yapacaksun?

Demiş, bırakmış, gitmiş. Kasap Sultan Kuruköprü’ye varmadan, adamın canı çıkmış.




İÇİNDEKİLER


DOĞUŞLAR 1
DOĞUŞLAR 2
SOHBETLER
SOHBETLER'DEN SEÇKİLER
İÇ KAYNAK DERGİSİ
EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER
NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI
İSMAİL EMRE'NİN HAYATI


DUYURULAR

Kayıtlı veriler: 22.10.2019
-DOĞUŞLAR 1: 1210 adet
-DOĞUŞLAR 2: 1200 adet
-EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER: 131 adet
-İÇ KAYNAK DERGİSİ: 25 adet
-NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI: 24 adet
-SOHBETLER: 70 adet
-SOHBETLER'DEN SEÇKİLER: 127 adet
   
"İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri" eklenmeye başlandı. 04.09.2013
- "Doğuşlar 1" başlığıyla yayınlanmış 1110 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 01.03.2013
- "Doğuşlar 2" başlığıyla yayınlanmış 1200 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 31.05.2012
- "İç Kaynak Dergisi"nde yayınlanmış "Nasreddin Hoca Fıkralarının Tasavvufi Îzâhı" isimli bölümler web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- "İç Kaynak Dergisi"nin tüm sayıları (25 sayı) web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- İngilizce sayfaları hazırlık aşamasında. 08.10.2009
- ISMAILEMRE.NET 08.10.2009 tarihinde yeni tasarımı ile açıldı.. Ve zaman içinde külliyat web sitesine aktarılacak. 08.10.2009

 

İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
Halil Develioğlu



Soru, görüş ve önerileriniz  için lütfen Webmaster ile bağlantı kurunuz.
BOBAR.NET