ANA SAYFA  |   İLETİŞİM   |   İNDİR  |  ENGLISH 
 


İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri


İndir (.doc)

Geçen sayıdaki sohbetin devamıdır:

Allah’a götüren mürebbî, Rab’dır, bunlar da Peygamberler ve evliyâullahtır. Sizin çocuğun, Turan’ın ilim mürebbîsi olmasaydı çocuk, kalemin, defterin, yazının ne olduğunu bilebilir miydi? Bir talebe, mualliminin, mürebbîsinin ismini ne kadar anar, onu gönlünde ne kadar taşırsa, onun bildiğini o kadar bilir. Sevgi yoluyla olur bu iş. Bir öğretmen de talebesini evlâdından fazla sevmezse bilgisini talebesine veremez, öğretmenden geçen cereyan geçmez çünkü. Teller arasında fasıla kalırsa cereyan geçer mi? Bu da aynen böyledir. Kur’ân’ın dediği şey, sevgidir. Ben mürebbîmi sevmeseydim bu doğuşlar, bu bilgiler zuhûr eder miydi? Şimdi benim dilimden söyleyen O’dur, amma vücut olarak değil, (hâl) olarak. (Rab), onun ağzından söyleyen (Kudret)tir; vücudu değil. Vücuduna Rab desek, olabilir ki onunla herhangi bir eksiklik yapabilir. Hâlbuki Rab, her türlü noksandan münezzehtir. O muazzez insan, o (Kudret)e bitiştiği zaman o (Kudret)in sözünü söylerdi. Peki, ben O Kudret’e bitiştiği zamanı ne bileyim? Onun için, her zaman onu severek ona bitişmeğe çalışırdım.

Kumar ustasına Rab denir mi hiç? O (Celâl) sıfatlarındandır. Biz (Hâdî) sıfatının mürebbîsini, Rabbını seviyoruz. Bu işi aşk yapacak. Başka hiçbir şeyin gücü yetmez. Hem öyle bir aşk ki, Tâhir’in Zühre’ye olan aşkı gibi.

Tâhir, Zühre’ye âşıkmış. Zühre hükümdarın kızıymış. Tâhir de vezîrin oğlu. Tâhir, nereye gitse, ağzından Zühre’nin ismini düşürmezmiş. Tâhir’i sevmeyenler, padişaha: (Bu Tâhir senin ve kızının şerefefinizi, namusunuzu ayaklar altına alıyor) diyorlar. Tâhir’i sevenler de onu müdafaa etmek için: (Hayır padişahım, Tâhir bir Hak âşığıdır, Hak şairidir) diyorlar. Fakat karşı taraf: (Bunun kolayı var. Zühre’yi süsleyelim; Tâhir’i de onun yanına getirelim. Eğer, Tâhir, kızınızın adını anarsa onu i’dâm edelim!) diyorlar. Tâhir’i sevenlerden biri, bu haberi Tâhir’e ulaştırıyor: (Aman Tâhir, seni saraya, Zühre’nin yanına götürüp deneyecekler; sakın Zühre’yle alâkadar olma ve onun ismini anma!) diyor. Tâhir: (Yâ, demek beni Zühre’nin yanına götürecekler ha? Peki, bir şey söylemem) diyor. Tâhir’i saraya götürüyorlar, Tâhir Zühre’yi görür görmez damburasını eline alıp: (Zühre’min saçları sırma telinden…) diye söyleyip çalmaya başlıyor. Parça parça ediyorlar Tâhir’i.

İşte böyle bir aşk lâzım. Aşk büyüdükçe anlayış değişir. Bütün zevklerin sonu bu zevktir. Bu zevk ölmez, ebedîdir. Medeniyyet de buraya doğru geliyor. Bu bir deryâ dalgasıdır ki akıp duruyor. Kürre, bir mânevîyyet ağacıdır; şimdi meyvası yetişiyor. Yeni nesil bu hâli daha iyi anlayacak. Bizi geri koyan şey ham îmândır. Îmân, bilip gördükten sonra inanmaktır. İnsanı böyle bir îmân cezbeye düşürür. Cezbe, şu lâmbanın yanmasına benzer. Cezbe lâmbası yanınca her şey görülür. Bu kelâm ve ilim işi değildir. İlim nihayet zevk olmalıdır; İlim de o zevkte yok olmalıdır. Çünkü başağın hizmeti buğdayı yetiştirene kadardır. İlim tamamen kaybolur gider mi? Hayır, o an için, cezbe anında gider; sonra onu gene kullanırız. Her insanın içinde bir (Âlim) vardır ki o, zâhir ilmin ve mezâhir âlimlerinin bilmediklerini de bilir. O, faaliyete başladı mı, iş âşikâr olmaya başlar. Hz. Muhammed, bu kadar âyet ve hadîslerle işte bu hâli anlatmak istemiştir. Ve hitabı bütün dünyaya, bütün insanlaradır. Lâkin (Hakîkat)i rumuzlu sözlerle anlatmıştır; sebep de, anlamak için emek çeksinler ki kıymetini bilsinler diyedir. Meselâ: (Burak’a bindim; Cebrâil delil oldu; göğe çıktım; bir yere gelince, Cebrâil: “Ben buradan öteye gidemem, gidersem yanarım!” dedi, oradan öteye (Refref)le gitim.) diyor. Aklın anladığı (Burak), bir binek hayvanıdır. Hâlbuki Hz. Muhammed’in kastettiği Burak, insan vücududur. (Cebrâil) anlayış ve ilimdir. (Refref), aşktır. Refref’in hâkim olduğu âleme Cebrâil giremez. Şimdi buraya birisi girse de bize küfretse, şu hâlimiz kalır mı? Nereye gider bu hâl, bu akıl? Bir zevk tecellî edince de bu bilgi kaybolmuyor mu? İşte bu tecellî eden zevke ve aşka Refref denir. İki kanatlı kuş diyorlar Cebrâile. Münevverler buna tabiatıyla inanmıyorlar. Bu inkâr, bir kısmını fezâya, güneşe, bir kısmını da tabiata Allah demeğe sevk ediyor. Yani bizim din hususundaki bilgisizliğimizin, birçok insanlara zararı dokunuyor. Onları daha beter çıkmazlara saptırıyoruz. İnsanlar Ay’a, yıldızlara gidemezler amma, onları âletler vasıtasıyla çok yakınımıza kadar getirip iyice tetkik ederler. Amma, aradıkları orada yani Ay’da, Güneş’te değildir. Felekkiyyâtın merkezi ve cevheri bu küredir, bizim dünyamızdır. Onun da cevheri, Allah’ta fânî olmuş bir insandır. Yönümüz hep ona dönmüştür. Müslümanların Mekke’ye dönmeleri, Hz. Muhammed içindir.

Bu sırada bir doğuş okundu. Bu doğuşun bilhassa son kısımları bu sohbetle ilgiliydi.

II. Kitap: Doğuş 123

Ne kadar zorumuş, eylemek ihsan...
Nerden geldiğini, bilmez her insan;
Şefkat ağacının meyvalarını,
Toplar da yedirir, kuluna, Rahman.

Her dâim muhtaçtır, bilemez, âzâ,
Ne lezzet verilmiş, yiyen ağıza...
Zahmet çekiyorsa, tadını alır,
Hizmeti bedene: tad, değil cezâ.

Durmadan çalışır, vücûda, dişler,
Halkeyleyen Hakkın, emrini işler;
Sırrı İlâhîdir, idrâki çok zor,
Beden bir nakıştır, durmadan işler.

Nice görülmedik, sanatkârı var...
Kimi mâden yapar, kimisi duvar;
Altından, gümüşten, kandan, kireçten,
Nûru İlâhiden, içini sıvar.

Dışından görünür, küçücük, vücut;
Dünyada bulunan, her şeyler mevcut:
Çok ibâdethâne , nice meyhâne...
Kimi sarhoş olur, kimisi sücûd.

Kimi mühendistir, kimi yol yapar,
Kimi atar tutar, kimisi kapar;
Kimi tenvîr etmiş, her tarafını,
Gece, gündüz yoktur, ediyor par par.

Kimi düşünüyor, dâima hile,
Yürümez oluyor, bir doğru yola;
Kiminin arzûsu, dâimâ şefkat,
Öyle takdîr etmiş, Yaradan Mevlâ.

Melâike derler: şimdi de mikrop,
Mekân kurmuşlardır, var birçok grup...
Kimi hizmetçidir, kimisi usta,
Durmaz yol gösterir, beraberdir Rob. (1)

Bak nasıl terakkî eyledi dünya:
Çıkmak istiyorlar, Merih’e, Ay’a;
Toprakta bilgi yok; ettiren: insan;
Uyan ey sevdiğim: ne anlar kaya?

Ne kuvvet vermiştir, seyreden göze...
İlim hazînesi, söyleyen söze;
Kendinde olanı, taksîm eylemiş,
Lütfu inâyetle, vermiştir bize.

(Emre)! sen geriden, ileriye dön,
Mürebbî öndedir, dâim eder ün; (2)
Her ilim durmadan, terakkî eder,
Zamâneye göre, değişir her gün.

24.12.1952 Saat: 9.40
Zapteden: Fuzûle Emre

( 1 ) “Rab” kelimesi, Adana ağzında “Rob” olarak söylenir.
( 2 )Ün etmek: Çağırmak, seslenmek.

Emre – Ebedî ve ezelî istifade, aklımızı aslımıza teslim edip orada ebedî olarak yaşamaktır. Yoksa içimizdeki Kudret, ölüm hadisesiyle vücudumuzdan çıktıktan sonra nereye gittiyse, orada, o hâlde ebedîyyen haşroluruz.

Ledün ilminden başka bütün ilimler bu vücut içindir, öbür âlemi izah etmekten âcizdir. Mekteplerde mezâhir ilimlerini âtîmiz için öğreniyoruz, değil mi? Ya bu âtînin âtîsi yok mu? İşte, maksadı buralara yetişmektir. Ve o kadar süratli gidiyoruz ki… Doğduğumuz andan beri ölüp duruyoruz. Vücut, dakikada milyarlarca şekil değiştiriyor. Bir dirilikten ölüyor, diğer bir diriliğe doğuyor. İnanışlarımız, bilgilerimiz de böyle. Bu gaflet âleminin içinde bir uyanıklık elde edebilsek.

Sual – Gafleti nasıl atmalı?

Emre – Atmayacağız da kullanacağız, lâzım olduğu zaman. Dink beygirlerinin gözlerini keçeden bir gözlükle kapatırlar. Hayvan, değirmeni çevirmek için döndüğünün farkında olmaz, yürüyor zanneder. Araba beygirlerine de yan taraftan deriden bir gözlük korlar ki, arkadaki yükü görüp de ürkmesin diye.

Bizim gafletimiz de sevgilerimizden, ihtirâslarımızdan yapılmış bir gözlüktür. Asıl kemâlât, dünya işlerine çalışırken o gaflet gözlüğünü takmak, iş bitince çıkarıp aslımıza dönmektir. Gaflet, (Hakîkat)i göstermeyen bir varlıktır. Şimdi o gözlüğü attık. Ben sizi ne kadar güzel görüyorum bilseniz... Eğer gaflet olsa, göremezdim. Amma, (siz) deyişim de bir gaflettir. Çünkü (siz) diye bir şey yok. O kendi kendini görüyor. Ben bakıyorum: (Gören)den başka bir görünen yok.

Sual – Diyojen, İskender’e: (Toprakta babanın kemiklerini arıyorum, fakat bulamıyorum; çünkü onun kemikleri kölelerinin kemiklerine karışmış.,.) diyor.

Emre – Ona (Sen de bir köleden farksızsın...) demek istiyor. Diyojen bir gün talebelerine: (Beni ölünce kırlara atın!) diyor. Talebeleri: (Aman efendi, nasıl olur... Sonra sizi çakallar yer.) diyorlar. Diyojen: (Öyleyse yanıma bir değnek koyun ki çakallar gelince onları kaçırayım...) Talebeleri gülüşüyorlar: (Ölen bir kimse, değneği kullanıp çakallara karşı çıkabilir mi…) (Peki, çakalları bile kaçıramayacak bir ölü vücuda niye bu kadar kıymet veriyorsunuz?) diyor.

Sual – Ölünce nereye gideceğiz?

Emre – Aklımız ne ile meşgulse ona, oraya.

Sual – Bir ay evvelki konuşmamıza dönelim.

Emre – Bizim için evvel ve âhir yok.

Sual – Allah’ı nerede bulalım?

Emre – Eski aklımızla Allah’ı nerede arıyorduk?

Sual – Her eserin bir müessiri var, diyordum, fakat şekil veremiyordum.

Emre – Arayan; akıl değil mi? Hocalar: (Allah’ı kul gözü görmez; Hz. Muhammed de görmedi; kendini ancak kendi görür!) diyorlar. Akıl nasıl görsün Allah’ı? Biz yok olunca Allah kendi kendini bilir. En yakın söz bu: (Ölmeden evvel ölmek!). Hâlbuki ölüm diye bir şey yok. O ölümden maksat, Allah’ı arayan bir kimsenin, kendi aczini tam mânâsıyla idrâk etmesidir. Kapısı aczdir; oradan girilir. Acz ilmi tamamlandıktan sonra (Ledün İlmi), yani zevk başlar.

Sual – Âciz nedir? Meselâ birisi bize köpeklik sıfatını izâfe ederek küfretti; kendi kendimize: (Ben âcizim) diye felsefe tutturarak bu küfrü sineye çekip eyvallah! mı diyeceğiz?

Emre – Bir insan hangi ahlâka meyyalse, o hâldedir. Bize köpeklik izâfe eden insanın ağzından söyleyen tabiat köpek tabiatıdır. Ona kızmayıp acırız; insanlık bunu icap ettirir. Bir sokakta karşımıza bir köpek çıksa da bizi ısırmaya çalışsaydı, biz de onu ısırıp ona havlar mıydık? Nasreddîn Hoca bir kabristandan geçerken, karşısına bir köpek çıkmış, başlamış hırlamaya. Hoca durmuş, ona yol vererek (Geç yiğidim, geç!) demiş. Hoca’nın kabristan dediği yer bu dünyadır. Eskiden mezarların başucuna diktikleri taşlara fes, kalpak, kavuk gibi şekilleri vermezler miydi? İşte biz bu dünya denilen kabristanda bir mezar taşıyız. Hoca, canlı mezarlar arasından geçerken köpek tabiatlı bir adamla karşılaşmış. Adam Hoca’ya çatmış amma, Hoca ona uymamış (Peki aslanım, senin dediğin olsun!) demiş.




İÇİNDEKİLER


DOĞUŞLAR 1
DOĞUŞLAR 2
SOHBETLER
SOHBETLER'DEN SEÇKİLER
İÇ KAYNAK DERGİSİ
EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER
NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI
İSMAİL EMRE'NİN HAYATI


DUYURULAR

Kayıtlı veriler: 22.10.2019
-DOĞUŞLAR 1: 1210 adet
-DOĞUŞLAR 2: 1200 adet
-EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER: 131 adet
-İÇ KAYNAK DERGİSİ: 25 adet
-NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI: 24 adet
-SOHBETLER: 70 adet
-SOHBETLER'DEN SEÇKİLER: 127 adet
   
"İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri" eklenmeye başlandı. 04.09.2013
- "Doğuşlar 1" başlığıyla yayınlanmış 1110 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 01.03.2013
- "Doğuşlar 2" başlığıyla yayınlanmış 1200 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 31.05.2012
- "İç Kaynak Dergisi"nde yayınlanmış "Nasreddin Hoca Fıkralarının Tasavvufi Îzâhı" isimli bölümler web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- "İç Kaynak Dergisi"nin tüm sayıları (25 sayı) web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- İngilizce sayfaları hazırlık aşamasında. 08.10.2009
- ISMAILEMRE.NET 08.10.2009 tarihinde yeni tasarımı ile açıldı.. Ve zaman içinde külliyat web sitesine aktarılacak. 08.10.2009

 

İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
Halil Develioğlu



Soru, görüş ve önerileriniz  için lütfen Webmaster ile bağlantı kurunuz.
BOBAR.NET