ANA SAYFA  |   İLETİŞİM   |   İNDİR  |  ENGLISH 
 


İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri


İndir (.doc)

Geçen sayıdaki sohbetin devamıdır:

Emre – Velhasıl yol, muhabbetten geçiyor. Amma ne kadar emeği var… Hiçbiri de diğerine benzemez; birbirinin yerini alamaz. Soba sevgisi ayrı, maşa sevgisi ayrı; birbirine karışırsa velvele kopar. Fakat hepsinin fevkinde Allah sevgisi olması lâzım.

Sual – O sevgiyi eşyada mı görelim?

Emre – Hayır, eşyayı tamamen unut. Eşya biter, tükenir mi? Eşya, “esmâ” değil mi? Bizi “esmâ” kurtaramaz, “müsemma” kurtarır. Biz hep “esmâ”dan kurtulmaya çalışıyoruz ya... Fakat ancak “Müsemma”yı bulursak “esmâ” den kurtuluruz.

Sual – Zât’ın şeklini tasavvur etmek imkânı yoktur değil mi?

Emre – Nasıl yok… Umulmadık yerde olduğundan bulamıyoruz. Zorluğu, kolaylığından.

Sual – O kadar kolay demek?

Emre – Evet, umulmadık yerde de, ilmin gücü onun için yetmiyor. Zekâynan, bilgiynen yapılacak bir iş olmadığından, zor. Kolaylığından zor, zorluğundan kolay. Anlatan ne kadar zorluk çekiyor… Değil insanları, hayvanları bile ayıktırmaya çalışıyor ama, ne çare ki o da kendi kanunua tâbi. Türkiye Cumhuriyetinin hüküm kudreti hakîmlerdedir. Fakat hüküm veren hakîm, verdikten sonra, hükmünü geri alabilir mi? Allah da böyledir. Ağzından çıkan emre mahkûmdur; bu da büyüklüğündendir. Kendi hükmüne mahkûmdur, başkasının hükmüne değil.

Sual – Bir doğuşta:

Yârab! bu kulların bilmiyor, nâçâr...
Hangi anahtarın kilidi açar?
(Cemâl)in ziyâsı sarmış dünyayı,
Gaflet uykusundan geriye kaçar.

Kimsenin suçu yok, sensin sebebi,
Böyle bir ilmin var; yoktur mektebi;
Yazısı, satırı kalbte, diyorsun,
Her gözden gizlersin o mürekkebi.

Fitnelik eyleme onlara bildir!
Sırrı söyleyenin kalemi dildir;

Sonra (Emre) bozar bütün sırrını,
Hasret eylediğin, ayrı değildir.

diyorsunuz. Bir kızsanız da şu sırrı fâş etseniz… Ziyanı yok, kızın da bana kızın.

Emre – Ediyoruz amma, ne fayda… Fâş oluyor, gittikçe açılıyor. Sade burası değil, dünyanın her tarafı uyanıyor. Sizin bu meseleyi anlamak için çatır çatır yanmanız boşuna mı gidiyor zannediyorsunuz? Siz bütün dünyaya ışık veriyorsunuz. Bütün ziyalar hararetten çıkar. Şu lâmba bize ışık vermek için nasıl yanıyor. Kül olmayışı, içinde hava olmadığındandır. Hariçten hava “hevâ” girerse ışık veremez. Hava bulunmadığı için ışık veriyor. Mâmâfi onun da yanmasının sebebi yine de havadır. Bir şeyin içinden hava tamamıyla tahliye edilemez.

Mâneviyyât ampulü de bütün istirahatını fedâ ediyor; hiçbir menfaat düşünmeden, hatta çoluğunun çocuğunun menfaatini bile fedâ ederek boyuna yanıyor.

Sual – Bizde kafa yok…

Emre – Hamdolsun kafamız var. Herkesin kafası böyle çalışıyor mu?

Sual – Şükür, aczin ifadesi değil midir?

Emre – Hayır, acze şukretmek aczin ifadesidir. Hâle, ilme şükretmek aciz değildir. Mevlânâ’nın dediği gibi, eski îmân küfür oldu; buna şükredilmez mi? Şu bulunduğumuz hâl de bir küfürdür, burayı da terk edip daha ileriye gideceğiz.

Sual – Bir fabrikada patronu herkes biliyor, görüyor. Biz de istiyoruz ki mânevî patronu, yani Allah’ı bilip görelim. Acaba eski telâkkilerimizden geçemediğimiz için mi göremiyoruz?

Emre – Evet, geçemediğimizden.

Sual – Eski telâkkiler, uzviyetimizde taşıdığımız balgama benziyor, onları bir türlü atamıyoruz.

Emre – Balgam zararlı bir şeydir. Dışarı çıkar, havayla, ziya ile temasa gelirse daha zararlı olur; içindeki mikroplar, ışığı ve havayı görünce tekâmül eder, vahşileşir.

Kafamızda da var böyle şeyler. Onları dışarı attıkça, yerine yeni ilimler koyup onları hazmedeceğiz. Ondan sonra bakacağız ki ne âlemler varmış…

Bir meyvanın hamı ne kadar ekşi ise, olgunu da o kadar tatlıdır. Tatlılık ekşiliğin içinden çıkıyor, fakat mide o tatlıyı hazmedemezse, tatlılık ekşiliğe döner. Üzümün iptidası ekşidir ama, zararsız ekşidir. Lâkin son ekşilik, yani sirkelik zararlıdır; artık bir daha tatlı olmaz.

Sual – Demek Peygamberimizin günde yetmişbin hicap değiştirmesi bu muymuş?

Emre – Evet. “Hicap” perde demek değil mi? Aklımızın perdeleri.

Sual – Şems-i Tebrizî, Mevlânâ’yı ilk gördüğü zaman: (Ey Mevlânâ! Hz. Muhammed “Yârabbi, biz seni lâyıkıyla bilemedik” diyor; halbuki Bâyezid-i Bistâmî: “Cübbemin altında Allah’tan başka kimse yoktur!” diyor. Hz. Muhammed mi büyüktür, Bâyezîd-i Bistâmî mi?) diye soruyor. Siz buna ne dersiniz?

Emre – Bâyezid: “Cübbemin altında Allah’tan başka kimse yoktur!” dediği zaman Allah’ta fânîdir. “Cübbe” sözüyle kumaştan yapılmış cübbeyi değil, “vücut cübbesi”ni kastediyor. Hz. Muhammed: “Mâarefnâke…” dediği zaman Bâyezit’ten daha büyüktür; çünkü bizi kurtarmak üzere “Tenezzül” makamına gelmiştir; o sözü söylerken Allah’ta fânî değildir, ümmetinde fânidir. “Biz seni lâyıkıyla bilemedik Yârabbi!” derken Allah’tan ayrıdır. “Biz” ve “ben” Allah’ı bilemez. Bâyezit’te o sözü söylerken benlik yoktur.

Doğuşlarda neler var… Bazen:

Nice güneş, nice aylar gözağımda gizlidir…
Büyük, küçük her yıldızlar dimağımda gizlidir;
Bunlar daim mihverinde döner durur emrimle,
Hep kuvveti benden alır, parmağımda gizlidir.

der; bazen de:

Ben âcizim, hem toprağım, ilân ettin sen, Mevlâ!
Duramadım, bedenimi eyleyince istilâ;
Lâyık mıdır haber vermek (Emre) gibi bir kula?
Bu dilimi sen söylettin, neyleyim, ben ahmağım.

diye yalvarır. Dolaştığı yerin hâli zuhûr ediyor da ondan. Mızrap kendi irâdesine hâkim midir? Çalgıcı hangi tele vurursa, mızrap o telin sesini çıkarır. Tadı da böyle çıkar. Bir tele boyuna dan! dan! dan! diye vursak tadı olur mu? Tadı, kesretinde. Seslerin sür’atle değişmesi bize zevk veriyor. Allah da böyle; bizim kesret seslerinden zevk aldığımız gibi, o da kendi kesretinden zevk ve gıda alıyor; kâh size vuruyor, kâh bana. Söyleyenin diline vuruyor; o da dinleyenin kulağına; hadi ordan da beynimize; bir zevk ki…

Arab uşaklarından çok büyük kâmiller yetişmiştir. Meselâ bunlardan Şeyh Hasan büyük bir kâmilmiş. Bu zât: (Mâneviyyet kapısı, “Dost”u saklamak için kapanmıştır. O kapıyı çalmaya her insan tahammül edemez. Çünkü o kapı, kapıyı çalan adamın eli, tokmağı çalmaktan yorulup düşünce açılır. Kapının arkasındaki, tokmak seslerini, ancak elimiz yanımıza düştüğü zaman duyar!” diyor.

Ama şânından değil ki açmasın. Biz yorulana kadar vuralım da, bizi cop! aşağı! yapsın, şânına yakışmaz.

Sual – Çabuk yorulmamız lâzım.

Emre – Canımızın sıkıntısından çatlayıp ölmemiz lâzım.

13.2.1954 de zaptedilmiş sohbet notlarından:

Sual – İnsan orayı çok merak ediyor.

Emre – Nefis ölmeyince ora tarif edilemez. Ölüynen konuşmak için “ölmeden evvel ölünüz!” lâzım. Fakat biz yanlış anlıyoruz. Nefse ölüm yok. Peki nedir bu? “Aciz ilmi” bitmeyince o ölümün mahiyeti anlaşılmaz. İlmin en büyüğü, “aczi bilmek”tir.

Sual – Bunu öğrendik.

Emre – Öğrensek, nefis kalmaz. Şu kapının önünde bir çukur varsa ve akıl onu öğrenirse, oraya bir daha düşmez. Veyahut bir başka misal verelim: Para ile et alacağız farzedelim. Paranın varlığı kasap dükkânına kadardır. Eti aldıktan sonra paranın sözü kalmaz: İlim var, fakat ikmal edilmedi; yani akıl iknâ olmadı. İknâ olsa, kendini hemen oraya bırakacak. Ama kolay iş değil. Ben 18 yaşımdan beri çalışıyorum, daha bitiremedim.

Sual – Ya biz pek geç başladık?

Emre – Beraber bitireceğiz.

Sual – Ölüm geliyor fakat?

Emre – Bizdeki korkunun bir kısmı, biz, Allah’ın mahlûklarına bir zarar düşünmediğimiz zaman gider; bir kısmı, Allah’ın “Rezzâk-ı âlem” olduğunu anlayınca gider. (Mü’min ölmez, bir “dâr”dan bir “dâr”a göçer) diyor Peygamberimiz. Bu “dâr” ev mi, dünya mı? Bir evden bir eve göçecek olan şey, akıldır, akıl; vücut değil.

Korku, ahlâklar gidince biter. Bu odadaki kedi bizden korkar mı? Fakat yılan girebilir mi bu odaya? Ama yanda yönde bizi dinleyip duruyor. Vahşet tükendikçe cemiyete doğru. Vahşi hayvanlar cemiyetsiz yaşıyorlar. Demek ki korku, ihanetin ta kendisidir. İhanet bitsin, kanundan da, hemcinsinden de, Allah’tan da korkmazsın; çünkü cemiyetteki insanlar hep kardeşlerin olur. Kanuna muhalif bir hâlin kalmaz ki kanundan korkasın. Allah’tan da korkmazsın; çünkü mahlûkatına hiçbir zarar düşünmezsin. Rızkından da korkmazsın; çünkü Allah’ın Rezzâk-ı âlem olduğunu bilirsin. Bu bilgi bizi tenbelliğe sevk etmemeli; çalışırız, “Aç köpek fırını yıkar” derler. Aç kalan insan her şeye tenezzül eder. Onun için, çalışmalı. İslâm dini en mütekâmil dindir. Fakat hangi millet şarklılar kadar yalan söylüyor? Çünkü çalışıyorlar. Medeniyyet çoğaldıkça insanlar ıslah oluyorlar.

İlâhî zevk, işte bu korkular gittikten sonra tecellî eder. Onun arkası ölümsüz bir âlem.

Sual – Ölümsüz âlemde kalmayacak mıyız?

Emre – O âlemin kendine mahsus bir dili yok. O âlemin dili: “hâl”dir. Her lisanla karışık; fakat onu tarif etmeğe huruf kâfi gelmiyor. Bu hayat, tabiata bağlı. O hayat, tabiatın fevkindedir. Her lezzetin vuslatı hasretindedir. Tabiatta ise vuslattan sonra hasret kalmaz. O âlem, bu âlem gibi değildir. Maddî hayat zevkinin sonu cinnettir; tayyareden kendini atan milyonerin hâli gibi. O milyoner, şuurunu harcamış bitirmiş. İnsan şuurdan başka nedir ki... İnsanın kıymet ölçüsü şuurdur. Bir garson elli lira alır; onun hizmet ettiği adam 500 lira alır; ölçü şuurdur, bilgidir.

Sorduğunuz âlem, ömürsüz bir âlemdir, leziz, doyulmaz bir âlem. Yaşayacak olan biz değiliz ki bıkalım; O yaşıyor, O yaşayacak.

Sual – Biz zevk edecek değiliz ha?

Emre – Bu âlem serapla zevk, esasen. Zevkte fânî olacağız.

Sual – Bir türlü anlayamıyoruz…

Emre – Çok güzel söylüyorsunuz. Herkes söyleyemez bunu. Halbuki içinizdeki kudret anlıyor. Anlamasa böyle diyemez. Meselenin ehemmiyetini anlıyor içimizdeki.

Ne kadar zor bu iş… Bazen akıl, geri dönüp geldiği yerlere bakıyor da… İnsan öğrenecek de unutacak. Hz. Muhammed de yetmişbin hicap diyor ya… Karşısına “hicap” dikilince “hicap” tan bahsetmiş. (Küllü men aleyhâ fân) demiş. Bu iki söz birbirini tuttu mu? Bu sözler, onun yürüdüğü yolların ifadesidir.

Sual – Şu palayı verin de keselim.

Emre – Onları kesmeyeceksin, hazmedeceksin. Sırat köprüsü hazmetmeden geçilmez.

Sual – Kurban nedir?

Emre – İnsan hemcinsinin fakirlerini doyurur, onlara yardım ederse, iç ferahlığı duymaz mı? Maksat budur. Cennet: Zevktir. Bâzı insanlar iyilikten zevk alır.

Sual – Bazıları da fenalıktan.

Emre – O zevk almıyor, azap çekiyor. Onunki, zevk gibi görünen azap. O, Allah’ın Celâl sıfatına mazhar olmuş.

Sual – O halde bütün âlem Allah’ın sıfatlarından ibâret?

Emre – Ama zâtı değil. Sıfatlar neye benzer: Hz. Muhammed mağaradan çıkıp uyanınca, Vâhid olan Allah’a 1001 isim vermiştir. Halbuki bir insanın, bir adı, bir de soyadı var; ne lüzum vardı Allah’a binbir isim vermeğe? Hz. Muhammed, Allah’ın sıfatlarının, insanlarda, hayvanlarda tecellîlerini görüyor da onları söylüyor.

Şu lâmbanın ışığından istifâde ediyoruz; fakat zâtına bakamıyoruz; gözümüz kamaşıyor. Ancak sıfatına bakabiliyoruz. Zâtının rengi birdir; sıfatlarınınki muhtelif; yani şu halıdaki, odadaki renkler gibi.

“Kâfir”, örtülü olan şey demektir; yani şu kilimin altındaki karanlık küfür; açarsak îmân, yani ışık olur.

Zât aynen bu elektrik gibi çatır çatır yanıyor, bak. Vücudumuzun muhtaç olduğu gıdaları, ağız ne zahmetler çekerek yiyor. Kendine ne kalıyor? Fakat tadını hep ağız alıyor. Neden? Hizmet ettiğinden. Elimiz şekeri tutar, fakat lezzetini alamaz. Vücut tevhîdinin lezzetini ağız bilir. Fakat “Sana ben hizmet ediyorum!” diye vücudun başına kakar mı? Neden? Bu hizmetten zevk aldığından. Boyuna ister ki yiyeyim. Yiyen kendi mi? Yiyen, içen vücuttur. Vücut yükünü gıdasını alınca, ağız yemez; çünkü onlara hizmetçi. Fakat aldığı yediği gıda bitiyor mu? Şimdi yemezse, 5 saat sonra yiyecek.

Bütün peygamberler karşılık gözlemeden uğraşırlar. Ne kadar tatlı gelir bu onlara... Bu hizmet uğrunda Yahya, sinemalarda gördük, kafasını kestiriyor. Yahyalık, onun vücudu değil, ahlâkı idi. Yahya’nın ancak vücudunu öldürdüler; ahlâkı ise hepimizi muhît.

Îsâ’lık hâli de mevcuttu Yahya’da. Onun için Îsâ’nın geleceğini haber vermiştir. Bir binbaşı, birkaç sene sonra yarbaylık, albaylık geleceğini bilmez mi? Yahya da meselâ binbaşılıkta kalmış ama, kendisinden sonra yarbay bir Îsâ geleceğini haber vermiştir. Îsâ kendisinin ölümsüz bir âleme yetiştiğini, yani bütün kudretlerin Allah’tan olduğunu bilince Îsâ olmuştur.

Sual – Sorularımız sizi sıkıyor mu?

Emre – Bilâkis, zevk alıyorum. Sıksa, içinizde durur muyum?

Sual – Bu işin evveli yok, âhiri yok...

Emre – Öyleyse yok olup kurtulalım.

Sual – Allah bu mütemâdî yaratmadan usanmıyor mu? Kendi kendini mi yetiştirmek istiyor? Nereden bulur bu kadar çeşidi?

Emre – Allah için tedennî yok ki tekâmül olsun. Değişiklik oluyor mu zannediyoruz? Ne bozulan var, ne yapılan. Bizim aklı cüz’ümüz böyle görüyor. Ne ölen var ne dirilen…

Soru – Nedir bu gördüğümüz kesret öyleyse?

Emre – Gözümüz şaş da ondan.

Sual – İstikametimiz Allah’ın Zâtına doğru mu?

Emre – Evet.

Sual – Sıfatlarla uğraşmayacağız değil mi?

Emre – Ne işimiz var sıfatlarla... Ama bulunduğumuz yer, sıfatların içi. Oradan yürüyoruz kelâm ve ilim adımlarıyla, zâtına doğru. Anlamasaydık bu sıfatların içinde kaybolacaktık. Bunların içindeyken felâketimizi göremeyiz. Dolabın içinde dönen bir insan, döndüğünü göremez. Küre nasıl dönüyor, farkında mıyız? Gece ile gündüzden anlıyoruz ki dönüyor. Küre’den uzaklaşsak da baksak ne kadar sür’atle dönüyor.,.

Sual – Nasıl çıkacağız bunun içinden? Nasıl atmalı bu benliği?

Emre – Allah’a teslim etmeli, Vahid-ül-Kahhâr olan Allah’a. Ediyoruz yavaş yavaş. O da birdenbire teslim almaz zaten. Demin bir âyet okudu Celâl Efendi: “İkra’bismi Rabbike…”

Sual – Mânâsını anlayamıyoruz.

Emre – Araplar anlıyor mu ki? Lezzet, kelâmla, ilimle alınmaz, ancak yemekle alınır. “Hâl” ise hazmetmektir.

Nedir o âyetin mânâsı?

- Seni halk eden Rabbının ismiyle oku!

Emre – Rab, Allah mıdır? Şimdi Rabbı Allah’tan ayırdık amma, sonra
birleştireceğiz. Rabbı Allah zannederdik. Kur’ân’da en çok (Rab) ismi geçiyor. (Rab), Allah’ın mürebbîlik sıfatıdır.




İÇİNDEKİLER


DOĞUŞLAR 1
DOĞUŞLAR 2
SOHBETLER
SOHBETLER'DEN SEÇKİLER
İÇ KAYNAK DERGİSİ
EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER
NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI
İSMAİL EMRE'NİN HAYATI


DUYURULAR

Kayıtlı veriler: 22.10.2019
-DOĞUŞLAR 1: 1210 adet
-DOĞUŞLAR 2: 1200 adet
-EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER: 131 adet
-İÇ KAYNAK DERGİSİ: 25 adet
-NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI: 24 adet
-SOHBETLER: 70 adet
-SOHBETLER'DEN SEÇKİLER: 127 adet
   
"İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri" eklenmeye başlandı. 04.09.2013
- "Doğuşlar 1" başlığıyla yayınlanmış 1110 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 01.03.2013
- "Doğuşlar 2" başlığıyla yayınlanmış 1200 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 31.05.2012
- "İç Kaynak Dergisi"nde yayınlanmış "Nasreddin Hoca Fıkralarının Tasavvufi Îzâhı" isimli bölümler web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- "İç Kaynak Dergisi"nin tüm sayıları (25 sayı) web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- İngilizce sayfaları hazırlık aşamasında. 08.10.2009
- ISMAILEMRE.NET 08.10.2009 tarihinde yeni tasarımı ile açıldı.. Ve zaman içinde külliyat web sitesine aktarılacak. 08.10.2009

 

İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
Halil Develioğlu



Soru, görüş ve önerileriniz  için lütfen Webmaster ile bağlantı kurunuz.
BOBAR.NET