ANA SAYFA  |   İLETİŞİM   |   İNDİR  |  ENGLISH 
 


İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri


İndir (.doc)

Sual – Bazı bazı oluyor.

Emre – Beşer hâli. İçinden çıkacağız. Derdini saklayan, doktordan istifâde edemez. Allah “beni zikr edin!” diyor; zikretmek, ona derdimizi anlatmaktır.

Allah bizi çağırıp duruyor. Kur’ân’da (Beni zikredin!) diyor. “Zikir” boyuna “Allah! Allah!” demek değil, bizi çağırana, yani Allah’a derdimizi anlatmaktır. Bir hasta doktora derdini anlatmadan sadece “doktor! doktor!” diye hitap etse, doktor onu tedavi edebilir mi?

Sual – İnsan bazen şüphelere düşüyor.

Emre – Mâddiyyât âleminde doğduk, onun için. Fakat bu âleme, içimizde mânevîyyât cevheri gizli olarak doğduk. Bu maddî âlemde büyürken gördüklerimiz, duyduklarımız hep zan ve gümândan ibârettir. Öbür dünyadan bu âleme yeni doğan bir çocuk, bu âleme ait herhangi bir şey biliyor mu? Hattâ anasını bile tanıyor mu? Onun kendine mahsus bir lezzeti var. Tevhîd lezzeti. Bu maddî âlemden öğrendiği bir şeye mukabil o âlemden bir şey unutur. İşte bu öğrenmeye çalıştığımız ilim, bizi tekrar o çocukluk âlemine, o “Tevhîd lezzeti”ne götürecek; bizi yine çocuk yapacak. Fakat ilk çocukluğun kıymeti yok. O ilk çocukluk tohuma, kemâlât çocukluğu ise ağaca benzer. Bu iki çocukluğun ortasında kalırsak yani bulunduğumuz yeri beğenirsek fena.

(Bu zandan nasıl kurtulacağız?) diyoruz. Bunu, yönümüzü tekâmüle döndürdüğümüz için söyleyebiliyoruz. Şu ışık olmasa, ortalık zan gümân karanlığı içinde kalırdı. Işık yanınca zan gider. Karanlık bir oda, bildiğimiz bir oda bile olsa, içine emniyetle giremeyiz, korkarız. Zandan kurtulmak için kendi elimizle kitlediğimiz kendi odamıza ışık yakmadan giremeyiz.

Bu âlem, bilgi, anlama, çalışma âlemidir.

Sual – Hep burda mı öğreneceğiz?

Emre – Yâ.

Sual – Hani giderken bir şey götürmüyorduk?

Emre – Kendimizi bile bırakacağız; ne götürmesi…

Sual – İnsan kendisi için ölümü kabul etmeğe bir türlü râzı olmuyor.

Emre – Gideceğimiz yeri bilmediğimizden râzı olmuyoruz. Şu evden daha iyi bir apartmanımız olsa, burada durur muyuz? Ama akıl buna bir türlü inanamıyor. Akıl da haklı; ne yapsın... Çünkü bilip öğrendiklerini terk ettikten başka, kendini de terk edecek; kolay mı? Onun içindir ki hep ölümden kaçıp kurtulmanın çaresini arar.

Mikropları bile öldürmek istesen, kaçıyorlar, kendilerine göre bir müdafaa cephesi kuruyorlar. Zaman gelir ki Teramisin de tesir etmez olur onlara. Ondan daha kuvvetli bir ilâç bulunursa, ancak o öldürür; vardır da. Biz de bu aklımızı öldürecek bir mânevîyyât Teramisin’i bulmalıyız.

Sual – Allah niçin filâna az vermiş de filâna çok? Bu adaletsizlik değil mi?

Emre – Adaletin, lûtfun ne olduğunu bilmediğimizden Allah’a âdil diyemiyoruz. Biz dünyayı yüklenmeyi, zengin olmayı lûtuf zannediyoruz. Hâlbuki en büyük lûtuf ona yüzümüzü döndürmekdir. Zengin olanın akıl yükü, belki fakirden fazladır. Ama zenginlik, eğer altında kalmazsak, hiçbir zaman hakîkat yolculuğu için engel teşkil etmez. Fakirliğe aklen mahkûm olursak, yani fakirliği hoş görmezsek, o sıkıntı daha büyük bir engel olur bize. En büyük devlet kanâattir. Onun içindir ki Hz. Muhammed: (Kanâat, bitmez tükenmez bir hazînedir) demiştir.

Terakkiyi, çalışmayı inkâr etmiyoruz ha! Kanâatı tavsiye eden Hz. Muhammed, öbür taraftan (El kasibu habibullah – Yani çalışan kimse Allah’ın dostudur.) demiyor mu? Allah bana da paralı bir vazife verse, gurur getirmeden, bu işini ileri götürmeğe çalışırım. Yeter ki malın, paranın varlığı  bize  gurur, yokluğu azap vermesin; ikisini bir bilelim.

Sual – Gurur kendiliğinden doğuyor ama?

Emre – Elde değil. Gurur da yerine göre bir cevher. Yani onu öldürünce mânevî kazanç elde ediyoruz; demek ki gururun da faydası varmış. Bir gün, “Sivrisinek neye yarayacak… Zararlı bir hayvan” diyorlardı. Birçok insanlar onu öldürmek için maaş almıyorlar mı? Gurur da böyle işte. Gurur bir gaflettir. Gurur olmasa, mağrur olan insan, vazifesini yapamaz. Onun işini kolaylaştıran gururdur. Lâkin bu sözlerle gururun iyi bir şey olduğunu iddia ettiğimiz anlaşılmasın; bilâkis, gurur, bu yolun en büyük, en müthiş ve en fena yol kesicisidir. Onu öldürmezsek muvaffak olamayız. Gururu öldürmek de bıçakla olmaz; ilimle, ilimle. Cehli ilim öldürür; tamahkârlığı sehâvet öldürür. Işık gelince karanlık nereye gitti? Öldü işte. Bizde öldü filân huy; başkasında da öldü mü? Hayır. Her şey yerine ve ehline göredir, insanın azmine göredir.

Sual – Galip gelmek bizim elimizde mi?

Emre – Nasıl elinde değilmiş… Ben anamdan evvel babamdaydım. Babamı tahrîk etmesem, o beni anama nakleder miydi? Gelen de benim, giden de. Ben va’d etmesem, gidebilir miyim? Baksana, eceli gelene va’de-si yetti diyorlar. İçimizde bir va’d eden var ama biz bilmiyoruz. O, bir tılısıma bürünüp görünüyor, fakat onu tanımıyoruz. Rüzgârı görebilir miyiz? Onun kudretini ağaçların sallanmasından anlarız. Bazı şeyler hâlinden görülür.

Sual – Ben sormasam, hep susacak mıyız?

Emre – Söyleyen de, söylettiren de sizsiniz... Siz sormasanız, ben kendimden kendime zevk ederim. Siz denizi dalgalandırıyorsunuz. Denizin hâli dalgasından görülür.

Bu sorgular o kadar hoşuma gider ki... Bu hayattan bize kalacak olan, bu konuşup seviştiklerimizdir.

Sual – Dünya mâddiyyâtı çok ağır…

Sual – Altında kalırsak ağır, üstüne çıkarsak çok hafif, çoluğumuzla çocuğumuzla, dünya işleriyle uğraşmamız farzdır. Onların bakımı, terbiyesi için elimizden gelen her şeyi yapmamız lâzımdır. Çocuğumuz bizim kulumuz mudur? Onları biz mi yarattık? Rızıklarını biz mi veriyoruz? Bize onları sadece yetiştirme, himâye etme vazifesi verilmiştir. Biz onlara hizmet etmeğe memuruz. Bu hizmet ve yardım vazifemizi serin, soğukkanlı olarak, telâşsız, çarpınıp çırpınmadan yaparsak, daha iyi yaparız.

Gücümüz yeterse çocuklarımızı Avrupa’ya bile göndermeliyiz. Dünya ilimleri (Hakîkat) ilmine zarar etmez. İstiyoruz ki evlâtlarımız terakki etsin, millete, vatana hizmet etsin. Tek kanatlı bir kuş, uçabilir mi? Burası da lâzım, orası da.

Sual – Bir damlanın küllü: deryâ; bir avuç toprağın küllü de dünya; öyle değil mi? Peki, insanın küllü nedir?

Emre – Şöyle tarif edelim: Küll kelimesi, bir, “hep, bütün” mânâsına geliyor, bir de “ateş külü” mânâsına. Yanan ağacın külü hiç kaybolmaz, toprakta ebedîyyen kalır. Hâlbuki ağaç, kendi kendine kalsa, bir gün nasıl olsa çürüyecek değil mi? Lâkin kömür olunca ebedî yaşıyor, çünkü yandı. İşte (Nerden geldim, nereye gidiyorum? Bu mesele nedir?) diye düşünen ebedîdir, aslına doğru gidiyor demektir. Düşünmeyen, çürüdü gitti. En hakir gördüğümüz bir hayvanın dahi bizim gibi iki gözü, iki kulağı var. Her iki ayağa kalkarsa, bize daha çok benzer. Bizi ondan ayıran şey, bilgi saltanatıdır. Bu bilgiyi aslına kavuşturmazsak neye yaradı.

Sual – Bu bilgiyi herkes aslına kavuşturabilir mi?

Emre –
Bize ne? Bu âlemde herkes kendi derdiyle meşgûl. Herkes aslına kavuşursa, tadı mı kalır? Her tarafınız göz olsa, gözün ne kıymeti kalır? Ayağınız olmasa, başınız ayaklar altında kalır.

Sual – Onların rûhâniyyeti kalmayacak mı?

Emre – Ana rahmine milyonlarca arkadaşımızla düşmüştük; biz insan olduk onlar nereye gitti. Mesele buna benzer. Biz de (mânevîyyât rahmî) ne düşüp, orada canlanmazsak, iş fena.

Sual – Çalışmak bunun için değil mi?

Emre – Bu çalışma kazma, kürekle değil; tefekkür, sevmek ve sevilmekle.

Sual – Bazı insanlar sırf yıkmaktan zevk alıyor?

Emre – Onların ahlâkı bazı vahşi hayvanların ahlâkına benziyor. Yılanlar, fareler bizden kötü huyları yüzünden uzaktırlar. Biz de bu huylarımızdan dolayı Allah’tan uzağız. Sultan nasıl, koyunun hayatta kaldığını istemezse, kötü huylarımız da bizim mâneviyyetimizi öldürür.

Sual – Tilki tavuğu yiyorsa, biz de yiyoruz. Bizim ondan ne farkımız var?

Emre – Siz tavuğu yiyor, onu insan yapıyorsunuz. Tilki yerse, tavuk tilki oluyor. Tilkinin sonu ne? Nihayet yine bir tilki; veya bir başka vahşi hayvan da onu yerse, o hayvana karışır gider tilki. Hâlbuki siz yerseniz insan olacak. Bu âlemde insandan güzel ne var ki… Ama bu göz açıldıktan sonra görülür insanın ne kadar güzel olduğu.

Sual – Fakat ölünce hiçbir kıymeti kalmıyor.

Emre – İnsanlar ölmez.

Sual – Benim annem çok ağlardı.

Emre – Ah, ağlayanların gözlerinde bir damla yaş olaydım…

Gülmek kolay, ağlamak zor; amma, o (Kudret) için taklitsiz, riyâsız ağlamak, ağlayan âşıkları ağlatan (Kudret)i görsek… Yaramızı o iyi edebilir ancak. Yaraya koyduğumuz merhem, dışarıdan gelen mikropları öldürür, yarayı tedavi etmez. Tedavi içerdendir. Akıl mikrobunu da içimizdeki (Kudret) öldürebilir.

Bu sırada, sual soran zât, sigarasını yakmak için çakmağını çaktı, çaktı yanmadı. Bunun üzerine:

- Benim çakmakta benzin kalmamış, boyuna çakıyorum, yanmıyor.

Deyince, Bay Emre:

- Daha iyi, Deli Mehmet’in şıkır şıkır oynadığı gibi. Size Deli Mehmet’in hikâyesini anlatayım mı?

Amasya’da Deli Mehmet isminde birinin türbesi varmış. Türbenin yanındaki bir dişbudak ağacında da, ucu öbür taraftan çıkmış bir kama saplıymış. O türbeyi gezdiren kimse, Ali Bey’e anlatmış: Vaktiyle orada bir medrese varmış. O medresenin müderrisi, gündüzün talebelerini okuturmuş. Geceleri de bir hocaya “Hakîkat” ilmini öğretirmiş. Müderrisle hoca sabaha kadar pısır pısır konuşurlarmış. Medresenin Deli Mehmet adındaki kahvecisi de bunlara sabaha kadar kahve pişirirmiş. Bu hâl yedi sene böyle devam etmiş. Bir gün müderris, hocaya ne söylediyse, hoca cübbeyi çıkartıp bir tarafa atmış, hem şıkır şıkır oynar, hem de “Niçin şimdiye kadar söylemedin?” dermiş. Müderris de cübbeyi, sarığı bir tarafa atıp hem oynar, hem de “Yedi seneden beri sana hep aynı şeyi söylüyordum amma, sen anlamıyordun” dermiş.

Bunların ilâhi zevkini gören Deli Mehmet, zaten delimser olduğu için, kamayı çektiği gibi müderrisin üzerine yürümüş ve:

- Buna ne söylediysen çabuk bana da söyle, yoksa bu kamayla seni öldüreceğim!
demiş, müderris:

- Oğlum, demiş, bu hoca yedi sene sabahlara kadar hizmet etti. Deli Mehmet ısrar etmiş:

- Ben de yedi sene size sabahlara kadar kahve pişirdim bu hizmet değil mi?

- Oğlum, sen söyleyeceğim sırrı anlayamazsın. Bu hoca, varlığından ilmen geçti; sende ilim yok. Sen bu maddî hayatından vazgeçmelisin ki o sırrı anlayabilesin. Bu sırrı anlamak için ölmeye râzı mısın?

- Ölürsem sizin deminki zevkinize düşecek miyim?

- Düşeceksin.

- Öyleyse, ölüme râzıyım.

- Kaz öyleyse mezarını.

Deli Mehmet, mezarını kendi eliyle kazıyor. Müderris eğilip Deli Mehmet
in kulağına bir şeyler söyler söylemez deli Mehmet “Allah!” diye bir nâra atarak elindeki kamayı fırlatıyor. Kama o dişbudak ağacına saplanıyor; ucu, ağacın öbür tarafından çıkıyor.

Mehmet’i oraya gömüyorlar. Kamanın saplandığı ağaç da hâlâ dururmuş.

Hikâye burada bitince, sual soran zât tekrar sordu:

- Acaba müderris’in Deli Mehmet’in kulağına söylediği neydi?

Emre – Zamanı gelmeden yine öyle. Ona söyleyen Kudret, durmadan size ve bize söyleyip duruyor. Kulağımız delinip duruyor. Hangi topraktan ilk kazma vuruşunda su çıkmış? Fakat kuyu deşen adam usanıyor mu? Usanmaz. Su çıkana kadar sabır!


İÇİNDEKİLER


DOĞUŞLAR 1
DOĞUŞLAR 2
SOHBETLER
SOHBETLER'DEN SEÇKİLER
İÇ KAYNAK DERGİSİ
EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER
NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI
İSMAİL EMRE'NİN HAYATI


DUYURULAR

Kayıtlı veriler: 22.10.2019
-DOĞUŞLAR 1: 1210 adet
-DOĞUŞLAR 2: 1200 adet
-EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER: 131 adet
-İÇ KAYNAK DERGİSİ: 25 adet
-NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI: 24 adet
-SOHBETLER: 70 adet
-SOHBETLER'DEN SEÇKİLER: 127 adet
   
"İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri" eklenmeye başlandı. 04.09.2013
- "Doğuşlar 1" başlığıyla yayınlanmış 1110 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 01.03.2013
- "Doğuşlar 2" başlığıyla yayınlanmış 1200 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 31.05.2012
- "İç Kaynak Dergisi"nde yayınlanmış "Nasreddin Hoca Fıkralarının Tasavvufi Îzâhı" isimli bölümler web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- "İç Kaynak Dergisi"nin tüm sayıları (25 sayı) web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- İngilizce sayfaları hazırlık aşamasında. 08.10.2009
- ISMAILEMRE.NET 08.10.2009 tarihinde yeni tasarımı ile açıldı.. Ve zaman içinde külliyat web sitesine aktarılacak. 08.10.2009

 

İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
Halil Develioğlu



Soru, görüş ve önerileriniz  için lütfen Webmaster ile bağlantı kurunuz.
BOBAR.NET