ANA SAYFA  |   İLETİŞİM   |   İNDİR  |  ENGLISH 
 


İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri


İndir (.doc)

9.5.1954 te zaptedilmiş notlardan:

Sual – Mucize, kerâmet, fakîrizm, ispiritizm hususlarında neler düşünüyorsunuz? Var mıdır bu gibi şeyler?

Emre – Vardır. İlâhî ilim rüsuh bulup “hâl”e inkılâb ederken kerâmet gibi hâller tecellî eder. Bunları yapan şey îmândır. Îmân aklın fevkinde bir şeydir. Îmân olmazsa akıl bir şey yapamaz. Sanat îmânı olmayan bir insan sanâtkâr, olamaz. Mucize, kerâmet gösterenler de bir kudrete îmân ederek ve ona sığınarak yapıyorlar bu işi. Mucizeyi yapan kendileri değil, o (Kudret)tir. Onlar sadece aradan çıkıp irâdelerini o (Kudret)e teslim ediyorlar.

Peygamberler, velîler, zamanında mucizeler göstermişler, fakat sonra bunu terk etmişlerdir. Kerâmet göstermeyi “hayz-ı ricâl” olarak telâkki ediyorlar. Hz. Muhammed, son zamanlarda, mucize isteyenlere Kur’ân’ı gösterirdi.

Allah bizden mucize istemiyor, “kalb-i selîm” istiyor. Biz de ondan “rızâ” istiyoruz, kerâmet değil.

Kerâmeti gösterenlerin akılları ona saplanır; onlar da kerâmet göstermeye çalışırlar; hâlbuki bizim gayemiz bu değildir. Kerâmet de bir noksanlıktır. Hz. Muhammed, vücuduna şiş sapladı mı?

Kerâmet insanı kurtarmaz. Beşeriyyete de faydası yoktur kerâmetin. Hind fakirlerinin memleketleri sefalet içinde; ellerinde bir kudret varsa memleketlerini kurtarsınlar. Bunlar mânevîyyat hırsızlarıdır.

Ruh çağıranların emekleri ve emelleri de boş yere harcanıyor. Onlar çağırdıkları ruhu dışarıdan, hariçten geliyor zannediyorlar; hâlbuki çağırdıkları da kendilerinde mevcuttur, her şey de. Çünkü insan mecmû-u kâinattır. Hz. Ali “Bu büyük âlem, yani kâinat ve içindekiler hep bir insanda dürülü bükülü hâlde mevcuttur!” diyor.

Ruh, başka bir yerden gelip konuşmuyor, kendilerinde esasen mevcut. O ruh, yalnız onlarda değil, sizde de mevcut; fakat onların bundan haberleri yok. Bir insanda her lisân mevcuttur. Herhangi bir lisânı öğrenirken, içimizde mevcut olan o lisânın üstündeki kapağı veya örtüyü kaldırıyoruz demektir.

Ruh çağırmanın tekâmülü buraya kadardır. Bazı ilâhî sırlar vardır ki onlara akıl ermez. Onları anlamak isteyenler parçalanır, mahvolurlar.

Vaktiyle bir mâneviyyât adamı varmış. Bunun talebelerinden biri diyor ki: “Sizden bana köpeklerin dilinden anlama kabiliyyetini vermenizi istiyorum.” Adamcağız: “Gel bunu isteme, sana zararı olur.” diyor; fakat o, bu ricasında ısrar ediyor. Nihayet hocası “peki” diyor ve talebesine bu kabiliyyeti veriyor. Talebe köpek dilinden anlamaya başlayınca, aklını fikrini hep bu işe veriyor. Artık bütün gün kulağı köpek sesinde. Ne mâneviyyât zevki kalıyor, ne bir şey. Hep köpeklerle meşgul. İnsan, mânen, meşgul olduğu şeye doğru yürür. Bu adam da öyle olmuş.

Bir gün bir köpek, adamın kendi köpeğini çağırıyor; o da cevap veriyor: “Ne var?” “Yarın senin ağanın atı ölecek; hepimize ziyafet var”. Adam: “Hele ki köpeklerin dilini öğrenmişiz; yoksa bizim at ölüp gidecekti” diyor ve hemen atı satıyor. Ertesi gün evin köpeği ötekine: “Hani sen at ölecek demiştin? Efendi atı sattı!” diyor. “Ne yapalım,  öyle oldu. Yarın mandası ölecek; ondan istifâde ederiz”.

Adam mandayı da satıyor. Üçüncü gün evin köpeği sitem ediyor: “Sen iki gündür beni kandırıyorsun.”  “Senin ağa dilimizi öğrendiği için bizi aç bıraktı. Ama artık aç bırakamaz; çünkü yarın kendisi ölecek. O ölünce bol bol ölü yemeği yapacaklar; artanları bize verecekler.”

Adamı bir telâş alıyor… Öyle ya, kendini de satamaz ya…

Hemen Hocasına koşuyor “Aman! diyor ne yapacağız?” “Ne yapacağız kalmadı. Biz sana önceden söyledik ama sen dinlemedin, köpek dilinden anlamayı ısrarla istedin. Bundan kurtuluş çaresi yoktur!”

Her şeyi bilmek bize zarardır. Bunlar olur amma, bizi aldatır. Ruh çağırandan çıkan hâl de kendine zarardır. Bu hâl tekâmül etse, esrâr-ı ilâhîyye bozulmaz mı? Filân milletle filân millet harbetsin mi, etmesin mi? Nerede maden var, nerede yok? Bunlar bilinse insanlar çalışmazlar, uyuşur kalırlar.

Başkasının aklından geçen şeyin bana ne lüzumu var? Bana benim kafamdaki şey lâzım.

Tasavvuf yolcuları bambaşkadır. Onlarda hokkabazların, ruh çağıranların veya fala bakanların bilemeyecekleri öyle bir kudret vardır ki, bir bakışta insanı eritirler.

Sual – Muhyiddîn-i Arabî Adıyaman’da iken, kendisi hakkında kötü söz söyleyenlerden yirmi kişiyi küçük bir işaretle öldürmüş, diyorlar.

Emre – Muhyiddîn-i Arabî’nin o devrede bir cânîden ne farkı varmış? O kudrete sahip olma devresine gelip de onu terketmeyen, orayı geçmeyen kimse, mânevîyyete hücum eden insanlardan daha geridir. O devrede Muhyiddîn’in eline bir kılıç vermişler ki nefsinin boynuna çalsın diye; hâlbuki o, o kılıçla nefsini öldürecek yerde başkalarını öldürüyor. Peygamberler adam öldürdüler mi? Bilâkis kendi canlarını fedâ ediyorlar da başkalarının tüylerine bile dokundurtmuyorlar. Muhyiddîn-i Arabî bu işi o devredeyken yapmış. Peki, sonra kendisini öldürüyorlar da niçin sesini çıkarmıyor? Biz Muhammed ümmetiyiz. Hz. Muhammed kimsenin incindiğini istemezdi, biz de öyleyiz; kötülüğümüzü isteyenlerin iyiliklerini daha çok isteriz.

Ruh çağıranlar, manyetizmacılar “mânevîyyet”e doğru yürüyebilirler amma, hokkabazlar yürüyemezler.

Bir “kâmil”in terbiye yağmuru altına düşen insanların içindeki her türlü ahlâk inkişâf eder. Yağmur kozaya gıda verir de ayrık otuna vermez mi? Bu hokkabazlar ayrık otunun büyümesine benziyor.

Manyetizmacılar ve ruhçular ne kadar çalışsalar, “mukadderât”a hakîm olamazlar. Bu işle uğraşanlar zekâlarının parlaklığını kaybederler, donuklaşırlar. İnsan zekâsının, insan mânevîyyetinin böyle bir şeye harcanması yazık değil midir?

Her istediğimiz olursa, mahvoluruz. “Akl-ı cüz”, “Akl-ı küll”ün büyümez çocuğudur. Biz onu götürüp “Akl-ı küll”e teslim etmediğimiz müddetçe öyle kalır, büyümez. Çocuk olduğu için (Küllü yevmin hüve fi şe’n) dir; yani her gün yeni bir oyuncak ister; bu gün beğendiğini yarın kırıp atar.

Hiç parası yokken “Ah elli liram olsa..” der. Elli lirayı kazandıktan sonra ona kanaat etmez, elli lirayı kazandığı aklı o (elli) lira ile beraber sarar, bir tarafa kor, daha fazlasını ister. Hep daha fazlayı kapmaya meraklıdır. “Akl-ı cüz” damladır, “Akl-ı küll” deryâ. Damla deryâya atılsa da oyuncaklıktan kurtulsa, o vakit kazancı ebedî olur.

“Akl-ı cüz” bizi türlü felâketlere sürükler. Bazı dalgın adamlar otomobil altında kalıp can veriyorlar. Onları öldüren şey, akıllarında gezdirdikleri arzulardır. Akıl onun peşinde koşarken otomobili görmüyor. Onu öldüren otomobil değil, aklında gezdirdiği şeydir. İşte herkesin Azrâili, sevdiği şeylerdir; bir gün onun altında kalacaktır. Bu meselenin ehemmiyyetini, ciddiyyetini anlayan insan uykuyu bile kaybeder. Zaten “Sevgi” tecellî etse, içimiz yansa, uykuda bile onu sayıklarız.

Kerâmet, yapılır da terk edilirse kerâmet; terk edilmezse, kerâhettir. Kerâmetin kime faydası var? Kimin kudretini kime gösteriyor? Kerâmet gösterenler, bu yolun büyüklüğünü idrâk etmemiş demektir. Kerâmet çocuk oyuncağıdır; insan büyüdükten sonra oyuncakla oynar mı? Allah’ta fânî olmak isteyen insana bunların ne lüzumu var… Değil bunlar, insanın kendisi de yok olacak.

Sual – Allah’ta nasıl fânî olalım?

Emre – Fânî olacak olan şey, vücut değil. Bu vücut, zaman gelecek ki, “yok olmasın” desen, yine yok olacak. Bu vücudun içindeyken biz fânî olalım.

Bak şu çocuğa, ilim öğreneceğim, tahsil edeceğim diye yemek bile yemiyormuş. Onun yememesi bir aşk eseri değil mi? İşte biz de İlâhî aşk’a düşeceğiz.

Sual – “Vahdet”i anlamıyoruz?

Emre –  Zamanı gelmediğinden. Geç meyva veren ağaç çok yaşar. Hiç ölmeyen ağaçlar da vardır.

Sual – Şu dünya gailesinden bir türlü kurtulamıyoruz.

Emre – İçinde bulunuyoruz; elbette onu da idare edeceğiz; Fakat mağlup olmayacağız. Şimdi şu evin içindeyiz. Bu evden başka bir yeri görebiliyor muyuz? İçinden çıkınca onu bir daha göremeyiz. Şimdilik dünyadayız; onun gailesiyle uğraşmaya mecburuz. Aklen içinden çıkarsak, bir daha semtine uğramayız. Kanâatlarımızın değişmesi de böyledir. Bulunduğumuz inanış evinden başka bir inanış evine göçeceğiz. Hadîs’te “Mü’minler ölmez, bir evden bir eve göçerler” denilmesi, bunu anlatmak içindir. Bir devir gelir ki ne ev kalır, ne sen, ne de ben. Söyleyenin de, dinleyenin de kendisi olduğu anlaşılır; ama bu hâl aklî değil, hâlîdir.

Dünya meşgalelerinden kurtulamıyoruz, diyorsunuz amma, ilmin terakkîsi de bu âleme doğru yürüyor. Nesilden nesile böyle bir terakkî var. Yirminci asrın insanları görmedikleri şeye inanmıyorlar. Bu asırda çok Kudretullahlar tecellî edecek. İrfâniyyet değişecek. Her din, bizim dinimizin içindedir; onlar da bizim dinimizdir. Din bir yolsa, mutlaka yürünecektir; yürüyen de menziline ulaşacaktır.

Evvelden din Hindistan cevizi gibi bir şey zannedilir; elde, onu kırıp lezzetini meydana çıkaracak bir âlet de yoktu; etrafında dolaşır dururlardı. Şimdiki nesil Hakîkati anlamak istiyor, eskiler küfür korkusundan anlayamazlardı.

Eskiden döve döve okuturlardı; şimdi ise seve seve okutuyorlar. Çocukları dövmek iyi değildir. Yaramaz zannettiğimiz çocuk çok “yarar”. Çocuk radyoyu çekiyorsa, çekmeyi öğreniyor ve radyonun esrârını anlamaya çalışıyor demektir. Bu hareketinden dolayı bir çocuk dövülür mü? Onu döveceğine, eğer biliyorsan, radyonun esrârını şefkatle, seve seve anlat ona.

Sual – Bütün mesele hesabı burada görmekte değil mi?

Emre – Evet, öbür âlemde nereye gideceğini bilmeyen bir insan nasıl hesap verecek? Siz “Ne yapacağımızı bilmiyoruz” diyorsunuz. Bunu söylemek kolay değildir; çünkü nefis bırakmaz. Gerçi dünyanın en büyük âlimi de o (Kudret) karşısında şaşırır amma, ayrılınca benlik ve gurur yine “biliyorum!” dedirtir. Biz “biliyorum!” diyenlerden olalım.

Sual – Eski itiyâdlarımızı nasıl bırakalım?

Emre – Biz onları bırakamayız da, onlar bizi beğenmezlerse bırakır giderler. Bir misafir, ev sahibinden hürmet ve riayet görmezse, o eve bir daha gelir mi? Biz de itiyâdlarımıza yüz vermezsek, başlarını alır giderler.

Bir çok çocukluk itiyâdlarımız vardı; onları terk ederken haberimiz oldu mu? Biz de mânen büyüdükçe, itiyâdlarımız geride kalır.

Maddî terakkiyyat gibi mânevî terakkiler de itiyâdları terk ettikten sonra başlar. İtiyâdlar, yani yaramaz hâller terakkinin gömleğidir; terakki onu soyunarak içinden çıkar. İki yaşımızdaki elbiseyi giyebiliyor muyuz? Akıl gömleklerimizi de böylece soyunup gideriz; soyunabilirsek.

İtiyâd’ı terk edemeyenler büyüyemiyor: Çinlilerin ayakları, itiyâd ayakkabısı içinde hapsolduğu için küçük kalmıştır.

Her günkü gıdamız buğday, topraktan çıkıp ağzımıza gelinceye kadar ne kadar kabuklardan soyunup ne devrelerden geçiyor. Biz de soyunmazsak Allah bizi yemez. Biz ona tâbi olur, soyulmaya rızâ gösterirsek soyar. Meyva kendi kendini mi soyuyor? Amma iş, tâbi olmada itirazsız, zansız, gümânsız bir îmânla tâbi olmada. Zan, gümân dedikleri şey, îmânın düşmanıdır.    




İÇİNDEKİLER


DOĞUŞLAR 1
DOĞUŞLAR 2
SOHBETLER
SOHBETLER'DEN SEÇKİLER
İÇ KAYNAK DERGİSİ
EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER
NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI
İSMAİL EMRE'NİN HAYATI


DUYURULAR

Kayıtlı veriler: 22.10.2019
-DOĞUŞLAR 1: 1210 adet
-DOĞUŞLAR 2: 1200 adet
-EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER: 131 adet
-İÇ KAYNAK DERGİSİ: 25 adet
-NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI: 24 adet
-SOHBETLER: 70 adet
-SOHBETLER'DEN SEÇKİLER: 127 adet
   
"İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri" eklenmeye başlandı. 04.09.2013
- "Doğuşlar 1" başlığıyla yayınlanmış 1110 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 01.03.2013
- "Doğuşlar 2" başlığıyla yayınlanmış 1200 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 31.05.2012
- "İç Kaynak Dergisi"nde yayınlanmış "Nasreddin Hoca Fıkralarının Tasavvufi Îzâhı" isimli bölümler web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- "İç Kaynak Dergisi"nin tüm sayıları (25 sayı) web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- İngilizce sayfaları hazırlık aşamasında. 08.10.2009
- ISMAILEMRE.NET 08.10.2009 tarihinde yeni tasarımı ile açıldı.. Ve zaman içinde külliyat web sitesine aktarılacak. 08.10.2009

 

İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
Halil Develioğlu



Soru, görüş ve önerileriniz  için lütfen Webmaster ile bağlantı kurunuz.
BOBAR.NET