ANA SAYFA  |   İLETİŞİM   |   İNDİR  |  ENGLISH 
 


İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri


İndir (.doc)

Bu sayımızda okuyucularımıza 15-9-952 de yapılmış bir doğuş şerhini veriyoruz. Bay Emre tarafından şerh edilen o doğuş şudur; Kitap I; Doğuş: 174

Âşık isen, aklında kir gezdirme,
Gezdirip de aşkı senden bezdirme,
Ârif isen, kimselere sezdirme;
Sezdirirsen sana lâzımdır dayak.

Hak ilmini cahile haber verme,
Kâmil isen kimseyi ayrı görme,
Dosta kavuş; bilmeyene gösterme;
Hak gözünü al da sen yüzüne bak.(1)

Âşık isen, kimseleri sen yerme,
Parmağından yüzüğünü yitirme, (2)
Suyun azsa içirip de bitirme,
İlmin gider, sonra olursun ahmak.

Serçe kuşu Anka yemini yer mi?
Hakkı bilen, can vermezlere der mi?
Ben söylemem, cahil yüzse derimi…
Öldüm, bildim; ilmime değil ortak.

Feda ettim gündüzümü, gecemi,
Haraboldu beden denilen gemi…
Bilmek için çok eyledim sitemi,
Çok zamanlar mekânım oldu yatak.

Feda ettim o Dost için tenimi,
Al kanlara boyadım kefenimi,
Yere serdim gönlümü, bedenimi,
Nice zaman tepeledi çok ayak.

Dostum için çok istedim veremi,
Böyle olan, Haktan alır keremi;
Rahat ile yüzünü göstere mi…
Bileceksen bu canı elden bırak.

                    
Bilmezlere bu sözler gayet muğlak;
Tutmak için, aşk, böyle, kurar tuzak,
(Emre)! seyret, denizler niçin alçak…
Durma yürü su ol da denize ak.

(1) Onun yüzüne
(2) Yitirmek: kaybetmek

26. 02. 1943

 

Birinci dörtlük:

Âşık isen, aklında kir gezdirme,
Gezdirip de aşkı senden bezdirme,
Ârif isen, kimselere sezdirme,
Sezdirirsen sana lâzımdır dayak.

Şerhi: Aşk, güneşe benzer; kendinde kir bulunmaz. Önüne ufak bir hâil gelse onu göremeyiz. O vakit o “Mânevî Güneş” bizden ikrâh eder, yavaş yavaş aşkını geri alır. O bizden ikrâh ederken, biz de ondan ikrâh ederiz.

Ârif nedir? Bilen. Biz neyi ârif olacağız? Neyi bileceğiz? Bizi muhît olan (Kudret)i bileceğiz. “Onu bildiysen, kimselere sezdirme, kimselere anlatma) diyor; hâlbuki o (Kudret), kendisini, herkesin bilmesini istiyor. İstiyor amma, O’nu bilmek isteyen insan, kendisini unutsun da öyle bilsin, istiyor. Çünkü bilmek isteyenin “kendi”si, yani nefsi “kir”dir. Aklında bu kiri gezdiren âşık olamaz, Allah’ı bilemez. İnsan nefs’i unutmazsa, bilgisi çeşitli ve renklidir. Allah ise renk istemez.

Dördüncü mısrada ne diyor: (Sezdirirsen, sana lâzımdır dayak).
Evvelâ dil dayağı: Başlıyor halk taşlamaya. Onların bu hareketi de Allah’tandır. “İrfâniyyet” denilen tasavvuf bilgisini bilemedikleri için sözlerimizi anlayamıyorlar, hazmedemiyorlar. Kulaktan giren kelâm beyinde hazmolmayınca tahammür ediyor, tıpkı midedeki gibi. Tahammür eden bu söz, içerde şiştikçe şişiyor; nihayet ağızdan kusuluyor. Amma kabahat, istiğfar edende değil; çünkü onun kustuğu söz bizim sözümüzdür. İşte böylece attığımız söz taşı tekrar bize gelmiş oluyor.

İnsan ne vakit tamamen âşık olursa, bu sözleri o zaman hazmedebilir. O halde onlara kızmamız değil, acımamız lâzım.

İkinci dörtlük:

Hak ilmini câhile haber verme,
Kâmil isen, kimseyi ayrı görme,
(Dost)a kavuş; bilmeyene gösterme,
Hak gözünü al da sen yüzüne bak.

Şerhi: Hak ilminin de cehaleti ve câhili vardır. Bu ilim okuyup yazmaynan, yaş yaşamaynan öğrenilmez. Bu ilme hizmet edenin ilmini zâhir âlimler göremez. Allah bizi yaratırken bir hâl vermiştir bize; kendisi bizden gizlenmek için bu hâlin arkasına saklanır. Bu hâl de, herkesin kendi varlığı, kendi güzelliğiyle iftihar etmesidir. Milyarlarca insandaki güzellikleri ve bu güzellikleri yaratını görmeyiz de kendi kaşımız ve kirpiğimizle iftihar ederiz. Kur’ân’daki bütün mânevî esrârı bilmeyip, sırf bir “Kulhuvallahi” veya bir duâ ezberlemeyi ilim zannetmek de böyledir. Zâhiri ilim, bu ilmi gösteremez. Bu ilmi öğrenmeye çalışanların gecesi, gündüzü yoktur: yerken, içerken, yatarken, uyurken hep öğrenirler. Uyuyan bir kimsenin uyurken öğrendiği ilmi başkasının anlamasına imkân var mı? Bu ilmi başkalarına söyledin mi, kendi ilimlerinin hükmü, kıymeti kalmayacak diye başlıyorlar taşlamaya; hâlbuki, mesele onların zannettiği gibi değildir.

(Kâmil isen, kimseyi ayrı görme):

Şimdi geldik kemâlâta: Bu ilmin tekâmülü insanı öyle bir yere götürür ki o kimse muhîtleşir, kimseyi ayrı görmez, göremez. Hıristiyan- Müslüman, kadın-erkek, hepsini bir görür. Allah nasıl yarattıklarını ayrı görmüyorsa, o da kimsenin kötülüğünü görmez. Kendisinde korku, azap, hüzün diye bir şey kalmaz; dâimî bir zevk içindedir.

(Dosta kavuş; bilmeyene gösterme):

Dostu bul, ona kavuş; fakat bunu hazmedemeyecek olanlara gösterme. Gösterirsen, onlara zarar olur. Bak meselâ, güneşin bize bu kadar faydası varken, anadan yeni doğmuş bir çocuğa ne kadar zararı olur… Çocuk güneşe bakabilir mi? Güneşe bakamayışı, onun için “günâh” mıdır? Hayır, günâh değil zarardır. Biz bile doğru dürüst bakamıyoruz da, çocuk nasıl baksın?

(Hak gözünü al da sen yüzüne bak):

Zâhiri ilim âlimleri “kul gözü Allah’ı göremez!” diyorlar amma, iddiaları bir tecrübenin mahsülu değildir, kuru bir iddiadır. Fakat doğrudur. Kimselik varken, Allah görülemez. Peki, ya biz kimselikten vaz geçersek? Bizi bizliğimizden ancak aşk geçirir. Tefekkür bizi aşka götürür. Aşk, benliğimizi ifnâ edince, nefsimizi öldürüp yok edince bu gözümüz Allah’ın gözü olur, o vakit Allah’ı görür; yani Allah kendi kendisini görür; çünkü biz aradan çıkmış olduk. Zaten hangi göz Allah’ın değildir ki… Hangimizin gözünü Allah yaratmadı? Öyleyse bu göz bizim midir, Yaradanın mı? Hepimizin gözü Allah’ın gözüdür amma, biz kendimize bir benlik verdiğimiz için bu göze “bizim!” diyoruz; böyle deyince de Allah’tan ayrılıyoruz.

Üçüncü dörtlük:

Âşık isen, kimseleri sen yerme,
Parmağından yüzüğünü yitirme,
Suyun azsa içirip de bitirme,
İlmin gider, sonra kalırsın ahmak.

Şerhi: Âşık olan insan, (Mâşuka)sından başka kimseyi görmez de, bilmez de. Başkalarını alçak, yüksek gören kimse âşık değildir; yeriyor çünkü. Allah’ın yarattıklarını yerersek, kötü görürsek, Allah bizden râzı olur mu?

(Parmağından yüzüğünü yitirme):

Zaten (Aşk Sultanı) olmadan, parmağımıza yüzük takmazlar. Süleyman Peygamberin yüzüğü varmış; onun sayesinde kurtlara, kuşlara hükmedermiş, onların dillerinden anlarmış, diyorlar. O yüzük “nefse hâkim olmak”tır, râbıtadır, yani Allah’tan ayrılmamaktır. Eğer nefsimizin kurtlarına kuşlarına mağlup olursak, o yüzüğü veren, geri alır.

(Suyun azsa, içirip de bitirme)
(İlmin gider, sonra olursun ahmak):

Buradaki su, bildiğimiz su değildir. Hani evvelden çocuklar derslerini iyi öğrenirlerse “verilen dersi su gibi içti” derlerdi ya, işte buradaki su, o sudur, yani ilimdir. “Bu ilmi öğrenmeden, başkalarına öğretmeye kalkma!” demek istiyor. Öğrendiğimiz ilmi, hazmedemeyecek olan kimselere verecek olursak onlara zulmetmiş oluruz. Bu ilmi, hazmedenlere vermezsek, asıl büyük vebâl budur. Ama kıymetini bilmeyenlerin ayağı altına serersek o da vebâldir; hele ilmimiz azıcık birşeyse. Sanki bir şey öğrenmişiz gibi, onu da başkalarına verirsek, dimağımızda o ilmin lezzeti kalmaz.

Kadının biri, oğlunu bir keçecinin yanına vermiş. Çocuk tenbelmiş. Birkaç gün keçecinin yanında kaldıktan sonra işi terk ediyor. Çocuk eve gelince, annesi soruyor:

- Niçin dükkâna gitmedin oğlum?

- Ne gideyim ana… Ben o sanatı öğrendim!

- Nasıl öğrendin bakalım?

- Ondan kolay ne var: Teptim keçe; sivrilttim külâh; giy başına, git işine!

Kadın seviniyor:

  • Eh, bizim oğlan keçeciliği öğrenmiş! Artık ustasına ihtiyacı kalmadı.

diyor.

Usta bir gün bekliyor, iki gün bekliyor; bakıyor ki çırak gelmiyor, o da
işin peşini bırakıyor.

Nihayet bir gün çocuğun anası keçecinin dükkânı önünden geçerken, adam soruyor:

- Valide! Çocuk niye gelmiyor? Hasta mı yoksa?

- Hayır, hasta masta değil.

- Ya?

- Sanatı öğrenmiş; onun için gelmiyor. Artık ustaya ihtiyacı kalmamış.

- Peki nasıl öğrenmiş, ne diyor?

- “Teptim: keçe, sivrilttim: külâh; giy başına, git işine” diyor!

Usta gülüyor:

- Vay canına, diyor, kendi öğrendikten başka, anasına da öğretmiş!

Dördüncü dörtlük:

Serçe kuşu “Ankaa” yemini yer mi?
Hakkı bilen, can vermezlere der mi?
Ben söylemem, câhil yüzse derimi:
Öldüm, bildim; ilmime değil ortak.

Şerhi: “Ankaa” diye vasfedilen şey, “Kaf” dağının üstünde öten bir
kuşmuş… “Ankaa”, dünyadan büyükmüş; öyledir de. Serçe, bu dünyadan büyük kuşun yemini yiyebilir mi? Biz Ankaa’nın yemini serçeye yedirirsek, buna Ankaa râzı olmaz.

Birçok kimseler, bu hâli akıllarının ölçüsüyle ölçüyorlar. Bakıyorlar ki bu hâl, akıllarının ölçüsüne sığmıyor, ya bırakıp gidiyorlar, yahutta “bütün insanların aradığı felâh yolu bu “hâl değildir” diyorlar. Bir kuyu’nun suyunu bir bardağa sığdırmaya çalışıyorlar da onun için böyle söylüyorlar. O (Kuyu)nun suyu akıl bardağı ile ölçülür mü?

(Hakkı bilen, can vermezlere der mi?):

Hakkı bilen, bilmek için canından vazgeçmiştir, ne kadar emek çekmiştir… Canından eser kalsaydı, bu ilmi bilebilir miydi? Âşık, zaten, daima yok olmak isteyen insandır. Yokluğu ve Hakîkati istemeyen bir insana, bu ilim söylenir mi? Onu yetiştirmeden, anlayışını, idrâkini büyütmeden ona bu mânevî ilmi söylersen, kaçar; böylece Allah’tan uzaklaşmış olur; buna da biz sebep olmuş oluruz. Allah da bizden elbette râzı olmaz.

(Ben söylemem, câhil yüzse derimi):

Bundan evvelki mısrada: (Hakkı bilen, can vermezlere der mi?) deniliyordu. Demek ki canını vermeyen, cahilmiş. (Ben söylemem) diyor. Bu doğuşun doğduğu devirde o (Kudret) bu sırrı söylemek istemiyormuş. Ama şimdi, her yerde, her zaman söylüyor.

(Öldüm, bildim, ilmime değil ortak):

Bu ilmin ortağı yok. Sahibi âşıktır. Sehmi yok, hissesi yok.

Bu ilim Hakkındır; bilmek için ölmek istemeyenlerin hakkı değil; ona söylememek lâzım.

……………..

……………..

Son dörtlük:

Bilmezlere bu sözler gayet muğlak;
Tutmak için, aşk, böyle kurar tuzak;
(Emre) seyret: denizler niçin alçak?
Durma, yürü, su ol da (Deniz)e ak.

Şerhi: (Deniz)e akmak için su kadar yumuşak olmamız lâzımmış. Bu âlemde bizden daha aşağı, bizden daha engin bir varlık olmayacak ki (Deniz)e akabilelim.




İÇİNDEKİLER


DOĞUŞLAR 1
DOĞUŞLAR 2
SOHBETLER
SOHBETLER'DEN SEÇKİLER
İÇ KAYNAK DERGİSİ
EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER
NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI
İSMAİL EMRE'NİN HAYATI


DUYURULAR

Kayıtlı veriler: 22.10.2019
-DOĞUŞLAR 1: 1210 adet
-DOĞUŞLAR 2: 1200 adet
-EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER: 131 adet
-İÇ KAYNAK DERGİSİ: 25 adet
-NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI: 24 adet
-SOHBETLER: 70 adet
-SOHBETLER'DEN SEÇKİLER: 127 adet
   
"İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri" eklenmeye başlandı. 04.09.2013
- "Doğuşlar 1" başlığıyla yayınlanmış 1110 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 01.03.2013
- "Doğuşlar 2" başlığıyla yayınlanmış 1200 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 31.05.2012
- "İç Kaynak Dergisi"nde yayınlanmış "Nasreddin Hoca Fıkralarının Tasavvufi Îzâhı" isimli bölümler web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- "İç Kaynak Dergisi"nin tüm sayıları (25 sayı) web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- İngilizce sayfaları hazırlık aşamasında. 08.10.2009
- ISMAILEMRE.NET 08.10.2009 tarihinde yeni tasarımı ile açıldı.. Ve zaman içinde külliyat web sitesine aktarılacak. 08.10.2009

 

İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
Halil Develioğlu



Soru, görüş ve önerileriniz  için lütfen Webmaster ile bağlantı kurunuz.
BOBAR.NET