ANA SAYFA  |   İLETİŞİM   |   İNDİR  |  ENGLISH 
 


İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri


İndir (.doc)

28/9/952 de yapılan konuşmanın notları: Bu sohbete “A’mâk-ı Hayal” adlı kitapta geçen “Nokta-Elif” meselesi vesile olmuştur.

Emre – “Nokta” “Elif” olunca, diğer harfler Elif’in, yani Allah’ın altında kalır. Elif, nutkun başıdır. Sükût ederken “Nokta” olur, “Nokta” ile beraber olur. Nokta’nın, bilinmek için harfe ihtiyacı var. Nokta ile ne değişiklikler yapar… “Hâ”ya bir nokta korsun, “Hı” olur. Ama “Elif”in noktaya bile ihtiyacı yok. Elif başlar nutka. İçimizde ne varsa o harfler vasıtasıyla dışarı çıkar: Ben kimim? Neyim? Aslım, vatanım neresi? diye düşünmeğe başlarsak aslımıza doğru yürüyoruz demektir. Aslımızı aramaz da bu toprağa, bu dünyaya bağlanırsak, fena. Dünya’nın adı: “Yer”. Bu toprak da bizi yer. O halde ona yenmemeli. Bu âlemden istifade etmeli; fakat ona mahkûm olmamalı. Dünya dediğimiz şey, arzu ve emellerimizdir. Bir arkadaş vardı, çok gıdıklanırdı. Birisi onu gıdıklayınca aklında ne varsa birdenbire onu söylerdi. İnsanların içi de arzularıyla dolu. Ölüm bizi gıdıkladığı zaman ağzımızdan bu arzular dökülecektir.

Ölüm, bu vücud içindir. Fakat bu insan vücudunu bir bilsek... Süleyman sarayı dedikleri saray, işte bu vücuttur. Vücudundaki kurda, kuşa, ahlâk kurtlarına hükmedebilirsen, sen de Süleymansın. Hz. Ali: “Büyük âlem, dürülü bükülü bir halde senin içindedir” diyor. Dünya’da maddi, mânevî ne varsa, hepsi insan vücudunda mevcut; şeklen de, ahlâken de iş, bu vücuda hükmetmede. Sen ona hükmedemezsen, o sana hükmeder. Bu muvakkat âlemde vücudumuzdakilere hükmedip onlardan istifade edemezsek, yani bu saraya sultan olamazsak neye yaradı...

Dünya’nın en kuvvetli pehlivanı olsak, fakat, elimizi arkamıza bir çocuğa bağlatsak çözebilir miyiz? Biz de arzularımızın yaramaz çocuğuna ilâhî irademizin elini bağlatırsak, neye yaradı bizim pehlivanlığımız?

Gandi buralara yaklaşmış. Biz insanları tefrîk etmeyiz. Biz öyle bir yere gittik ki, orada ne millet ne cins vardı. Yüzümüze o âlemin ışığı vurdu. Biz cinsiyete, milliyyete değil, ahlâka bakarız. Bizim nazarımızda herkes müsâvîdir; çünkü insandır. Bir insanın üstüne polis elbisesi giydirirsen polis olur, katil elbisesi giydirirsen katil olur. İş, üstümüze iyi bir ahlâk elbisesi giymekte. Kötü ahlâkları bir atabilsek… Bir doğuşta:

Sen gönlüne tımarhane kurmuşsun,
Varı, yoğu içine doldurmuşsun,
(Emre)! Ayık! kapısında durmuşsun;
O saraydan onları kov da sen kal.

diyor. Onları koğduktan sonra, bu insanların ne kadar tatlı olduğu anlaşılır. İşte o zaman, yine bir doğuşta denildiği gibi, bütün insanlar gözümüze Hz. Yusuf gibi görünür.

Sabahtan kalktım da eyledim nazar;
Hazreti Yusuftan kurulmuş Pazar;
Karşıda Zeliha zülfünü tarar,
Kendinden kendine görünmek için.

Buradaki sabah, ahlâk gecesinden kurtulduktan sonra kavuşulan sabahtır. Göz o vakit bu “bâzâr-ı âlem”deki insanları hep Hazreti Yusuf gibi görür. Gözün görgüsü değişince Hak sözlerin mânâsı anlaşılır. Mısrî Niyâzî: (Sûre-i Necm”i oku, anlagıl vahy-ı Hakkı) diyor. Böyle deyince, birçok insanlar yıldızlara, aya, güneşe tapıyorlar. Hâlbuki ayla güneş, bizim herhangi bir müşkilimizi halledebilir mi? İnsanda öyle aylar, güneşler var ki bu maddi ay ve güneş bize mahkûmdur. Gözümüz kör olsa ayı ve güneşi nasıl göreceğiz? Ay bir kaya parçası, güneş ise bir ateş küresidir; yani ikisi de cansızdır. Cansız olan bir şey bize söz söyleyebilir mi? Hâttâ Kur’ân, bize kendi içindeki âyetleri tefsîr ve izah edebilir mi? Kur’ân’ın esrârı, ancak (Yok olmuş bir insan)dan öğrenilebilir. O (Büyük Kudret), sözlerini bu yok olmuş insanın ağzıyla söyler. Bunun sözlerini O’nun “Kelâm”ı olarak dinlemeliyiz. O “Vahdet Noktası”, bu yok olmuş vücuttan söylediği müddetce “Elif”tir. O (Kudret), bir vücudu terk ettikten sonra, bu ölmüş vücudun isminden hiçbir suretle istifâde edilemez. O “Hay” varlık, yeni bir “diri”den söylemeğe başlar; bu sefer ondan istifâde etmeli. İstifâde, ancak (Elif)ten olur. (Nokta)dan istifâde edilemez. Nitekim, deryâdan kimse su içemez. Deniz suyuna dilini değdirir değdirmez “ö” dersin. Tuz, hayatın cevheri olduğu halde, deniz suyunda çok fazla olduğu için midemizi bulandırır.

Öyleyse, deryâdan değil, deryâ’ya akan ırmaklardan istifâde edelim. Denize girdikten sonra hepimiz biriz. Ama burada bir “yokluk” lâzım. Oraya düşünce, ne sen var, ne ben... “Küllü men aleyhâ fân… ” Zordur bu… İnsan anlamaya başladıkça düşmanı da büyür: Benlik, gurur. “Bana büyük desinler! Bana şöyle desinler, böyle desinler!” Hâlbuki en büyük düşman bu. Allah varken ne desinler yâhu?.. Toprak desinler, toprak. Bu işi anlayanların bir kısmı: “Ben Fuzûlîyim!” diyor. Bir kısmı “Harâbîyim!”, “Türâbîyim!” diyorlar. Biliyorlar, çünkü, bu vücudun bir gün harâb türâb olacağını.

Bizim görgümüze mâni olan şey, varlığımız, benliğimizdir. Seyyid Seyfullah; (Allah’ın, “lâ şerike leh” sıfatı, bizim varlığımız, benliğimiz ortadan kalkmayınca anlaşılmaz) diyor:

Nahv ü Sarf, Mantık, Maâni, Fıkh, Ferâiz ey civân!
“İlm-i Hakk”ı eylemişler, kadîr oldukça, beyân.
Nice bir dürlü mesâil, nice hall-i müşkilât
Olmuş amma, vermemişler “Bî nişan”dan bir nişan.

Bilmedi, bilmez anı, bildiğini terk etmeyen:
“Lâ şerik” olmaz, aradan gitmeyince cism ü can.
Karta, çün müstağrak-ı bahr oldu, (Seyyid Seyfi) bil:
Fâni oldu cümle âlem, kaldı Allah câvidân.

Hakikaten zor şey bu. Sohbetler, sorulan suallerin mevzuuna göre istikamet olmakta olduğu için, konuşulan ve söylenen şeylerin, mevzu bakımından bazen birbirleriyle hiç münasebet ve alâkası olmadığı da vardır. Nitekim söz bu mevzudan sıtmaya geçmiş ve Bay Emre bu konuda şunları söylemiştir:

Emre – Sıtma mikrobu, kandaki kırmızı yuvarlakların içine giriyor; yiyor, çoğalıyor; çoğalınca onu patlatıyor. Onun patlaması üşütme ve harâret yapıyor. Sonra başka yuvarlakların içine giriyor. Orada çoğalıp onu patlatıncaya kadar sıtma kesiliyor. Tekrar patlayınca yine üşütme ve ısıtma yapıyor. Böylelikle kandaki kırmızı yuvarlakalar azalıyor.

Kolibasili ise yuvarlakları kapıp kapıp yiyor.

Geçtiği yerlerin bütün helâ pislikleri ırmağa döküldüğü için, ırmak suları kolibasili mikrobu ile doluydu. Şimdi kurtulduk ondan.

Mikropların şuuru yoktur. Onun için, büyük mikroplar küçükleri yer. Yani kanda veya başka bir şeyde ancak mikroskopla görebildiğimiz mikropların, o âletle de görülemeyen canlı gıdaları vardır. İlânihaye böyledir; Ne kadar küçültürsen, akıl o kadar yetmez. Hz. Muhammed, o devrin cahil, tembel ve pislik içinde yüzen insanlarına: “Sularda kolibasili var” deseydi, ona hem inanmazlar, hem de deli! derlerdi. Bu da şüphe yok ki kendilerinin zararına olurdu. Çünkü bir hakikati öğrenmemiş olarak kalırlardı. Bunun için, Hz. Muhammed onlara akıllarına göre hitap etmiş. Hakîkati anlatmış amma, başka yoldan: Mikrop dememiş de, “cin” demiş.

Hz. Muhammed’in zamanı hadi neyse, ya daha dün denecek kadar yakın bir devirde, bizim çocukluk veya gençliğimizde, Asım bey isminde bir doktor: “Nezle, sâridir” demiş de mutaassıp kimseler onun arkasından: “Vay! Bu herif kâfirdir, zındıktır!” diyorlardı. Ben de onlara kalben iştirak ediyordum. Ama şimdiki görgümüz ilmin görgüsüdür. Zamanla beraber aklımız da terakkî ediyor. Bizden sonrakiler daha ileri gidecekler. Kur’ân’da  bâzı yerlerde “Babalarımız şöyle yaptı, böyle yaptı” diye onlar tenkid ediliyor. Eğer Hz. İbrahim, babasına uysaydı putperest olurdu.

Bu düşüncelere, bu tefekküre dalan insanların aklı kaşınmaya başlar.

Fransız’ların Adana’yı işgalleri sırasında burada bir meczûb vardı; adı Tevfik idi. Eskiden Malmüdürü imiş. Sonra ilâhî bir yara alarak meczûb olmuş. Zeki bir insanmış. Bu adam arasıra sapıtırdı. Ona: “Niçin böyle sapıtıyorsun?” derlerdi. Meczûb da onlara sorardı:

- Eliniz kaşınsa ne yaparsınız?

- Kaşırız.

- Ayağınız kaşınsa?

- Kaşırız.

- Peki, aklınız kaşınsa ne yaparsınız?

deyince cevap veremezlerdi. Bunun üzerine Meczûb:

- Yâ, işte benim aklım kaşınıyor. Onu kaşıyamayınca sapıtıyorum, derdi.

Aklı kaşınan insan gaflet uykusundan uyanıyor demektir. Herkes bir türlü uyanır. İbrahim Edhem’i bir câriye uyandırmış. Edhem’in yatağını her gün ayrı bir câriye yaparmış. Birgün câriyenin biri yatağı yapıyor. Hiç de görmemiş böyle güzel bir yatak. “Hele şu yatağa ben de bir kerre yatayım” diyor, yatıyor. Olacak bu ya, uyuya kalmış biçâre... Edhem geliyor, bakıyor ki kendi yatağında bir câriye yatıyor. Kamçıyı alıp buna yanaşıyor. Câriye uyanıyor ama dayak devam ediyor. Kızcağız kamçıları yedikçe gülermiş. Bu hâl Edhem’in tuhafına gidiyor; soruyor:

- Bu kadar dayağı yediğin halde niçin gülüyorsun bakayım?
Câriye cevap veriyor:

- Ben bu yatakta belki ancak yarm saat yattığım halde bu kadar dayak
yedim; sen ne zamandan beri bu yatakta yatıyorsun, kimbilir sen ne kadar dayak yiyeceksin, ona gülüyorum.

Edhem bu söz üzerine saraydan maraydan vazgeçiyor. Fakat meseleyi anlayıp hallettikten sonra geliyor yine o yatakta yatıyor.

Edhem evvelce gaflet uykusundaydı. (Hakîkat)i anlamayanların uyanıklığı, bir uykudur. Bu uykudan bazı insanlar tatlılıkla, kimisi kamçıyla, tokatla uyanıyor:

Türk’ün biri Halep’e yağ götürüyor satmak için. Bizim bulunduğumuz zaman Halep’te haftada iki gün pazar kurulurdu. Biri “Ahad pazarı” kalenin etrafında kurulur. Biri de “Cuma pazarı”, “Kastelharâmi” de kurulur. Orada hıyar çekirdeğine varıncaya kadar herşey satılıyor.

Türk orada yağ satarmış. Arapça da bilmezmiş. Öteden bir Arap müşteri gelmiş; o da Türkçe bilmiyor. Arap soruyor:

- Kem kırş?

Türk bunun: Kaç kuruş? demek olduğunu bilmediği için, bu sözdeki “Kem” kelimesini Türkçe “Kene” zannediyor. Arap’a : “Benim yağ tertemiz, içinde ne kene var, ne birşey” diyor. Arap Türk’ün sözünü anlamadığı için yine “Kem kırş?” diye soruyor. Türk kızıyor: “Sus yahu… Duyan da yağın içinde essahtan kene var zannedecek” diyor. Arap yine “Kem kırş?” deyince, Türk: “Nerden geldi bu belâ başımıza…” diyerek Arap’a bir tokat aşkediyor. Arap tokat’ın acısıyla “Yâ Settâr!” deyince, Türk (Ha şöyle. “Yağ satar” de. Yağ satarım ya, ne zannediyorsun...) diyor.

İşte böyle… Kimisi tokatla uyanıyor, kimisi güzellikle.

Hz. Muhammed’e soruyorlar: “Uyku nedir” Cevap veriyor: “Ölümün kardeşi” diyor. Tabiatın, yani bu maddi vücudun uykusu, akılda bir şey kalmazsa gelir. Akıl, yüklerini atınca uyumaya başlar. Arada bir sayıklar, sabahleyin uyanırız.

Gaflet uykusu ise bir ömür boyu devam edebilir. Öyle ölürsek, ebedîyyen öyle kalır.

Gaflet uykusundan uyanmak için çırpınanların sayıklamaları: “Ben neyim, nerden geldim, nereye gidiyorum?” gibi tefekkürlerdir. Nihayet bir gün uyanır. Kendi yok olur. Allah kalır. Gaflet uykusundan uyanan aklın sabahı ebedîdir. Uyandıktan sonra kimse yok Allah’tan başka. Biz aradan çıktıktan sonra, o (Kudret) birimizden söyler, uyandırmaya çalışır; bir kısmımızdan da dinler. Yani söyleyen de o, dinleyen de. Mesele, bu kadar sözü “Tek bir söz” etmede; sonra bir zevk zuhûr eder, aklın rolü ve eseri olmayan bir bilgi zuhûr eder. Yeter ki insan böyle bir mânevî kıvılcımdan ateş alsın.

Muhyiddîn-i Arabi’nin bir talebesi varmış. Muhyiddîn buna: “Allah’tan başka hiçbir şey yok!” der, der, duyuramazmış. Çünkü her şeyin bir zamanı var, birden bire olmaz. Tohum toprağa ekilir ekilmez meyva verir mi?

Nihayet bir gün, talebe pazar yerinde dolaşıyormuş. Kabakçı, tablasındaki son kabağı satmak için “Bir taneden başka kalmadı!” mânâsına Arapça “lâ bakaa illâ vahid!” deyince talebe düştüğüynen bayılmış. Adam, O (Kudret), bizzat kendisine hitap ediyor zannıyle cezbeye geliyor, düşüp bayılıyor. Ayıltıyorlar. Kabakçı ne bilsin o talebenin, kendi bağırmasından bayıldığını, bir daha “lâ bakaa illâ vahid!” diye bağırınca, adamcağız bir daha düşüp bayılıyor. Nihayet meseleyi anlıyorlar. O sırada Muhyiddîn de oradan geçiyormuş; talebesine “Ben sana o kadar söyledim, anlamadın da, hakîkati bir kabakçıdan duydun hâ? diyor. Kanunu böyle: Zamanı gelmeyince olmaz.

Sual – Devresi gelse de istidâdı olan anlar, öyle değil mi?

Emre – Hayır. Hakîkati herkes anlayabilir. Herkesin istidâdı tamamdır. Fakat arzu ve emellerimiz o istidâda kabuk olur. İnsan “nefs-i vahide” den yaratılmıştır. Allah, anlayış yolumuzu istidâd engeliyle kesmemiştir. Bunu biz icad ediyor, biz tapıyoruz ve mahkûm oluyoruz, putperestler gibi. Putperestler Allah’ın yaptığına tapmazlar da kendi yaptıklarına taparlar. Kulun yaptığı şeyin içine kul girer, Allah’ın yaptığının içine Allah girer. Aman bu istidâd inanışıyla kendi yolunu kesme.

Akıl, Allah’ı, ancak kendi vücuduna “tedkik” adımlarını attıktan sonra anlamağa başlar. Allah’ın sözleri bir insandan söylendiği gibi, tecellîsi de insandandır.

Ama Şeytan’ın sözü de insanlardan zuhûr eder. Nefsine mağlup olan insandan kaç; çünkü onun hastalığı bize de bulaşır. Bizi aslımıza kavuşmağa bırakmayan şey, nefistir. Bunu anlatan birçok âyetler vardır Kur’ân’da. Amma fedakâr bir âşık olup bütün arzuları atmayınca o âyetleri göremez insan. Zerre kadar korkusu olan mânevîyyeti anlayamaz. Her şeyimizi Allah için fedâ etmemiz lâzım. O zaman Allah bize sahip olmaz mı? O vakit, Allah bizi satın alır. Kur’ân’da (Allah mü’minlerin nefislerini satın aldı!) diyor. Mü’min kimdir? Görmek gibi îmân olamaz. İşiterek îmân etmekte, mutlaka zan vardır. (Ben Allah’ı bilirim!) diyen insana (Hadi bize de bildir!) desek gösterebilir mi? Bize kızar ve “Allah’ı bilmiyor musun?” der. “Biliyorum” desen, “vay kâfir, vay…” der, “Bilmiyorum” desek daha beter kızar. Onun tarifi, şöyle: “Allah ne yerde, ne gökte!” Evet ama Allah, asıl Allah’ı arayan kimsenin yokluğundadır. Arayan yok olmalı ki Allah meydana çıksın “Allah yok!” diyen için Allah yoktur; ama sadece kendisi için yoktur. “Param yok!” diyen adamın parası olmadığı gibi. Fakat bu hâl, sözle anlaşılmaz. Niyâzî:

Her denlü âşikâr etsen, hafâsin artırır:
Ol âyân iken, anı örter delâil, beyyinat.

Mısri Niyâzî gibi âlimlerin uyanması zordur ama bir de uyanırlarsa çok hoş olurlar.




İÇİNDEKİLER


DOĞUŞLAR 1
DOĞUŞLAR 2
SOHBETLER
SOHBETLER'DEN SEÇKİLER
İÇ KAYNAK DERGİSİ
EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER
NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI
İSMAİL EMRE'NİN HAYATI


DUYURULAR

Kayıtlı veriler: 22.10.2019
-DOĞUŞLAR 1: 1210 adet
-DOĞUŞLAR 2: 1200 adet
-EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER: 131 adet
-İÇ KAYNAK DERGİSİ: 25 adet
-NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI: 24 adet
-SOHBETLER: 70 adet
-SOHBETLER'DEN SEÇKİLER: 127 adet
   
"İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri" eklenmeye başlandı. 04.09.2013
- "Doğuşlar 1" başlığıyla yayınlanmış 1110 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 01.03.2013
- "Doğuşlar 2" başlığıyla yayınlanmış 1200 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 31.05.2012
- "İç Kaynak Dergisi"nde yayınlanmış "Nasreddin Hoca Fıkralarının Tasavvufi Îzâhı" isimli bölümler web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- "İç Kaynak Dergisi"nin tüm sayıları (25 sayı) web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- İngilizce sayfaları hazırlık aşamasında. 08.10.2009
- ISMAILEMRE.NET 08.10.2009 tarihinde yeni tasarımı ile açıldı.. Ve zaman içinde külliyat web sitesine aktarılacak. 08.10.2009

 

İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
Halil Develioğlu



Soru, görüş ve önerileriniz  için lütfen Webmaster ile bağlantı kurunuz.
BOBAR.NET