ANA SAYFA  |   İLETİŞİM   |   İNDİR  |  ENGLISH 
 


İç Kaynak Dergisi


İndir (.doc)

İÇ KAYNAK DERGİSİ | Sayı: 19

EMRE’nin Konuşmaları: 19

(Muhterem okuyucularımızdan geçen sayımızdaki konuşmanın, yanlışlıkla cümle ortasında kesilmiş olmasından dolayı özür dileriz. O hatamızı geçen sayıdaki konuşmanın son muhaveresini burada bir kere daha tekrarlayarak düzeltmeğe çalışacağız.):

S. – Ehline vermez mi?

Emre – Ehli olsa, verir. Bu kadar peygamber gelmiş… Hepsi de, (Bu fiil iyi, şu fiil kötü!) diye helâli haramdan ayırmışlar. Eğer biz, her yaptığımız fenâlığı Allah’a isnad edecek olursak, onu inkâr etmiş oluruz. O bize bir irâde vermiş. Biz bir fiili istersek yaparız; istemezsek yapmayız.

S. – Bir muzurluk yapmıyorum ki…

Emre – Bunları bırak. Allah rızası için soruyorsan, işte sana anahtar: Evvelâ şu saçını, sakalını kes, bu bir sürü merâsimi el sıkarken parmak tutmayı filân bırak.

S. – Söyleyen de söyleten de sensin.

Emre – Hayır, söyleyen ben, dinleyen sensin.

S. – Beni mecbur et.

Emre – Kat’iyyen. Dinde, irfâniyette, aşkta zor ve ağırlık yoktur.

S. – Nabzıma göre şerbet ver.

Emre – İşte: Sen soruyorsun, ben söylüyorum. Bundan daha iyi nabza göre şerbet olur mu?

S. – Nedir bu ateş?

Emre – Nefse ateş gibi gelir bu hâl, hakikaten. Yeter ki senin zoruna gitmesin. Sen soruyorsun, ben de Allah’a bağlanarak söylüyorum.

S. – Siz bu meseleyi idrâk etmişsiniz;  inkâr etmeyin.

Emre – Allah her şeye hakim; fakat verdiği hükme, verdiği emre mahkûmdur. Hâkimler, verdikleri hükmü geri alabilirler mi?

S. – Misâller bu kapıyı kapatıyor.

Emre – Bilâkis; açmak için söylüyor.

S. – Anahtarı yok mu?

Emre – Yok, çünkü kapı açık.

S. – Bir beceriksizlik var bende.

Emre – Hepimizde var bu. Mâdemki kuluz. Demin dedik ya, koca Hz.Muhammed (Mâarefnâk…) dedikten sonra, biz ne yapalım…

S. – Papağan da konuşur ama sözü insan, özü hayvan. Sizin diliniz başka türlü ötüyor, benim kafam almıyor. Aldırın kafama.

Emre – Ben insanı hayvan gözüyle görmem. Allah insan için (Ahseni Takvîm) demiş. (Ve lekad kerremnâ benî Âdeme…) demiş. Kur’ân’da hayvanı öğmüş mü? Bak, gelir bir peygamber, ayak yalın, baş kabak, boynu bükük; zelîl. Dertleri başları ümmetlerine hizmet; kendilerine değil.

Bu yol, doğruluk yoludur. Bütün sanatlar pergele tâbidir. Sanatkâr, pergelin bir ayağını çentroya koyar, öbür ayağını dolandırır, O çentro, bizim vicdânımızdır. Ordan şaşarsak, bütün hesaplar altüst olur.

Söyledikleri Hakikat sözlerini kendi kulakları işitmeyenler, yani kendilerinden çıkıp Allah’ta fâni olarak söyleyenler, bu iş için ücret talep etmezler. Daima kendileri verir, kendileri yedirirler. Onların kazançları,  insanları sevmektir. Bu, çok tatlı bir şeydir. Onun için anasını satıya, çal, düğün olsun!

Ama yalnız çalmakla da olmaz. Kulağımızı, beynimizi dolduran şeylerin hepsini boşaltmalıyız. Şemi:

Sil, süpür ağyârı dilden tâ tecellî ede Hak;
Padişah konmaz saraya hâne mâ’mûr olmadan.

diyor.

S. – Âşık! Güzel ama fiili tatbikte bende iş yok. Acınacak hâldeyim. Bunun içinden çıkmak için ne yapmalıyım?

Emre – Beni sev. Dudak çalışırsa kalb durur; kalb çalışırsa dudak sükûtu öğrenir; söz biter, itiraz biter.

S. – Sıkıştık mı, fenalığı Allah’a yüklüyoruz.

Emre – Hâşâ… Haramı, helâli birbirine karıştıran zındıktır.

Vaktiyle Hicaz bizdeyken, Kâbe’nin bir mütevellisi varmış. Kandilciye sabaha yetecek kadar zeytinyağı verirmiş; fakat kandiller gece yarısı olmadan sönermiş. Bir akşam bir yere saklanmış, kandilciyi gözetlermiş. Bakıyor ki kandilci, kandilleri eksik dolduruyor. İş bittikten sonra da zeytinyağı şişesini yukarı doğru kaldırıp; (Elbeyt Beytullah, ezzeyt zeytullah ve ene Abdullah!) diyerek kafasına dikiyor, lıkır lıkır içiyor. Ertesi gün, mütevellî, yanına bir süpürge sopası alarak yine oraya saklanıyor. Kandilci yine (Elbeyt beytullah, ezzeyt zeytullah ve ene Abdullah!) diyerek şişeyi başına kaldırınca, mütevellî süpürge sopasını küt! diye herifin kafasına indiriyor. Kendisini yalnız zanneden kandilci, (Bu da kim?) mânâsına: (Mîn hâzâ?) diye arkaya dönünce, mütevellî: (Hâzâ min tarfillâh!) diyor. Biz de nefsimizin kötü fiillerini Allah’a isnad ettik mi, sopa hazır.

S. – Biraz evvel zâtiâlinize renkten bahsettim.

Emre – Estağfurullah.

S. – Renk, insanlar arasında anlaşma için. Misâlleri renk vasıflandırıyorum.

Emre – Tabî, tabî.

S. – Binâenaleyh, sopa deyince, sopa anlarız. Ben o yaban gülünün çıkınını çözmek için anahtar arıyorum. Bu sopa neden? Benim dilim kıt, pelteğim; sopa niçin?

Emre – Sopa, insanın benliği.

S. – Yalnız ilimle bitmiyor; başka ne lâzım?

Emre – Hâl.

S. – Demek imansız ilim, köksüz ağaca benziyor. Para etmiyor. İmanlı ilim olursa mı daha iyi?

Emre – İman nedir? Arapça, inanmaktır. İnsan bilir, görürse inanabilir. Aksi takdirde imanı zandan, gümandan ibarettir. (Dünyâda Kur’ân ahrette iman) deriz…

S. – İstersek verir.

Emre – Vallahi vermez. Çünkü iman etmek, inanmak bize ait bir vazifedir, elimizdedir. Sıhhat gibi elimizde olmayan bir şey değil ki Allah’tan isteyelim. Biz kendimiz onun sözlerine inanacağız, iman edeceğiz.

Allah bize her şeyi vermiş ama, alabilirsek… O kadar cömerttir ki… Bak, bir ismi (Rezzak-ı âlem)dir. Âlem deyince, bunun içine herkes ve her şey dâhildir. Allah, bedenin gıdasından başka, aklın, fikrin, vicdânın, her kabiliyetin gıdasını veriyor. Ama alabilirsek. Onun için, bir şeyi ezbere değil, bilerek, düşünerek yapmalı. Tasavvufçuların (İrfâniyet) dedikleri bu bilgi insanlara çok lüzumludur. Meselâ ölülere (Yâsin) okuruz. (Yâsin) sûresinde Allah bize ne anlatmak istiyor acabâ? Bunu biliyor muyuz? Hayır. Çünkü Arapça bilmiyoruz. Şevket Bey tercüme etsin de dinleyelim. Hem, koma hâline girmiş bir insan acaba bizim okuduğumuz Yâsin’i işitir mi? Kim bilir o bîçare neyle haşrolup duruyordur… Ölü olanlar, sade kabristandakiler değil; bizler de birer ölüyüz. Allah, Kur’ân’da Hz.Muhammed’e: (Sen de ölüsün, onlar da.) diyor. Buna rağmen, insanın çok büyük kabiliyeti vardır; çalışırsa muvaffak olur. Bizim yapmamız lâzım gelen işleri Allah’a bırakırsak, işler meydanda kalır. Her şeyi Allah’a isnad eder de: (Günah da senden, sevap da…) dersek, hayvandan farkımız kalır mı?

S. – İnşallah öyle olsun…

Emre – İnşallah demeyelim de, çalışalım. Çalışırsak, verir, esirgemez. Vermiş zâten…

S. – Himmet ederseniz…

Emre – Himmet Allah’ındır. Bizimle beraberdir.

S. – O bizimle beraber ama biz onunla değiliz.

Emre – Eğer Allah için çalışıyorsak, hiç korkmayalım.

S. – Yaptığımıza tapıyoruz.

Emre – Bu türlü söz oyunlarını terk etmeli. Çalışmalı, bizzat çalışmalı. Sen benim yerime ibadet edersen, o ibadet kabûl olur mu? Herkesin fiili kendine aittir.

S. – Şimdiye kadar gelip geçenler tamamıyla tarif etmişler mi?

Emre – Vallahi, burada bir şey var, nasıl diyelim? Durmadan tarif ediyor. Alan, bir kıldan bile alır.

S. – Cambazlığı tam tarif etmişler mi?

Emre – Cambazlığı unutalım.

S. –  Hââ… Unutmak…

Emre – Evvelâ kendi derdimize düşelim. Çoban, öğretmenlik yapabilir mi? Evvelâ kendisi öğrenmeli ki…

S. – Bütün bildiklerini bildirir mi bize?

Emre – Elbette… Kur’ân’da: (Allemel’âdeme esmâe küllehâ) demiyor mu?

S. – Karşınızdaki (Beni daima kontrol edin) diyor. Bu kelimeyi ne maksatla söylüyor?

Emre – Allah’a (Beni kontrol et!) denir mi?

S. – Beni kontrol edin, suâl yağmuruna tutun. Kâinatı davet ediyorum!

Emre – Kâinat senin işine karışmaz. (Şu kelimeden maksadı neymiş?) gibi sözleri bırak.

S. – Bıraktırın bana.

Emre – Zornan olmaz. Zor, deliyedir. Akıllı adama zor edilmez.

S. – Cemiyet içinden rapor almalıyız ki sayıklamaya başlamalıyız.

Emre – Bunları bırak. Bunların bize lüzumu yok. Acaba yarına sağ çıkacak mıyız? Öyleyse işimizi bir ân evvel görelim. Bir daha bu dünyaya gelip de bu ilmi tahsil edemeyiz. Raporu maporu bırakalım da, canımızın derdine düşelim.

Bak, koca Hazreti Ali bile: (Men allemenî harfen, lekad sayyerenî abden = Bana bir harf öğreten, beni kendine köle yapmıştır.) diyor. Kulsak, kulluğumuzu bilelim. Kulun, Allah huzurunda dili çıkmaz. Allah’a; (Hadi bakalım, beni kontrol et!) diye emretmez, sadece dinler.

Aziz Kutlular – Allah (Ben dilediğime hidayet ederim!) diyor.

S. – Ama lâyık olmalı.

Emre – Toprağa yüzsürmek lâzım; mâneviyatı var.

S. – Ne mâneviyatı var? Çiçek gibi görürsek çiçektir, değilse değil.

Emre – Bu yanlış, Bu, irfâniyet belâsıdır. Senin yüzünü çiçek görür müyüm? Hayvanı hayvan göreceğiz.

S. – Tabii ismi var.

Emre – İsmine göre fiili var. Çiçekte Allah’ın ancak hikmeti görülür. Kendi zatî tecellisi insandadır. Çiçek Allah olur mu? Çiçeği Allah görürsem, beni yanıltır.

(Hakkı her yerde gör) derler. Bunu yanlış anlayınca, zannediyorlar ki her şey Allah’tır. Bu yanlış inanış, birçok kimseleri dellendirir. Bunun için Niyazî: (Her mürşide dil verme ki yolunu sarpa uğratır- Mürşidî kâmil olanın yolu gayet asân imiş.) der. Birçokları, (Ben mürşidîm!) diye ortaya çıkar. Maksatları ya benlik göstermek, ya menfaat, ya da mel’anet, yâni şehvet.

S. – Ne olacak bu iş ya?

Emre – İşte böyle, anlattığımız gibi olacak. Hıristiyan puta taparken, Allah’la kendisi arasında sadece bir haç veya put var. Halbuki (Çiçek de Hak, eşek de Hak) diyenlerle Allah arasına ne çiçekler, neler giriyor…

Şu masanın aslı ağaçtır. Bu koltuk da ağaç. Fakat masaya kapı vazifesi gördürebilir misin?

S. – Yanlış anlaşılmış şeyler kaynanıp gidiyor.

Emre – Evet, bak, su, her şeyin canıdır; Kur’ân’da da böyle söyleniyor. Fakat suyu kedi içerse, onun kediliğini besler; insan içerse, su insan olur. Kelâm da buna benzer. Sözü, herkes kendi bilgisine göre anlar. Kelâm da, anlayışa göre, kimini köpek, kimini bülbül, kimini de insan eder. İrfâniyet, iblisiyettir. Bâzıları, güyâ irfâniyetleri dolayısıyla (Ben Allahım!) derler. Onlara sormalı: (Allah her şeyi yapmağa kadirdir, siz neye kadirsiniz bakalım?) Allah, bizim benliğimiz mahvolduktan sonra Bâki olur. Kimi kandırıyoruz? Kendi kendimizi.

S. –  Fiili tatbika gelince yok da yok. Bastığımız dalı kesiyoruz.

Emre – Evet.

Avni Yöntem – Seyyid Seyfullah, (Bu yolda muvaffakiyet, ancak, mürşidîn sözünü aynen kabûl ve tatbik etmekle mümkündür.) diyor.

Emre – Evet, çok büyük bir insandır Seyyid Seyfullah. Mürşidîn sözünü, atılmış bir ok gibi bilmek gerektir. Yâni söylediği mutlaka olacak, ok, hedefine isabet edecektir. Ama her mürşide göre değil bu söz. Kâmil olmayan mürşit, Seyyid Seyfullah’ın dediği gibi, insanın yolunu sarpa uğratır.

S. – Uğratmış zâten…

Emre – Eh; sarpa uğradıysa, döneriz, bitti gitti…

S. – Dilim dönmez. Ben kendi kilidimi açmağa bir anahtar arıyorum. Çok güzel bir nokta. Ağlayan azdır, gülen çoktur. Allah nasibetsin.

Emre – Biz nasip bilmeyiz, azim biliriz.

S. – Anlatmak için söylüyorum. Gönül, kâinatın neşeli olduğunu istiyor.

Emre – İmkânı mı var? Sen Allah’ın dâvâ vekili misin?

Bunlarla uğraşma; dediğin olmayınca azap çekersin.

S. – Çekiyoruz zâten…

Emre – Olduğu gibi kabûl edersen kurtulursun. Bir şey biliyorsan ve Allah rızası için sorarlarsa söylersin. Yoksa, sükût…

Söyleyeceğini de birdenbire söylemiyeceksin; hem de Allah’a dayanarak söyleyeceksin. Nefsinin diliyle ve gururla söylersen, sen de şaşırırsın, karşındakini de şaşırtırsın.

S. – Ben şimdi şaşmış vaziyetteyim.

Emre – Kalbimize, vicdanımıza danışalım, şaşırmış vaziyette isek, dönelim bu yoldan.

S. – Baba, bir hırsız tuttum; getir; gelmiyor, bırak; bırakmıyor. Siz de beni nalla mıh arasına sıkıştırdınız. Bak, konuştuklarımızı yazıyor.

Emre – Yazma Hoca! dedik, yorulma. Koca bir Edebiyat Hocası… Fakat kendi istedi, kendi yapıyor. Elindeki reçete oydu, onu verdiler.

S. – Bâzan değiştirmek lâzım.

Emre – Haktan başka bir şey görmezsek değiştirebiliriz. Uyuduğun zaman kimseyi duyabilir misin? Öldükten sonra bir dirilik hâsıl olur. O zaman (Eşhedü en lâilâhe illallah…) diyebilirsin.

Şu (Âmentü) ne kadar güzeldir… Allah’a inandıysak, onun bütün emirlerine itaat edeceğiz. Melekler, insandan ayrı değildir. Meleke, temiz bilgi demektir.

Kitaplarına inandıysak, o kitapların yazdığına göre amel edeceğiz.

Peygamberlerine de inanıyorsak; Hangi peygamber, yaptığınız günahlar Allah’a aittir, demiş?

Kadere de inanıyoruz. Allah sana takdir etmiş. Neyi? Ömrünü, emrini. Birini öldür; sonra bu benim kaderimdi, de. Oldu mu bu?

Şehadete gelince: Ölüp dirildikten sonra ancak (Eşhedü en lâilâhe illallah…) diyebilirsin.

Velhâsıl, Allah’ın işine karışmaya gelmez. Her yaptığı yerliyerindedir.

Avni Yöntem – Bu hususu anlatan bir hikâye vardı; bir mürşit, ölmeden evvel, yerine geçebilecek üç müridini bir denemeden geçiriyordu…

Emre – Onu mu söyleyeyim?

Avni Yöntem – Lütfen.

Emre – Vaktiyle bir mânevî adam varmış; tabii evlâtları da. Bir ana, nasıl yavrularını emzirmeğe memursa, o da öyle, evlâtlarını yetiştirmiş. Birgün, emir almış bu âlemden çekilmek için. Kendindeki mânevî hâli dervişlerinden birine teslim edebilmek için, içlerinden en kabiliyetli üç kişiyi yanına çağırıyor. Her birine ayrı ayrı şu suâli soruyor: (Allah sana bütün kudretini verse, ne yaparsın?) Birinci mürit şu cevabı veriyor; (Efendim; ne kadar kilise ve havra varsa yıkar, yerine câmi yaparım. Namaz kılmayanı şöyle asar, böyle keserim!)

Aynî suâli ikinciye de soruyor:

—Sen ne yaparsın, Allah’ın bütün kudreti eline geçse?

—Ben rakı içenleri, zina yapanları târumâr ederdim.

Üçüncüye de soruyor:

—Sen ne yaparsın derviş Ahmet, bakalım?

—Ben ne yapabilirim ki Efendim? Allah’ın her yaptığı yerli yerinde. Eksik, noksan bir şey yaratmamış ki… Ben hayranlıkla onun yaptıklarını seyrederim.

—Aferin oğlum, bu emânet sana aittir.

Şevket Vural- Onu arayalım, anahtarı bulalım da, o anahtarla fakirin kilidini açsın.

Emre – Haklıdır Dede Sultan bu sözünde. Çünkü Allah, Kur’ân’da (Hatemallahû alâ kulûbihim ve alâ sem’ihim ve alâ ebsârihim…= Allah onların kalblerine, kulaklarına, gözlerine mühür basmıştır.) diyor. Mâdem mühürlemiş; açar da… Ama bir memur eliyle açar.

S. – Bu işi sana veriyorum. Ama siz fakirin küflü kilidini açmayı esirgiyorsunuz.

Emre – Buğdaydan harman olur ama, cevherden harman olur mu? Cevher pazar yerinde satılmaz. Arzun Allah rızası içinse, böyle alâmeleinnas; (Bunu bana ver! Arayalım!) denmez. Anlamıyorsak, kalbimizi; görmüyorsak, gözümüzü teslim ederiz bilene; bir de bakarsın ki gözümüz, gönlümüz şarp! diye açılmış. Fakat emek çekmeden olmaz. Yoksa iş, (Teptim: keçe, sivrilttim: külâh) meselesine döner. Anlatayım mı bu hikâyeyi de?

Vaktiyle, bir ihtiyar kadın, torununu bir keçecinin yanına çırak veriyor. Çocuk birkaç gün çalışınca usanıyor, dükkâna gitmemeğe başlıyor. Ninesi soruyor: (Dükkâna niye gitmiyorsun oğlum?) (Ustamdan san’atı öğrendim; devam etmeğe lüzum kalmadı) (Nasıl öğrendin?) (Nasıl olacak...Teptim: keçe; sivrilttim: külâh; giy başına, git işine!) Kadıncağız da inanıyor. Bir gün çocuğun ustasının dükkânının önünden geçerken, keçeci kadını çağırıyor: (Vâlide, hele biraz gel bakalım.) Kadın dükkâna girip oturuyor. Usta, çocuk niçin gelmiyor diye sorunca, kadın diyor ki: (Bizim oğlanın, mâşallah, aklı evvel; sanatı iki günde öğrenivermiş) (Nasıl öğrenmiş?) (Nasıl öğrenecek...Teptim: keçe; sivrilttim: külâh; giy başına, git işine!) diyor. Usta, gülerek: (Vay canına, diyor, oğlan, kendi öğrendikten başka, ninesine de öğretmiş…)

Bu iş de böyle.

(Devamı var)


EMRE’den Nükteler, Vecîzeler:

*Emre – Kulak temizlenince her sözü temiz duyar, temiz anlar. Birisi, merkep zırt   deyince cezbeye düşmüş.

*Emre – Şeriat. Kelimeyi ikiye ayıralım: Şeri-at. Yâni ahlâkındaki şerleri at. Hakikaten, şeriat ahlâktır.

*Emre – Peygamberler, kâmiller neden etrafındakileri uyandırmağa çalışırlar? Çünkü insanlar, onların vücutlarının âzâları gibidir. Onların ahlâklarını, kendi ellerini, yüzlerini temizler gibi temizlerler.

*Emre – Kur’ân’ın lâfzı Arapça, fakat mânâsı Râbcâdır.

*S. – Yediler, filân nerdeymiş?

*Emre – Hakikatte ne yedi var, ne sekiz; yalnız Bir vardır.

*Emre – Ehli şefkat kâmiller, Hakikat taliplerini tevâzu ve sevgi kılıcı ile öldürürler.

*Emre – Haksızı haksız gördükçe, haksızlık çoğalır. Geçinmek için muvakkaten idare etmek lâzım. Elması kurşunla keserler. Yumuşak olmalıyız ki sertlikleri, geçimsizlikleri halledelim.


Nasreddin Hoca Fıkralarının Tasavvufî Îzâhı

Hocanın Sakalı

Bir gün mûzip bir adam Hoca’ya sorar:

—Hocam, gece yatarken, sakalını yorganın altına mı koyarsın, üstüne mi?

—Bilmiyorum oğlum, demiş, hiç farkında değilim.

O gece yatağa yatınca, sakalını yorganın üstüne koymuş rahat edememiş; altına koymuş, rahat edememiş. Yan yatmış, olmamış, velhasıl uzun müddet uykusu kaçmış; ancak sabaha karşı uyuyabilmiş.

EMRE'nin Tefsîri:

Din, Allah mevzûunda bir çok zannî bilgilerimiz, yâni doğru olduğunu zannettiğimiz kanaatlerimiz vardır ki, bu hususta gerçekten âlim olan mâneviyet mensupları, bize bu kanaatlerimizin izahı için suâl sorsalar, kat’i cevap veremeyiz, şaşırır kalırız. İnsafımız varsa, bilmediğimizi itiraf ederiz, yoksa işi kavgaya, gürültüye dökeriz.




İÇİNDEKİLER


DOĞUŞLAR 1
DOĞUŞLAR 2
SOHBETLER
SOHBETLER'DEN SEÇKİLER
İÇ KAYNAK DERGİSİ
EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER
NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI
İSMAİL EMRE'NİN HAYATI


DUYURULAR

Kayıtlı veriler: 14.12.2017
-DOĞUŞLAR 1: 1210 adet
-DOĞUŞLAR 2: 1200 adet
-EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER: 131 adet
-İÇ KAYNAK DERGİSİ: 25 adet
-NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI: 24 adet
-SOHBETLER: 70 adet
-SOHBETLER'DEN SEÇKİLER: 127 adet
   
"İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri" eklenmeye başlandı. 04.09.2013
- "Doğuşlar 1" başlığıyla yayınlanmış 1110 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 01.03.2013
- "Doğuşlar 2" başlığıyla yayınlanmış 1200 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 31.05.2012
- "İç Kaynak Dergisi"nde yayınlanmış "Nasreddin Hoca Fıkralarının Tasavvufi Îzâhı" isimli bölümler web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- "İç Kaynak Dergisi"nin tüm sayıları (25 sayı) web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- İngilizce sayfaları hazırlık aşamasında. 08.10.2009
- ISMAILEMRE.NET 08.10.2009 tarihinde yeni tasarımı ile açıldı.. Ve zaman içinde külliyat web sitesine aktarılacak. 08.10.2009

 

İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
Halil Develioğlu



Soru, görüş ve önerileriniz  için lütfen Webmaster ile bağlantı kurunuz.
BOBAR.NET