ANA SAYFA  |   İLETİŞİM   |   İNDİR  |  ENGLISH 
 


İç Kaynak Dergisi


İndir (.doc)

İÇ KAYNAK DERGİSİ | Sayı: 15

EMRE’nin Konuşmaları: 15

(13.10.1957’de Mıdık’ta Bay Ahmet Çempel’in bahçesinde yapılan bir konuşmadan notlar):

Emre – Tasavvufu kitaptan öğrenmeğe çalışmak, sevgilinin resmine bakmaya benzer. Acebâ o resimdeki seni seviyor mu? Bunu anlayamazsın ki… Halbuki bu ilim, karşısında durduğun insanın gözünden öğrenilir. Bir insanın yanımızda konuşması mı, yoksa onun radyodan söylemesi mi daha iyidir? Tabîî, yüzüne bakarsak dinlediğimiz konuşması daha iyidir, tesirlidir.  Anlayamadığımız bir meseleyi, radyodan konuşan bir insandan veya senelerce evvel yazılmış bir kitaptan sorup anlamaya imkân yoktur. Halbuki karşısında bulunduğumuz insandan her şeyi sorabilir, müşkülümüzü halledebiliriz.

O, bir (Mâneviyat Ağacı)dır. Bir ağaca birçok kuşlar konar; fakat hepsi yuva yapamaz.

(Burada muhterem okuyucularımıza bu mevzû ile ilgili olan şu doğuşu takdim ediyoruz):

Ne kadar methetsek, az;
(Hakîkat) hiç pas tutmaz;
Bu (Gönül Ağacı)nda
Her kuş yuva yapamaz.

Bir çoğu konar, kaçar,
Ayağı yanar, nâçâr,
Binde birisi yapar,
Seyredin, çok hikmet var.

(Sabır) gerek evvelâ,
Yardım eylesin Mevlâ:
Sabırı çok olan kuş,
Yuva içinde kala.

İkincisi (tahammül)
Etmek lâzım (tenezzül):
Her kuşta hiç olmaz bu,
Kahır çeker o bülbül.

Üçüncü; lâzım (ilim),
Öğrenen, olur sâlim;
Öğrenmek isteyenler,
Kendini bilir (yetim).

Dördüncüsüdür: (azim),
Bunlar sırayla lâzım.
Yârabbî, bende görsem…
Budur benim murâzım.

Beşincisi: (Aşk) gerek,
Aşk gelse, eder ipek.
Aşka bürünenlere,
Semâyı açar felek.

Altıncısıdır (Yokluk),
Daha târif etsem, çok…
(Yokluk)tan sonra açar,
(Dilber) yüzünden (Ufuk).*

Yedincisi çok gizli,
Kimsenin dönmez dili;
(Emre)ye devirlerde,
Geçti, etti tecellî.

9.6.1945

*(Ve lekad raahu bil’ufukilmübin.) 81. sure, 23. ayet


Emre – Hepsi yuva yapsa, ağacın dalları almaz, kurur, kırılır. Niceleri gelir… Fakat arzû ve emelleri nefsânî olduğu, yâni rızâenlillâh gelmedikleri için kaçar, giderler. Akıl ve inanış torbaları boş olarak gelseler, o kudret onların boşluklarını doldurur. Fakat dolu gelince, kendi dolgularından vazgeçmezler, yine o dolguyu alır, giderler.

Bir hikâye vardır:

Vaktiyle bir hükümdar, bütün ülkesine ilân ediyor: (Kim bana bir hediye getirirse, onu ihyâ edeceğim!) Çölde oturan bir Arap da işitiyor bunu. Gayet fakir bir adammış, bir eski çadırı, bir karısı, üç dört çocuğu olan geçiminden âciz bir adam. Bu zavallı da, hükümdardan bir ihsâna nâil olabilmek ümîdiyle çöle, evine geliyor. Meseleyi karısına anlatıyor. Düşünüyor taşınıyorlar, ne götürsünler hükümdara? Hediye olabilecek hiçbir şeyleri yok. Nihayet karısı, sevinçle: (Tatlı içme suyumuzdan götür.) diyor. Çünkü onların, çölde, en kıymetli şeyleri, tatlı su. O dört beş saatlik yerden geliyor. Adam başına ancak birer bardak düşermiş. Birkaç gün su hisselerinden kısarak bir güğüm su biriktiriyorlar. Adam güğümü omuzluyor, o devrin payitahtı Bağdat mı neresi ise, oraya doğru yola çıkıyor. Payitahta varıyor ki binlerce insan, sarayın etrâfında toplanmış kimisinin omzunda halı, kilim. Kiminin yedeğinde at, deve, bağırıp duruyorlar: (Ben şunu getirdim! Ben bunu getirdim!) Fakat sarayın kapısı bir türlü açılmıyor.

Arap kendi kendine: (Padişah halıyı kilimi ne yapsın, onun halısı, kilimi atı, devesi çoktur. Şimdi ben bu suyu götürürüm, kana kana içer, memnun olur, bana ihsanda bulunur.) diye düşünüyor. Zannediyor ki Bağdat’ta su sıkıntısı var. Çünkü kendisi hayatında kana kana bir su içememiş.

Adamcağız, kapının açılmasını biraz bekledikten sonra, sarayın etrafını şöyle bir gezmek istiyor. Bir de bakıyor ki, sarayın arka tarafında bir nehir akıyor. Adamcağız, ömründe akar su görmemiş, (Allah Allah, bu nasıl şey…) diyor, suyun kenarına iniyor; bir avuç içiyor ki bal gibi bir su. Kendi getirdiği su, bunun yanında tuzlu gibi kalıyor. Bir tarafa çekiliyor, kendi kendine: (Ey gafil, böyle bir âbıhayâtın sahibine sen çorak su getirmişsin… Ne ayıp… Bir de öbür insanların getirdiği hediyeleri tenkid ediyordun; asıl kınanacak adam senmişsin… Bâri sesini çıkarmadan çekil git.) diyor ve canı sıkılarak güğümü ırmağa atıyor. Com! diye bir ses çıkıyor ırmaktan. O sırada Pâdişâh ırmağın öbür tarafında sevdikleriyle sohbet ediyormuş, (Nedir bu ses?) diyor. Adamları bakıyorlar ki ırmakta bir şey batıp batıp çıkıyor, hemen onu getiriyorlar. (Ne var içinde?) diyor. (Su, pâdişâhım.) diyorlar. Güğümdeki suyu birisine tattırıyor. Adam: (Tuzlu bir su, Sultanım.) diyor. (Kim attı bunu acaba?) diye etraflarına bakarlarken adamı görüyorlar, hemen yakalayıp huzûra getiriyorlar. Pâdişâh soruyor: (Sen mi attın bunu?) (Evet efendim.) (Niye attın?) Arap, meseleyi başından sonuna kadar anlatıyor, âbıhayat gibi sular sahibi bir pâdişâha acı bir su getirdiğinden duyduğu utancı ifâde ederek af diliyor. Bunun üzerine pâdişâh: (İhsânı sen hak ettin oğlum; çünkü bizim ihsânımız, boş elleredir. Bu sarayda her şey var; bizim hiçbir şeye ihtiyacımız yoktur. Kapıda hâlâ (ben şunu getirdim!) diye bağırıp bekleyenlerin elleri doludur, seninse, elin boşaldı; ihsân senin hakkındır.) diyor ve adamlarına; (Bunu hazineye götürün; istediği kadar alsın.) diye emrediyor. Adamı hazineye götürüyorlar. Arap bakıyor ki her taraf pırıl pırıl mücevherat ve altın dolu; fakat anlayışlı bir adammış; pâdişâhın biraz evvelki sözlerinden, huzura eli boş gitmek icâbettiğini idrâk ediyor, hazineden hiçbir şey almadan pâdişâhın huzuruna gidiyor. Pâdişâh soruyor: (Niçin bir şey almadın?) (Alsam, yine elim dolacak; bundan hicâb ettim. Senin huzurun, altından da, mücevherlerden de kıymetlidir!) (Mâdem öyle, bundan sonra sen hep benim yanımda kal. Yokluğu seçen ihyâ olur…)

Huzurullaha da yoklukla gidenler, ebedî bir zevk içinde yaşarlar. Onun kapısını varlıklarının, arzularının tokmağıyla çalanlar beyhude beklerler. O kapı, Şeyh Hasan-ı Bağdâdî’nin dediği gibi, tokmağı vuran elin, kudreti, kuvveti tükenip tokmak vuracak tâkatı kalmadığı zaman açılır.

(Ölmeden evvel ölme) dedikleri şey, işte bu yokluktur ama bunu herkes kendi aklına göre anlar. Halbuki bizim bu varlığımızın ne kıymeti var. İçinden o Kudret çıkıp gittikten sonra bir leşten farkı var mı?

Avrupalı mutasavvıflardan Sokrat mı, Eflâtun mu, birisi ölüm döşeğine düşüyor, öleceğini talebelerine söylüyor. Onlar: (Vefatınızdan sonra, cenazenizi ne yapalım?) diyorlar. (Kaldırın, atın.) (Aman efendim, nasıl olur, cesedinizi çakallar yer.) (Öyleyse yanıma bir değnek koyun,) (Ne olacak bu değnek?) (Beni yemeğe gelecek çakalları kovalayayım.) (Ölü, çakalı kovabilir mi?) (Peki, çakalları bile kovacak kudreti olmayan bir cesedi ne düşünüyorsunuz? Atın gitsin!)…

21.12.1957’de yapılan bir konuşmadan notlar:

S. – İbni Milcem Hz.Ali’yi rızâsıyla mı öldürdü, yoksa kasden mi?

Emre – Hz.Ali, İbni Milcem’in, bir gün kendisinin vücût elbisesini soymağa memur bir insan olduğunu biliyordu. Bir gün bir misafirlikte, yemek yerlerken, etleri hep İbni Milcem’in önüne itiyordu, yesin diye. Sofradakilerin canı sıkıldı; sordular: (Niçin böyle yapıyorsun Yâ Ali?) (Bu iyice kuvvetlensin ki, zaman gelecek, beni öldürecek.)

Bir gün de kalabalık bir gurupla hayvan üzerinde giderlerken Ali’nin kırbacı düşüyor. Düldül’den inip, kırbacı kendi alıyor, (İbni Milcem senin kölen olduğu hâlde, kırbacı niçin ona aldırmıyorsun?) diyorlar, (O zayıflamasın, diyor, zaman gelecek, beni öldürecek.)

S. – Alevîler Milcem’e söverler.

Emre – İbni Milcem Ali’yi hançerleyince, etraftakiler Milcem’i öldürmeğe hücum ettiler. Ali onlara: (Ben bu yaradan ölürsem şeriat kanunu ne emrediyorsa ona yaparsınız; fakat sakın dövüp söğmeyin!) dedi. Ali’nin, dövülüp söğülmesine râzı olmadığı bir kimseye niçin söğmeli? Hazreti Ali’nin Milcem’e gücü yetmedi de, hayfını biz mi alacağız? Peki hani kendisinden hayf alacağımız İbni Milcem? Şimdi mevcut olmayan bir adama sövüp saymak havaya yumruk sallamağa benzemez mi? Hem Allah’ın kudretinin Hz.Ali’de tecellî ettiğine inanırlar, hem de onu âciz, hakkını müdafaa edemez bir insan olarak kabûl ederler. Bu nasıl olur?

Bu ölümü takdîr eden, kendisidir. Her insanın bu âlemden gitmesi için bir sebep lâzımdır. Milcem de Ali’nin öbür âleme girmesi için bir sebeptir.

Hz.Ali’yi müdafaa etmeğe kalkışanlar, onun ne ilmini, ne kudretini, ne de aşkını biliyorlar; asıl âciz olanlar, onlardır. Ali’nin, kimsenin müdafaasına ihtiyacı yoktur.

Ali, (Beni müdafaa için şuna buna söğün.) demiş midir?

S. – Ali, beşeriyet libâsı giymedi, diyorlar.

Emre – Peki, görünmeyen bir adam öldürülebilir mi? Birbirini tutuyor mu bu sözler?
Sonra, terbiyece tekâmül etmiş bir insanın ağzından küfür çıkar mı? Bir tanıdık vardı, Ömer’e, Osman’a, Muaviye’ye, Mervan’a söverdi. Bir gün dedim ki; (Râbıta, insanın aklında gezdirdiği şey değil mi?) (Evet) dedi. (Eğer sen Mervan’a, Yezide söğerken ölürsen ya Yezid olacaksın, ya Mervan.) 10–15 dakika düşündü, sonra, kalktı, gitti. Yirmi gün sonra tekrar geldi: (Siz ârif insanlarsınız, dedi şimdi sövmüyorum ama sövmekten de vazgeçmiyorum.)

Alevî olmak kolay değildir. Bunun için Ali’nin ahlâkında fânî olmak lâzımdır. Alilik, Mervanlık, Yezidîlik, birer ahlâktır ve bunlar bizim içimizdedir. İçimizdeki Ali’yi Milcem’e, Hüseyin’i de Şimr’e öldürtürsek, yâni o kötü ahlâklara mahküm olursak, bize yazık olmaz mı?

Lânet etmek, bir şeyi kendimizden uzaklaştırmak demektir ve bu Allah’a mahsustur. O istediğini çağırır, istemediğini kovar. Bizim Şeytana lânet etmemiz, ancak onun işlediği fiilleri, yani Allah’ın yasak ettiği fiilleri yapmamakla mümkündür. Şeytanın fiillerini yapıyorsak, onun kuluyuz demektir. Lânet etmek kolay değil. Eden, nûr gibi olur, bir daha lânet etmesine lüzum kalmaz. Her gün lânet ediyorsak, o ahlâktan vazgeçememişiz demektir. Şeytan da bize güler durur.

Şu insanoğlu ne kadar âcizdir… Ne yaptığını, ne söylediğini bilmez.

10.12.1957’de yapılan konuşmadan notlar:

Emre – Mısır’ı ihyâ eden, Nil; hattâ Nil’in mili. Güneş, dağları yüzünden yakar, toz hâline getirir. Bu tozlara Güneşin çeşitli cevherleri de karışır. Sonra karlar, yağmurlar bu cevherleri alır, tarlalara, bahçelere indirir. Bu miller, tarlalara gübre olur. Dağlardan akan millerle nehirler denizleri doldurur, ovalar yaparlar. Bâzan da, dünyanın dönme hızında vukua gelen bir azalma veya çoğalma yüzünden denizler karalara hücum eder, oraları doldurur; böylece denizler kara, karalar deniz olur. Fakat bu hâdiseler, tarihe sığacak şeyler değil. Tarih daha dünkü şey; bu hâdiselerin ise ne evveli var ne âhiri Ebedî bir ân-ı dâim. Kemâlden zevâle, zevâlden kemâle. Bu günkü kemâl, yarının zevâlidir. Kemâle katılabilmek için onu görmek lâzımdır. Göremeyenler zevâlde kalıyor, zaten ölmek dirilmek dedikleri şey, budur. Zevâlde kalanlar ölü, kemâli görenler diri. Ama akıl diyecek ki (Hani, hiç diri kalan yok?) Akıl da haklıdır. Çünkü o bedenle mukayyeddir, bedeninin ölümü kendi ölümü zanneder. Akıl kemâle erse, görecektir ki kendisi bu vücut, bu beden değildir. (Benim) diye sahip çıktığı şey, zevâlin ta kendisidir. (Ben)lik zevâldir. Fakat aklın ağzından (Ben!) diyen, o (Kudret) ise, bu hâl, kemâlin ta kendisidir.

İşte insanın kendi benliği, bu kemâl tefekkür ettikçe ölür. Ölen benliğin içinde bir dirilik mevcuttur ki, bu da Allah’ın varlığıdır. Bunu anlayan herkes için ölüm yoktur. Böyle bir kimse bedenen ölür ama ölümsüz bir hayata doğmak için. Dünyadaki tabiat âlimlerinin hepsi bir araya gelseler, bu meseleyi halledemezler. Halbuki öteyanda Yunus Emre gibi bir çoban âşık olunca, aşktan doğan ilim onu öyle bir âlim yapar ki, onun bildiğini kimse bilemez.

Bu hâli ancak âşıklar anlar. Başka kimseler anlayamaz mı? Eğer isterse, herkes anlayabilir. Allah iltimas bilmez; zâlim değildir. Burası ümitsizlik kapısı değildir. Azmedenler mutlaka muvaffak olurlar. Bu, her yaratılmışın hakkıdır. Onun için Allah Kur’ân’da: (Elhamdülillâhi Rabbîl’âlemin) diyor. Bu sözü ile Allah, bu mânevî terbiyeyi öğretmek için herkesin hocası, mürebbîsi oluyor. Ama öğrenmek istiyenlerin. Öğrenmek istemeyenlere karışmaz. Çünkü herkese bir irâde vermiş, istediğini yapmakta, gideceği yolu seçmekte serbest bırakmış.

Bunu öğrenmek de çok basit: kendini unut; içinde bir (Bilen) var. O, şimdi de biliyor ama bizim benliğimiz ona hâil oluyor. Ama benlikle bileyim diyen, bilemez. Bileyim diyenin benliği bâki. Benliğini terk eden bilebilir.

Müşkül halledelim diye ne kadar konuşsak, daha beter gömülüyoruz. Son söz: AŞK.

(İmdat senden; yâ Hazreti Aşk, yetiş!)   

Aşkı bir ateşe benzetelim. Ateş olmadan ne olabilir? Yiyecek pişirebilir miyiz? Mâden çıkarabilir miyiz? Vücudumuzda ateş, yâni, hararet olmasa, yaşayabilir miyiz? Sevgi ateşi olmadan birbirinizi, çoluğumuzu çocuğumuzu sevebilir miyiz?

Bu sevgilerin bir de mânevîsi ve daha büyüğü vardır ki o olmadan Allah’ı sevemeyiz. İşte buna (Aşk) diyorlar.
Bu sırra âgâh olan insanlardan bâzıları, bizi aşka düşürebilmek için bazen oldukça acı sözler söylemişlerdir. Meselâ Yunus Emre:

Aşkı olmayan kişi
Misâli taşa benzer diyor.

Adamın biri, odun taşıdığı merkebini kaybetmiş. Günlerce aramış, bulamamış. Günlük rızkını temin edemez olmuş. Bir gün bir câminin önünden geçerken, arkadaşları alay olsun diye, orada vâ’z eden Nasreddin Hoca’nın yanına gönderirler: (Hoca’ya müracaat et; o senin merkebini bulur.) derler. Adamcağız gider, Hoca’nın karşısına dikilir, Hoca vâ’zın bitmesini beklemeden sorar: (Ne istiyorsun?) (Merkebim kayboldu. Hoca bulur dediler, sana geldim.) (Peki, git bir yular getir.) Adam gidiyor, bir yular getiriyor. Hoca vâ’zı bitirdikten sonra ayağa kalkıyor: (Ey cemaât! diyor, içinizde kaza, kıza, koza, herhangi bir şeye âşık olmayan bir kimse var mı?) Bir adam parmağını kaldırıyor. Hoca soruyor: (Sen hiçbirşeye âşık olmadın mı bunca yıllık ömründe?)

(Hayır, hiçbir şeye âşık olmadım.) Nasreddin Hoca merkebini kaybetmiş olan oduncuya dönüyor: (İşte senin merkebin bu adamdır; haydi git, yuları boğazına geçir, al götür.) Adam tereddüt ediyor: (Hiç olur mu böyle?) (Senin nene lâzım… Sen al bunu, götür…) Adam Nasreddin Hoca’nın her sözünde bir hikmet olduğunu bildiğinden, tereddüdü bırakıyor, adama doğru yürümeğe başlıyor. Olup bitenleri ibretle seyredenlerden bâzıları, ömründe hiçbir şeye âşık olmamış olan adama: (Şu oduncuya bir merkep parası ver de, bu ağır durumdan kurtul.) diyorlar. Adam, oduncuya bir merkep parası vererek âşık olmayışının kefaretini ödüyor.

Nasreddin Hoca, burada, bir taşla iki kuş vuruyor: Hem fakir oduncuya bir merkep temin ediyor, hem de câmide bulunanlara mânevî âşkı tatmayan insanların sâdece hayvâni bir yaşayış çerçevesi içinde mahbus kalmış olacağını anlatmış bulunuyor. Hakikaten de, ilâhî aşkı olmayan bir adama bakarsak, yalan söyler, hiddet eder, kendini başkalarından büyük görür, Allah’ın yasak ettiği her şeyi yapar. Bunlar ise hayvâni sıfatlardır.

Demin, gazetede Mevlânâ’nın tevâzuunu okuduk: kendisine selâm veren papazın selâmını, ondan daha fazla eğilerek almış. Allah’a âşık olan insan işte böyle olur. Kötü söylüyorlar, gülüyor, söğüyorlar, hoş görüyor. Aşk insanı böyle yapar.

Aşk her hastalığın, bilhassa Allah hastalığının ilâcı; her ilmin hocası; her gıdanın lezzeti; her canın mânevîyatı; hak yolcusunun rehberi; Hz.Muhammed’i Allah’a götüren Cebrail’in de mürebbisi; İsa’nın kanadı; Mûsâ’nın asâsı; velhâsıl her şey aşkla kaimdir.

Mûsâ’nın dayandığı şey, (ASÂ) değil, (ÂŞK)tır. İnsanı Makam-ı Ulâ’ya ne çıkarabilir; İsa’nın kanadı da (Aşk)tır. Rumuz olarak söylenen yedi kat göğe insanı ne götürebilir? Muhammed’in evvelâ Cebraili, sonra da kendisi, ta kendisi (Aşk) tır.

Nefisle karışık aşk insanı zillete, Allah’la karışık olan Aşk, devlete götürür.

S. – Aşk Allah mıdır?

Emre – Ayrı değil. Görebilirsek, (Mâşuk)un gözlerinden fışkıran bir âlem. Gözümüz açıksa, o fırlayan şey, gözümüzden girer, bizi (Mâşuk)a götürür.

14.5.1956’da yapılmış bir konuşmadan notlar:

Emre – (Men arefe nefsehû, fakad arefe Rabbehû = Nefsini bilen, Rabbini de bilir.) sözünü çok kimseler yanlış anlarlar. (Nefsim Rab’dır.) der, zındıklık yoluna saparlar. Halbuki nefsinin üstüne çıkmayan, onu tepelemeyen, onu öldürmeyen, nefsini bilemez. Nefsin muzır bir şey olduğunu anlayan, onu öldürmek lâzım geldiğine de inanır, çünkü Peygamberimiz: (Bütün muzır şeyler öldürülmelidir.) demiştir.

En büyük düşmanımız, içimizde, aklımızda, ahlâkımızdadır.

Eğer biz herhangi bir kimsenin fena âkıbetinden memnun oluyorsak, o hâl, onu yere vurduktan sonra bizi de yerlere çarpacaktır. Çünkü Allah’ın hâdi sıfatları gibi, mûdill sıfatları da muhittir.

Biz, bir arkadaşımızın herhangi bir ahlâki hastalığına acır, ona iyilik temenni edersek, ona mânen yardım etmiş oluruz. Boğulmakta olan bir adamı kurtarmak için bizim de denize atılmamız lâzımdır.

Arkadaşımızı kınayarak konuşuyorsak, bu çok kötü bir şeydir. Dedikodu, esasen Peygamberimizin reddettiği bir hâldir. Herhangi bir insanın lâfını buraya getirmemeli.

Şiblî’yi bir gün yemeğe davet ediyorlar, gitmek istemiyor: (Benim yerime filânca gitsin.) diyor. Filânca, ziyafete gidiyor. Yemekten sonra ziyafette bulunanlar, Şiblî’nin aleyhinde konuşmağa başlıyorlar: (Kendine pâye veriyor da onun için gelmiyor; bizim ziyafetimize tenezzül etmiyor, herhangi bir adamını gönderiyor.) diyorlar. Filâncanın canı sıkılıyor. Birkaç saat sonra Şiblî’nin yanına gidince: (Senin hakkında şöyle söylediler, böyle söylediler.) diyor. Şiblî Filâncayı uzun boylu dinledikten sonra soruyor: (Ziyafette neler yedin?) (Şunu yedim, bunu yedim) (yemekler ne oldu şimdi?) (Hazmettim.) Şiblî onu uyandırmak için: (Keşke bu sözleri de hazmetseydin…) diyor.

İnsanda hem Rahmânî, hem de Şeytanî sıfatlar karışık hâlde mevcuttur. Şeker, pancardan yapılır. Şu kahvenin içine biraz pancar atsaydık, onu tatlandırır mıydı? Tatlandırmazdı tabii. İşte, Allah’ın bize; (Nefsinizi öldürün!) demesi, pancarın pancarlığını at da şeker meydana çıksın, demek gibidir.

Pancarı muhafaza edebilir misin uzun zaman? Edemezsin. Çünkü pancarın asidi, içindeki şekeri de mahfeder. Onun için, bu benlik ve nefis pancarının bir an evvel doğranıp fabrikaya verilmesi lâzım.

Allah’a ancak ahlâkımızı tasfiye ettikten sonra yaklaşabiliriz. Âdem de saf değil miydi? Ona Sâfiyullah demiyorlar mı? Melekler ona, saf olduğu için secde ettiler. Ruhların vücudu, alnı mı vardı ki başlarını yere koysunlar? Secdenin, hakîkî mânâsı başı yere koymak değil, Allah’ı sevmektir, kendinden geçerek sevmektir. Yâni, sevmenin asidini, şehvetini atarak sevmektir.

İnsan, şeytanlıktan kurtulmadan Allah’ı sevemez. Allah’ı bulsa bile, ondan kendi nefsine, kendi arzularına göre şeyler ister, bunlar da hep Allah’ın yasak ettiği şeylerdir. Allah ona istediklerinden başka şey verse, kabul etmez; halbuki bu kendi iyiliği içindir. (Âdem’e secde et!) dese, etmez; kafasını diker; hakikati söylese, dinlemez inkâr eder.

Peygamberimiz, beşeriyetin elini tutunca, söyleyeceklerini beşeriyetin diliyle söylemiştir; bizim hallerimizi söylemiştir. (Tebbet yedâ…) kendisi için değil, Hz.Muhammed’in meclisinde ve huzûrunda malını mülkünü düşünen Ebûleheb için söylenmiştir, onu uyandırmak için söylenmiştir. Doğuşlar da böyledir. Murabıt olanların yaptıkları işler için söyler, fakat hepimiz için söyler. Doğuş dili, hepimizin dilidir. Doğuşlardaki (Emre)ler, hep sizlersiniz. Ben parçalanıp sizlere taksîm olunca, benim dilimden sizler söylüyorsunuz.

S. – Bir arkadaş: (Toprakta, ağaçta, Allah var mıdır?) diyordu.

Emre – Mükevvenat, mumun etrafındaki fener gibidir. Fenerin vazifesi, mumu muhafaza etmektir. Bu fenerin içinde ziya veren mum da insandır, insanlar içinde bir insandır.

Allah’ın zâtı, kudreti insanda tecellî eder. Bunun gayrisinden tecellî eden her şey, onun sıfatıdır. Allah’ın kudretini ancak kendi görür, kendi bilir, fakat bu kudret, ancak bir insandan görünür, bir insandan bilinir. Allah’ın sözü kimden söylenir? İnsandan. Kimden dinlenir? İnsandan. Ama, insandan insana fark vardır. Milyarlarca insan içinde, Allah’ı hiç düşünmeden gelip gidenler vardır. Allah’ı düşünenle düşünmeyen bir olur mu?

S. – Bu Allah’ın takdirî değil mi?

Emre – Allah insana bir irâde vermiştir, ne isterse onu yapabilir.

Bâzı takdirler (İrâde-i Külliye)ye aittir, bir kısmı da bizim cüz’i irâdemizin eseridir. Allah’ın irâdesiyle berâber olanlar, her şeyi yapabilir ama Allah’ın irâdesinden hâriç bir şey yapamazlar, çünkü Onda fânîdirler. Onun gibi sabırları çoktur, vakıt diye bir şey bilmezler.

1.12.1955’de yapılan bir konuşmadan notlar:

Emre – Küre’nin içinde, aynen dışındaki gibi, mahlûklar, denizler, nehirler var. Zamanı gelince bunları keşfedecekler. Fakat o mahlûklar, gıdalarını bizim gibi halleden cinsten mahlûklar değil. İnsandan başka mahlûkların tagaddisinde şuur yoktur, yâni soyalım, pişirelim diyemezler. Ama onların da kendilerine göre akılları vardır. Bakarsın, zehirli otları bilir, yemezler. Kendilerine yarayışlı otları yerler.

Tavuk, kaz, hindi, kuşlar ne yiyorsa, onları pişir, ye, hiçbir şey olmaz, insana da yarar, o otlar. Bilhassa kazın yediği otlar insanlar için şifâdır.

Yazıda, yabanda yaşayan hayvanlarda hastalık olmaz. Hastalık onlara insanlardan bulaşır, insanlar kırda bir yere oturmuş olurlar, pislikleri otlara bulaşmış olabilir, o otu yiyen hayvana da aynı hastalık bulaşabilir. Fakat hayvanlar bu hastalıkları otlarla tedavi ederler. Ama insan eli değen hayvanlarda, mutlaka bir hastalık vardır. Arılarda, karıncalarda bile. Arılar, karıncalar içlerinden biri hasta olunca, onu hemen öldürürler. Çünkü cemiyet halinde yaşadıkları için, o hastalığın hepsini öldürmek ihtimali vardır.

Atlı karınca tatlı ile yağ, peynir yer. İnsana zararı yoktur. Şeker pekmez gibi şeyleri somurur, götürüp otlar, yapraklar üzerine kusar, kış gelip de yuvanın üstü örtüldü mü, içerdeki bu kusmukları yalar, emerler.

Siyah karıncalar, üzümün, meyva ağaçlarının suyunu somururlar, bunları çöpler ve yapraklar üzerine kusarlar, katılaşan bu usâreyi kışın emerler.

Bir cins karınca da vardır ki, doğrudan doğruya hububat yerler. Buğdayın, arpanın sürecek, intaş edecek yerlerini keser, yerler ve yedikleri tarafı yukarıya getirerek, arpaları buğdayları çuval dizer gibi dizerler. Arpaları, buğdayları dizdikleri yer, yüksekçe bir yerdir. Arpanın ve tohumların kabuklarını soyarlar da buğdayın kabuğunu soymazlar.

Kışın gezmedikleri için, çok enerji sarf etmezler, dolayısiyle de az yerler. Su ihtiyaçlarını gidermek için de toprağın suyunu somururlar. Karıncalar gibi vücutları sert, kabuk gibi olan hayvanlardan, kışı hiç su içmeden geçirenler çoktur.
Bu hayvanların ciğerleri yoktur. Karın gibi gördüğümüz yerleri bir nevi hava filtresi, hava körüğüdür. Çekirgeler, akrepler, arılar da ciğersizdir. Bunlar filitle ölürler. Çünkü filit, bunların körüklerini tıkar, hava alamazlar, ölürler. En evvel ölen balarısı, en geç ölen tahtakurusudur.

Şimdi Naciye bir ilâhi okur, karıncaları koğarız.

Zapteden: Şevket Kutkan


EMRE’den Nükteler, Vecîzeler, Îrticâlî Cevaplar:

*Emre – Taassup, komünizm gibi serbest ve hâin fikirlere mâni olur. Taassup da iki türlüdür; ilmî taassup, cehlî taassup. Birincisi vatanı, dinî, namusu muhafaza etmek için lâzım. Cehlî taassup, ne olduğu bilinmeden, şuursuzca saplanılan taassuptur. Bu fenâ. Bu, halkı tenbelliğe ve irticâa götürür. Vatanı, milleti, dinî de muhafaza edemez.

*Emre – Gün, bir tâne. Fazla değil. Biz bu bir tane olan günün içinden ömrümüz müddetince geçiyoruz. Attığımız ömür adımlarını gün zannediyoruz.

*Emre – Kadınlık, erkeklik bir elbisedir. Allah, kimimize kadın, kimimize de erkek elbisesi giydirmiştir. Kim ne derse desin… Hakikat meclisine erkek de gelir, kadın da. Filânca bir şey söyleyecek diye elbisemizi çıkarır mıyız?

Hakikâtte ne erkek vardır ne kadın, Avrad derler ya; avrad, nefsine mahkûm olan   kimsedir, ister erkek olsun, ister kadın.

*Emre – Cebrâil, herkesin aklı değil, Hz.Muhammed’in ve onun gibi olanların aklıdır.

*Emre – Küçük köylerde ne kadar benlik ve dedikodu vardır… Köyler büyüyüp şehir oldukça dedikoduyu ve benliği hazmeder. İnsanlar da mânen büyüdükçe gururlarını, benliklerini ve dedikoduyu hazmederler; yâni hem dedikodu etmezler, hem de edileni hazmederler.


Nasreddin Hoca Fıkralarının Tasavvufî Îzâhı

Mavi Boncuk

Nasreddin Hoca’nın iki karısı varmış. Bir gün birini bir kenara çekip kendisine bir mavi boncuk vermiş:

—Al bunu sakla; sakın ortağına bir şey söyleme! demiş. Bir başka zaman da ötekine aynı şeyi söylemiş.

Bir gün kadınlar, Nasreddin Hoca’nın hangisini daha çok sevdiği hususunda bahse ve münakaşaya girişmişler. Anlaşamayınca, meseleyi Nasreddin Hoca’ya danışmağa karar vererek Nasreddin Hoca’ya sormuşlar:

—Hangimizi daha çok seviyorsun?

Hoca her ikisine de mânâlı mânâlı bakarak:

—Mavi boncuk kimdeyse, onu! demiş.

EMRE'nin Tefsîri:

Tasavvufta bir mânevî izdivaçtan bahsederler. Bu, Hakikat yoluna giren bir insanın, irâdesini bir mürşîde tam bir teslimiyetle terk etmesi demektir. Bu teslimiyetten sonra mürşîd, onun can kulağına üflemeğe, nefhetmeğe başlar. Burada üfüren erkek, üfürülen dişidir. Bir kâmil aklımızın Meryem’ine Hakikât kelâmını nefhettikten sonra akıl Meryem’i gebe kalır ve zamanı gelince mânevî İsa’yı doğurur.

Nasreddin Hoca, kendisine mânen bağlanan iki kişiye, zamanı gelince (Râbıta)yı öğretmiş. Fıkradaki (Mavi Boncuk) râbıtadır. Fakat onlar henüz çocukluk devresinde bulundukları için birbirleriyle münakaşa etmişler. Birbirlerinin yürüdükleri yollardan, mânevî hallerinden de haberdar olmadıkları için münakaşayı mürşîtlerine kadar götürmüşler. O da ikisini de memnun edecek bir cevapla meseleyi halletmiş.




İÇİNDEKİLER


DOĞUŞLAR 1
DOĞUŞLAR 2
SOHBETLER
SOHBETLER'DEN SEÇKİLER
İÇ KAYNAK DERGİSİ
EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER
NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI
İSMAİL EMRE'NİN HAYATI


DUYURULAR

Kayıtlı veriler: 14.12.2017
-DOĞUŞLAR 1: 1210 adet
-DOĞUŞLAR 2: 1200 adet
-EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER: 131 adet
-İÇ KAYNAK DERGİSİ: 25 adet
-NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI: 24 adet
-SOHBETLER: 70 adet
-SOHBETLER'DEN SEÇKİLER: 127 adet
   
"İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri" eklenmeye başlandı. 04.09.2013
- "Doğuşlar 1" başlığıyla yayınlanmış 1110 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 01.03.2013
- "Doğuşlar 2" başlığıyla yayınlanmış 1200 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 31.05.2012
- "İç Kaynak Dergisi"nde yayınlanmış "Nasreddin Hoca Fıkralarının Tasavvufi Îzâhı" isimli bölümler web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- "İç Kaynak Dergisi"nin tüm sayıları (25 sayı) web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- İngilizce sayfaları hazırlık aşamasında. 08.10.2009
- ISMAILEMRE.NET 08.10.2009 tarihinde yeni tasarımı ile açıldı.. Ve zaman içinde külliyat web sitesine aktarılacak. 08.10.2009

 

İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
Halil Develioğlu



Soru, görüş ve önerileriniz  için lütfen Webmaster ile bağlantı kurunuz.
BOBAR.NET