ANA SAYFA  |   İLETİŞİM   |   İNDİR  |  ENGLISH 
 


İç Kaynak Dergisi


İndir (.doc)

İÇ KAYNAK  DERGİSİ | Sayı: 1

EMRE”nin Konuşmaları: 1

1/12/1956 da yapılan bir konuşmadan zaptedilebilinen notlar:

S.- Bizim okuduğumuz kitaplarda hayat için bir başlangıç tâyin ediliyor. Küremize semâdan cürsûmeler geliyor. Bunlar vâsıtasıyla bataklıklarda ilk hayat başlıyor. Sonra hayvanlardaki tekâmül başlıyor: nihayet insan meydana geliyor.

Tabii, dünyanın da bir evveli var: O da mâyî-i nârî halinde güneşten kopuyor; sonra da hayat başlıyor dünyada.

Emre- Akıl, mutlaka bir iptîdâ ve intihâ arıyor. Aradığı iptidâyı da kendisi uyduruyor, aklınca bir şeyler tasarlıyor. Şimdi de öyle bataklıklar yok mu? Niçin o tekâmül olup durmuyor? Ama o âlimlerin dediği şey, insan vücudunda oluyor.

S.- İlk canlılık nasıl bir şekilde oldu?

Emre- Şekli, mekli yok. Hayatın ne iptidası var ne intihâsı.

S.- Bir de, bir insanın nerden gelip, nereye gittiği meselesi var. İnsan gittiği yerde dünyadaki şeklini muhafaza ediyor mu?

Emre- Bu işin künhünü anlatmaya kelâm kâfi değil, akıl da anlamaya kâfi değil; çünkü akl-ı cüz’dür. Cüz, Küll’ün dilinden anlamaz. Fakat anlamak ister ve azmederse anlayabilir. Allah’ı bilmeyen insanlar için Kur’anda çok ağır sıfatlar kullanılıyor. Allah’ı bilmeyen bir insanın herhangi bir canlıdan ne farkı olabilir; çünkü bütün canlıların gayesi, yiyip içmek, yaşamak, bir de neslini devam ettirmek için izdivaç etmektir. Onlar için ne geliş var, ne gidiş…

Kur’an, bâzı yerde de insanları övüyor: (Biz ona şah damarından daha yakınız) diyor. Hazreti Muhammed de: (Allah, insanı  kendi sureti üzre, yani kendisine benzer şekilde yarattı) diyor. Demek ki Allah’ı bilen insanla bilmeyen birbirinden ayırdedililyor. Zâten Kur’anda da böyle bir âyet var ya: (Bilenle bilmiyen bir olur mu?) deniliyor âyette.
Bir çocuğun meydana gelmesi için sarfedilen menide ne kadar hayvancık var?

S.- Tahminen beş milyon.

Emre- Birkaç damla suda beş milyon hayat… Bunların hepsi gidiyor, yalnız bir tanesi kalıyor. O da kendine benzer bir bez üzerine yapışıyor, sevişiyorlar. Babadan gelen, canlı; anadan gelen ona kap oluyor, sonra da atılıyor.

İşte, bu dünya da bir ana karnıdır. Bu ana karnındaki bâzı insanlar bu meseleleri tefekkür etmek suretiyle canlanıyorlar. Diğerleri beş milyon meni canlısı gibi telef olup gidiyorlar. Bizi canlandıran, bu tefekkür ve bilgidir. Zaman geliyor ki o gün, bu bilgiden başka hiçbir bilgi fayda etmiyor. Ama fayda etmiyor diye onları atacak mıyız? Hayır, onları bu dünyadaki hayatımızda yerli yerinde kullanacağız.

İnsan bu tefekkür adımlarıyla öyle bir âleme gider ki, tarifi mümkün değil. O âlemin dili, Akl-ı Küll’ün dilidir. O dili Akl-ı cüz anlamaz. İşte Hz. Muhammed, o âlemin diliyle : (Beni gören, Allah’ı görmüş demektir) diyor. Bu sözü anlamak için o âleme gitmek lâzımdır.

(Allah nedir?) diye düşünmeye başlayan bir insan fenalık yapamaz, günah işleyemez. Allah nasıl daima kullarına şefkat ediyorsa, bu gibi insanlardan da hep şefkat doğar. Gözünden bakanın, kulağından işitenin, dilinden söyleyenin Allah olduğunu bilen bir insan günah yapabilir mi?

S.- General Necati Tarcan: (İsmail Emre, konuşmalarında bâzı suallere o kadar muazzam cevaplar veriyor ki, biz bunları anlayamayız bile…) diyor.

Emre- Bunu söyliyebilmek kolay değildir. Büyüklüktür bu, (Anlıyamıyorum) diyen insan, anlama yolunda yürüyor demektir. Allah’ın birçok isimleri var; (Kelim, Semî, Habîr…) gibi. Bu general gibi, aradan biri çıkınca, söyliyen de O, anlıyan da.

Böyle düşünen insanlar bu yolda büyümeye başlarlar. Dört beş yaşındaki çocukları evlendirsek, bunlar çocuk yapabilirler mi? Çocuk yapabilmek için mutlaka büyümeleri lâzımdır. Manevî izdivaç seviyesine gelenlerin de içleri dolmaya başlar. Bunlar için ölüm yoktur. Buna akıl, yâni akl-ı cüz inanır mı?

Bâzı kimseler, bu yolda yürüyebilmek için dünya ilimlerini, dünya işlerini terketmek lâzım zannederek korkuyorlar… Bilâkis… Asıl  dünya işini terk edenler dünyanın başına belâ olmuşlar, parazit olmuşlardır. Ankara’daki toplantıyı gördün; var mıydı onlar arasında parazit cahiller? Hepsi münevver insanlardı.

S.- Bir Alman profesör, damadı ve kızı ile Konya’ya Mevlânâ’yı ziyarete gelmişler. Profesör; (25 seneden beri Mevlânâ’nın hasretini çekiyordum) diyordu. İçeri girerken ayakkabılarını çıkardı. Huzurda vecde gelip öyle bir ağladı ki, (Ben müslümanım! Ben Mevlânâ’yı bu kadar severim, bu kadar överim!) diyen, öyle ağlayamaz.

Sonra merdivenlere yüzünü gözünü sürdü; çıkarken Mevlânâ’ya arkasını dönmeden çıktı. Çıktığı anda Almanca bir (Doğuş) söyledi. Bu doğuşu Profesör Cemile kaydetti. Ondan doğuşun tercümesini rica ettiler. Prof. Cemile: (Bu doğuş o kadar derin ki, sathî bir tercüme onun kuvvetini kaybettirir.) dedi.

Emre- O Alman profesör Mevlânâ ayarındadır, kendi kendini ziyaret ediyor.

S.- Profesör, Konya’yı gezdikten sonra: (Burada herkesin mevlevî olması lâzım gelirken, ben bunu maalesef göremedim. Bugünkü Almanya yüzde seksen mevlevîdir ve sizden üstündür. Biz bu yüzde sekseni yüzde yüz yapacağız.) diyor.

Emre- Çok iyi olacak; Bütün münevver Hristiyanlar Müslüman olacak.

S.- (Biz harpte mağlup olduğumuz halde çabucak kayıplarımızı telâfi ettik. Bu kurtuluşumuzun, Allah’a bağlılığımızdan ileri geldiğine inanıyoruz) diyordu.

Emre- Bak imâna… Fakat bu iman körükörüne değil. Hem imanlı, hem de çalışkan bir millet.

S.- Biz hem tembeliz, hem de dinî terbiyemiz tam değil.

Emre- Bizi taassup geri bıraktı. Gazi’nin taassubu yıkmağa çalışması, hakikatten büyük bir hizmettir bu millet için.

Müslümanlığı Hindistan cevizine benzetecek olursak, bizim Müslümanlığımız da bu cevizin kabuğunu yemeğe benzer. Avrupalılar, şimdi Hindistan cevizini kırıp içini yiyorlar. Asıl tasavvuf da budur. Hakikat cevizinin içini yemektir. Bizim tarikatçılar da zannediyorlar ki, İslâmiyet ve Hakikat, bir mağaraya çekilip tık! tık! tespih çekmektir. Tespih de bir rumuzdur. Tespih 33 parçadır. Yani Tespih, (İnsan)ı tarif ve işaret ediyor. Hakikati arayacak olanlar bir (Kâmil İnsan)dan arasın demek istiyor. Bunu böyle anlamazsak sonu gelmez bir daire içinde döner dururuz. Bu daireden kurtulmak için de yine tespihte bir işaret, bir (İmame) vardır. Bu da (Kâmil İnsan)ı gösteriyor. O daireden, (İmâme)ye yapışan kurtulur, çıkar. Yoksa, dön dur…

S.- Herkes cehennemde günahı kadar yanacak, sonra selamete çıkacakmış?

Emre- Yalan söyleyen insanlara bak, ne kadar azap çekiyorlar. Namus düşmanlığı yapanlar, hırsızlar ne kadar yanıyor, korkuyorlar… Bundan daha iyi cehennem azabı olur mu? Tembeller de öyle; onların da içi rahat ve ferah değil. Halbuki çalışkan insan vazifesini yapan insan ne rahattır… Biz İslâmiyeti okuyup üfürmek zannediyoruz. Bari okuduğumuz duaların, âyetlerin mânâlarını havaya üfürmesek de, yutsak, kulağımızdan yutsak…

Asıl İslâmiyeti ve İslâmiyetin kurucusu Hz.Muhammed’i ancak arif aşıklar bilir. Çünkü o, onların gözlerinin içindedir.

İşte bir Alman profesör Almanya’dan gelir, Mevlânâ’nın eşiğinde ağlar, sızlar; biz Mevlânâ’nın dibindeyiz, fakat ondan haberimiz yok. Fakat o Alman profesör de işin içine girse…

S.- Pakistanlılar da öyle; trenle Konya’dan geçerken ayağa kalkıyorlar, tren Konya’yı geçene kadar ayakta Mevlânâ’ya huzur tutuyorlar.

Emre- Ancak mânevî bir huzur bulup oraya aklının yüzünü çeviren insanlar nefsin hayvânî sıfatlarından kurtulabilirler.

Çok yaklaştı; (Avrupa’yı işaret ederek) bu taraf hep Müslüman olacak. (Rusya’yı işaret ederek) yalnız şu taraf olmaz. Onlar dünyanın deccalı. Onların içinde de dindarlar var. Onlar ortadan çekilirlerse, Ruslar mahvolacak. Dinsiz milletler yaşayamazlar.

(Muhterem okuyucularımıza bu münasebetle 24.17.1951 de doğmuş bir (Doğuş)un birkaç dörtlüğünü veriyoruz):

Birbirine düşen, hepsi kardaş,
Bölük bölük olur, edrler savaş;
Bu doğan Deccal’a Mehdi! Gel, ulaş!
Gaflette durana işitilir hoş.

Hiçbir dinsiz millet burada yaşamaz,
Mutlak helak olur, daim koşamaz;
Ya put sevmelidir, veyahut namaz;
Gaflette durana işitilir hoş.

Her dinin bir ucu Hakk’a dayanır.
Din bir yoldur, giden mutlak uyanır;
(Emre) vardı, gitti; (Dost)unu tanır,
Gaflette durana işitilir hoş.

S.- Onlar birbirlerini yeseler de biz de huzûra kavuşsak.

Emre- Yiyecekler; çok yakın. Bir yerde su olmazsa hayat olmaz. Cemiyetlerin suyu da mâneviyet ve dindir.

S.- Dînimizin istikbâli ne olacak?

Emre- Çok güzel olacak. Eğer biz, bize dinimizin esâsını, özünü öğretmek istiyenlerin kimisini asmasaydık, kimisinin derisini yüzmeseydik, o güzel istikbale çoktan kavuşmuş olacaktık. Ama böyle lâzımmış.

Biz her işi duâ ile, okuyup üflemekle halletmek istiyoruz. Halbuki dînin asıl kıymetli olan tarafı içidir.

Hz. Muhammed’in bilgisi, görgüsü Allah’la beraberdir. Fizik, Felekiyat, Kimya bu görüşte dâhildir. Allah’a ve Muhammed’e okuyup üflemekle değil, okuyup manâyı anlamakla uyulur. Demin çocuk, (Elif Lam Mîm)le başlayan bir sûreden bir parça okudu. Nedir bu (Elif Lam Mîm)? Bu bir şifredir; alttaki sûrenin, hatta Kur’ânın hulâsasıdır. Bunu anlamadan Kur’ânın içine gireceksin… Uğraş dur. Eğer Hz. Muhammed bunun mânâsını açıkça söyleseydi kendisine kimse uymazdı. Onun için (Kellimünase âlâ kaderi ukuulihi – Herkese, anlayacağı kadar söz söyleyin.) demiştir.

Hz. Muhammed bir gün vâzederken, köse bir adam Peygamberimize hayran hayran bakarmış. Hz. Muhammed onun bu temiz sevgisine bakmış, tebessüm etmiş. Köse de zannetmiş ki kendisinin seyrek sakalına gülüyor; (Yâ Muhammed, benim köseliğime mi gülüyorsun?) diyor. Hz. Muhammed: (Yok yâ filân! Senin sakalının her bir telinin altında birçok melekler gördüm de onlara güldüm) diye cevap veriyor. Bu söz adamın hoşuna gidiyor, çünkü anasından babasından gelen bilgi ile zannediyor ki melekler, gökte uçan kanatlı mahlûklardır. Gökte aradığı melekler sakalına inince adamcağızın hoşuna gitmiş. İşte burada Hz.Muhammed, hakikati o adamın aklına göre söylemiştir. Nasıl anlatsın hakikati?

Şimdi gelelim bu sözün fennî izahına: Her kılın dibinde bir bez, bir gudde yok mu? İşte melekler bunlardır. Bilâ ücret, bilâ menfaat bize hizmet edip duruyorlar. İlmin, fennin terakki etmediği o devirde bunu o köse adama nasıl anlatsın? Şimdi bile mutaasıplara bunu anlatabilir misin?

S.- Avrupalı din âlimleri en aşağı bir Fakülte mezunu. Çoğu üç lisân biliyor. Mensup oldukları cemiyette itibarları yüksek. Bizde iş bunun tam aksi. Bu bakımdan dinimizin istikbali tehlikeli gibi görünüyor.

Emre- Allah, Müslüman, Hristiyan diye bir tefrik yapmaz. Çalışan, doğru yolda yürüyen muvaffak olur, Hıristiyanlık, Müslümanlık dediğimiz şeyler kesrettir. Allah ise vahdettedir. Bizim geri kalışımız, dinîn ne olduğunu bilmediğimizden.

S.- Biz Müslümanlığı sâdece (Lâ ilâhe illallah) demekten ibaret zannediyoruz.

Emre- Bunu söyleyebilmek kolay değildir. (Lâ) yok demektir. Her şeyi yok edecek, onlardan vazgeçeceksin ki Allah zuhûr edecek. (Lâ ilâhe), (Allah yok) demek değil; (İlâh yok) demek. İlâh da Allah’tan başka sevdiğiniz her şeydir. Bunlar yok olacak ki Allah meydana çıkacak. (İllâ) sözünde bir iddia mânâsı vardır, iddia etmek için de bilmek şarttır. Yani (O sevdiğimiz şeyler veya zanlarımız Allah değildir. Allah işte şudur!) demiş oluyoruz. Allah’ı bilmeyen bir insan; (Allah şudur!) diye iddia edebilir mi? İşte bunun için gerçek mânâsıyla (Lâ ilâhe illallah) diyebilmek kolay bir iş değildir. Allah’ı gerçekten bilen bir insan bir camiye gitse de: (Ey halk! Ben Allah’ı biliyorum) dese (Vay kâfir!) diye üzerine hücum ederler. (Bilmiyorum!) dese yine öyle yaparlar. Velhâsıl biz bu iki cehil arasına sıkıştık kaldık. Bir tarafımız sevap, bir tarafımız günah. Halbuki ne günahın, ne de sevabın ne olduğunu bilmeyiz. On sevap, yirmi sevap, yetmişbeş sevap diye sevabı sayıya vururuz. Nedir bu sevap? Arapça’da sevap kelimesi, (elbise) mânâsına gelen sevb kelimesinden geliyormuş; ikisi aynı köktenmiş. Demek ki sevap iyi bir hâli, iyi bir ahlâkı elbise gibi üzerimize giymekmiş. Para gibi sayı ile sayılan ve mukabilinde cennette öteberi satın alınan bir şey değil.

(Bu münasebetle okuyucularımıza şu “Doğuş”u da takdim ediyoruz):

Dostum! Seni çoğu arar camiden,
Bulmak ister kilisede cam eden*;
Seni bilmez ikisine çok giden;
Bir (Bilen)den okunmalı bu (Kitap).

Kimi arar Kudüs ile Mekke’den,
Kimi arar Hay! Hu! ile tekkeden;
Seni bilir her kayıdı terk eden;
Yetişmez mi arayana bu cevap?

Kimi arar çok söyleyen (fakı)dan,
Kimi arar sarhoş eden rakıdan,
Seni bilir yürekten kan akıdan;
Yürektendir aşıka olan şarap.

Kimisi der: (Lazım bize tarikat);
Bulmak ister o karanlıktan necat.
Meydandadır: Bunların aklı sakat;
Dünya gibi, bunlar da bütün serap.

Hak bulunmaz kudüm ile, def ile;
Eskidiler; sen aklından def’eyle;
Sen canını Hak için hedef eyle,
(Zevk) ile bul; boşuna çekme azap.

Sen devredip bitirdiysen azabı,
Sana açık o Dilber’in nikabı;
Sen alırsın ummadığın cevabı;
Duyar isen, sana lazım bu sevap.

Birçoğunun bütün arzusu: (Uçmak),
Birçoğunun: (Tamu) odundan kaçmak;
Aklın ermez; nasıl kaçarsın, ahmak?
Gözün görmez; doğmuş iken afitap.

Aşık, bilmez ne cennet, ne tamuyu;
Bilen için, bunlar bir dipsiz kuyu;
Daim içer (ilmi ledün) den suyu;
Çekmek için, elde lazım bir (Dolap).

Aşık olup, o dolabı çevirmeli,
Bu bilinmez sırra akıl ermeli;
Bir (Bilen) var, aklı ona vermeli;
(Emre)! dersin; kolay ise, durma,yap!

28.10.1943

-----------------------------------
*Cam etmek- ayin yapmak


S.- İyi bir Müslüman olabilmek için din ilimlerini, medrese ilimlerini tahsil etmek mi lâzım?

Emre- Birçok evliyâların medrese ilimlerinden haberleri bile yok; hattâ Kur’ân okumasını bile bilmezler; çünkü tahsilleri yoktur; ümmîdirler. Kur’ânın gayesi, kulları Allah’a bitiştirmektir. Kulun, ister okuması olsun, ister olmasın. Câhil bir kul da Allah’a bitişince, haydiii karşısında bütün âlimler âciz kalıyor. Dinîn, tasavvufun gayesi, insanların ahlâkını tasfiye etmektir. Medrese ilmi, yani Kur’ânı, sadece tefsîr etmek, medrese ilimleri bakımından tetkik etmek, bu ahlâk tasfiyesi işini yapabiliyor mu? Kur’ânı okumak ve tetkik etmek de bu işi yapabilir amma, yeter ki anlasak ve anladığımızı tatbik edebilsek… Halbuki anlamadan okuyup üflüyoruz.

S.- Hüveynat nerden meydana geldi?

Emre- Hüveyne sudan başka bir şey değil. Kurbağaya benziyor; ön elleri var, arka ayakları bitişik; çok şeffaf.
Kur’ânda (Ve cealnâ minelmâi külle şey’in hay- Biz her şeyi sudan yarattık) diyor. Her şeyin hayatı sudur. Toprak maddesi azdır; vazifesi de vücudu dik tutmaktır. İnsan en çok şekerden, daha doğrusu nurdan yapılmıştır.

S.- Âdem ile Havvâ böyle bir hüveyneden mi meydana geldiler?

Emre- Bizim evvelimiz, âhirimiz var; fakat hayatın ne evveli var, ne âhiri… Akıl yaslanacak bir yer arar; bir iptidâ, bir intihâ arar. Hattâ âlimler bile. Dünyaya güneşten kopmuş diyorlar. Bunlar nazariyeden başka bir şey değil.

(Âmâk-ı Hayal) burayı güzel anlatır: Şeytanlar ülkesinde âlimler iki taraf olmuşlar. Bunların mümessilleri olan iki büyük âlim, dinleyiciler önünde münakaşa ediyorlar. Onların ilmine göre güneş, semavi bir kazanmış. Birisi diyor: (Kazgaan-ı semâvînin 768 buçuk kulpu var). Öbürü diyor; (Hayır,777). Yâni demek istiyor ki beşer aklı ve ilmi, Allah’ın ilmi yanında bundan başka bir şey değildir. O kadar akıllı adamlar Ay’a Merih’e gidip de orada yaşayacaklar. Halbuki oranın havası Küre’nin havasından başkadır. Merih’e gidilemeyeceğini birkaç sene sonra anlarlar. Süratle dönen bir cisme elini yaklaştıramazsın. Yıldızlar o kadar süratle dönüyorlar ki, etrafındaki hava bu süratten bir sertlik hâsıl etmiştir. Hava şeffaftır; görüş, bakış havayı deler, geçer ama insan vücudu geçemez. Küre, kendine ait şeyleri kendi cazibesinden dışarıya bırakır mı?

İlim bir tek güneş görebiliyor. Halbuki güneşlerin adedi, payânı yok.     Güneş, birçok yıldızların kalbi gibidir. Kalbsiz hiçbir şey yoktur. Küre’nin kalbi de ateştir. Bizim hararetimiz de vücudumuza kalbimizden yayılmıyor mu? Bütün kâinatın kalbi de insandır. Bütün tasavvuf kitapları ve Kur’ân bunu anlatmaya çalışır.

Küre’deki kimyevî maddeleri, kimyevî hassaları, yıldızlar güneşten tahlil ederek Küre’ye verirler.

Bütün yıldızlar dönmektedir. Birinin sürati ötekinin muvâzenesini bozunca, muvâzenesi bozulan yanıyor, patlıyor. Onun patlamasından, milyarlarca parça fezaya dağılıyor. İşte haceri semâvîler, bu dağılan parçalardır. Fakat bize kimbilir kaç milyon senede gelebiliyor…

Yıldızların ekserisi gaz hâlindedir. Onları bir cisim gibi gösteren şey, güneşin ziyâsıdır. Birçokları kimyevî maddelerden mükerrerdir. Hepsi Hakk’ın emri ve işaretiyle dönüyor. Fizik, Felekiyat âlimlerinin ilmi doğrudur ama onlar sadece bu yıldızları döndüreni göremiyorlar.

 S.- Herkesin çözmek istediği de budur.

Emre- İnsan kendisi çözülmedikçe bu mesele çözülmez.

S.- Nûh’un gemisi hakkındaki düşünceleriniz nedir?

Emre- Peygamberlerin birçoğu tahammüllü, sabırlı değildi. Doğru yola davet ettikleri kimseler, sözlerine inanmazlarsa, onlara beddua ederlerdi. Nûh da, Cenâb-ı Hakk’ın varlığını bildirmek için etrafındakilere söz söylemeğe başlayınca, kendisine eziyet ettiler, o da bütün insanların mahvolması için beddua etti. Allah Nûh’a: (Şöyle bir gemi yap, çocuklarını al, hayvanlardan da birer çift al, onlar kurtulsun, imân etmeyenler Tûfan’da boğulsun) dedi. O da bir gemi yaptı, hayvanlardan da birer çift aldı. Nûh’un yedi çocuğu vardı. Çocuğunun biri fena bir fiil işlemişti. Kardeşleri onun gemiye alınmasını istemiyorlardı. Fakat ne de olsa evlât. Nuh onu da aldı ama bir kazanın altına sakladı. Nuh’un işleri bitince, Tûfan başladı, gemi yükseldi ve münkirler mahvoldu. Bütün dünyayı kaplayan sular indi. Bu, hikâyenin dış tarafı. Fakat biz, buna böylece de inanmaya mecburuz. Gelelim ledün cihetine:

Bir kere, suların bütün dünyâyı kaplamasına imkân var mı? Sonra, insan arka üstü yatarsa, bir gemiye, bir kayığa benzemez mi? Kollar da kürek. Gemiye hayvanlar almış; insanda hangi hayvanın ahlâkı yok ki?

Yedi evlâttan murad, yine insandır; başımızda yedi delik yok mu? İki göz, iki kulak, iki burun deliği, bir de ağız.

Kazanın altındaki yüzü kara evlâdı da nefistir. Ona uyanın yüzü kararmaz mı?

İnsan vücudunda hangi mâden, hangi zehir, hangi panzehîr yok ki… Kâinatta ne kadar hayvan varsa, şekilleriyle aynen insan vûcudunda mevcuttur. Bundan başka nice deryalar, nice ırmaklar vardır… İnsan bu derece büyüktür ve merkez-i kâinattır.

İşte Nûh Tûfanı hikâyesindeki bütün rumuzlar (İnsan)ı anlatmaya çalışıyor.

Bu esrar, birdenbire açıklanırsa olmaz. İnsan, emeğini çekmediği şeyin kıymetini bilmez. Ne kadar söylesen anlayamaz. İnanamaz. Siz Almanya’yı bana ne kadar tarif etseniz, ben ne anlarım… Oraya gitmeli de ondan sonra bilmeli. Bunun için Hz. Muhammed: (Kelimünâsse alâ kaderi ukuulihîm) demiş; yâni (herkese anlayacağı kadar söz söyleyiniz) demek istemiş. Ama insan anlayış yolunda aklının adımlarıyla yürümeğe başlarsa (nas)lıktan kurtulur.

Hakikatin öyle esrarı vardır ki, birdenbire söylenirse, duyanlar için zehir olur. İnanmak için ya kuvvetli bir iman olmalı, ya uzun boylu rıyâzat yapmak lâzım. Rıyâzat bugün için günah. Kuvvetli iman ve sevgi yolu daha yakındır. Çok güzel bir devirde yaşıyoruz. Dış nasıl terakki ettiyse, iç de, yâni maneviyyat da öyle terakki etti. Ben rıyâzat yaptığım devirde Hicaz’a altı ayda gidilirdi; şimdi altı saatte gidiliyor. Araplar: (El-mâzi lâyüzker) diyorlar; mâziyi unutmak lâzım.
Asıl rıyâzat, nefsin istediğini yapmamaktır. Gerçi rıyâzatta bütün melekelerimiz hafifler, yani kuvvetlenir, başka âlemler açılır ama iş, Allah’ı râzı etmektedir, rıyâzatta değil.

S.- İnsan mürşitsiz rıyâzat yapsa ne olur?

Emre- Dellenir. Bu iş mürşitsiz olmaz. Siz mürşitsiz, yani muallimsiz mi doktor oldunuz? Hz. Muhammed: (Lev lel –mürabbî, mâ areftü Rabbî- Mürebbim olmasaydı Rabbimi bilemezdim.) diyor.

S.- Hint fakirleri de rıyâzat yapıyorlar.

Emre- Onlar ehli küfür. Çünkü yaptıkları rıyâzatın hedefi, nefsâniyet ve benlik. Beyinleri o arzuya hâmile, zamanı gelince o arzûyu doğuruyor. Onların yaptığını hangi peygamber yapmış? Halbuki bütün peygamberler, onların yaptığını yapmağa muktedirdirler. Fakat yapmazlar.

Hint fakirlerinin ekserisinin râbıtası (Buda)yadır. Buda’da bir peygamberdir; 124 bin peygamberin içindedir. Fakat o, tabiat kuvvetlerine hükmetme kudretini terk edememiş, orada kalmış. Yağmur yağdırırdı; ateşe yakma! derdi, yakmazdı. Fakat hiçbir peygamber onun peygamberliğini tasdik etmemiştir.

S.- Ama peygamberler de mucizeler göstermişlerdir?

Emre- Bir devre göstermişler ama sonra vazgeçmişler. Çünkü mucizeyi gören insanlar bu hâle imrenirler, orada kalırlar. Hz. Muhammed de bir zaman sonra mucize olarak Kur’ânı göstermiştir. Kur’ândaki ilmi ledün hiçbir kitapta yoktur. Hz. Muhammed, mucize devrini çabuk geçmiştir. Bütün evliyalar yağmur yağdıracak olsalardı, insanlar çalışmazlardı. Mucize lâzım olduğu devirde yapılmıştır. Allah bize çalışırsak verir. Ziya Paşa burada vali iken kuraklık olmuş. Hocalar her gün yağmur duasına çıkarlarmış. Hocanın biri (Paşa’nın da Allah’a imanı vardır; onu da yağmur duasına götürelim) demiş. Huzuruna çıkmışlar; (Bizimle beraber yağmur duasına gelmez misiniz Paşam?) demişler, Ziyâ Paşa: (Hayır, ben huzûrullaha çıkıp da yağmur istemeğe utanırım) demiş. (Niçin?) demişler. (Ya Allah bana:(Ben size Seyhan’la Ceyhan’ı verdim. Benden yağmur istemeğe utanmıyor musun?) dese ben ne cevap veririm?) demiş.

S.- Mevlânâ’nın babasının Mevlânâ’ya kıyamı da mânevi mânâda mıdır?

Emre- Evet. O kabri, temsilen öyle ayağa kaldırmışlar. Ölü hiç ayağa kalkar mı? Âdem peygamber, Hz.Muhammed’in babası değil mi? Halbuki Âdem de Hz.Muhammed’in şefâatına muhtaç değil midir? İşte bunu anlatmak için öyle yapmışlar.
Ne ki doğdu, büyüyor. Bizden sonrakiler mutlaka bizden münevverdirler. Baksana hep gençlik! gençlik! diye bağırıyorlar. Bir talebe hocasının öğrettiklerini tamam öğrenmişse, ondan daha ileriye gidecektir. Hocanın ilmi talebede ikinci yaşını yaşıyor, yani büyüyor.

Fakat evlât, babasını inkâr etmemelidir. Ederse mahvolur.

(Bu satırlar yazıldığı sırada elektrikler sönmüştü. Bir müddet Duran Emmi’nin çaktığı kibritlerin ışığında yazıldıktan sonra lüks lâmbası yakılmıştı. Emre bu lüks lâmbasını göstererek): Şu lüksü nasıl inkâr edersin? Evet, elektrik bundan mükemmeldir ama bu da elektriğin babasıdır.      

Zapteden: Şevket Kutkan


Nasreddin Hoca Fıkralarının Tasavvufi Îzâhı

Bu sütunda okuyucularımıza, Nasreddin Hoca fıkralarını Emre’nin getirdiği yeni bir görüş ve anlayış ışığı altında takdim etmeğe çalışacağız.

Umûmî anlayışımız, Nasreddin Hoca’yı merkebe ters binmiş, hayvanın kuyruğunu eline almış, çok defa gülünç, bazen güldürücü, bazen hattâ müstehcen fıkralar anlatan bir molla olarak tanımaktan öteye geçemiyor. Ahlâkî mizah dehâsının fikir haysiyetini komiklikten tefrik edebilmek kolay olmadığı için, Nasreddin Hoca’yı, bizi güldürmeğe memur bu komik mollayı sadece merkebin kuyruğunu eline almış sarıklı, sakallı bir insan olarak tasavvur eder, üzerinde durmazdık. Emre’nin getirdiği yeni ve gerçek görüş, bizi, ona aşağıdan yukarıya doğru hayretle, hayranlıkla ve saygıyla bakma seviyesine çıkarıyor. Tasavvuf kitaplarında, tasavvuf tarihlerinde adı geçmeyen Nasreddin Hoca’nın büyük bir mutasavvıf olduğunu, fıkralarının da tasavvufî Hakikat ile tasavvufî ahlâkı telkin etmek istediğini ilk söyleyen, Emre’dir. Bu görüş, asıl Nasreddin Hoca fıkralarını, taklitlerinden ayırmak için şaşmaz bir mihenktir.

Emre, her sayımızda bir veya birkaç fıkrayı şerh ve izah edecektir.

İlk fıkrayı, rahmetli Remzi Oğuz Arık’ın aziz hatırasını, yâda vesile olan hazin bir olayla birlikte anlatacağız:

Rahmetli ile Emre, Adana’da Dr. Operatör İhsan Önal delaletiyle ilk tanışmalarında bu mevzu üzerinde konuşurlarken Remzi Oğuz Arık, Emre’ye: (Mâdem Nasreddin Hoca fıkralarının tasavvufî bir mânâ taşıdığını iddiâ ediyorsunuz, öyleyse ben size bir fıkra anlatayım, siz bunu tasavvufa tatbik edin) diyerek şu fıkrayı anlatıyor:

Nasreddin Hoca’nın bir evi varmış. Hoca bir gün evine diyor ki: “Sen artık adamakıllı eskidin, neredeyse yıkılacaksın. Bâri bana ne zaman yıkılacağını haber ver de altında kalmayayım.” O da “peki” diyor.

Aradan epeyce bir zaman geçiyor. Bir gün ev yıkılıveriyor. Bereket versin ki ev yıkıldığı zaman, Nasreddin Hoca içinde değilmiş. Akşam Hoca geliyor; bakıyor ki ev yıkılmış. Eve: “Hani sen bana ne zaman yıkılacağını haber verecektin?” diyor. O da: “Ben sana çok söyledim ama sen anlamadın. Bir gün duvarım çatladı, bir gün sıvalarım döküldü. Bunlar hep sana benim yıkılacağımı haber veriyordu. Bizim dilimiz böyledir” diyor.

Emre bu fıkrayı şöyle mânâlandırıyor: (Evi insan vücuduna benzetsek olmaz mı? Evin yıkılması da ölüm olsun. Duvarın çatlaması, sıvanın dökülmesi filân da hastalanmamıza, saçlarımızın, dişlerimizin dökülmesine benzetilemez mi?)

Emre bu izahı yaparken, Remzi Oğuz Arık, şiddetle ağrıyan dişinin sızısını dindirmek için Dr. İhsan Önal’dan bir aspirin istiyor. Bunun üzerine Emre: “İşte bakın, ev, size bir tuğlasının düşmek üzere olduğunu haber veriyor” deyince, bu izah ve bu yerinde misâl, rahmetlinin çok hoşuna gidiyor ve bunu not defterine kaydediyor.

Emre, fıkranın gerçek manasını şu sözlerle tamamlıyor:

(Bu vücut binası, bir gün nasıl olsa ölüm zelzelesiyle yıkılacaktır. İş, bu ev yıkılmadan, (ölmeden evvel ölerek) Ebedî Ev’e, (Emin Belde)ye, yani bir kâmil insanın gönlüne göç etmektedir.




İÇİNDEKİLER


DOĞUŞLAR 1
DOĞUŞLAR 2
SOHBETLER
SOHBETLER'DEN SEÇKİLER
İÇ KAYNAK DERGİSİ
EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER
NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI
İSMAİL EMRE'NİN HAYATI


DUYURULAR

Kayıtlı veriler: 14.12.2017
-DOĞUŞLAR 1: 1210 adet
-DOĞUŞLAR 2: 1200 adet
-EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER: 131 adet
-İÇ KAYNAK DERGİSİ: 25 adet
-NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI: 24 adet
-SOHBETLER: 70 adet
-SOHBETLER'DEN SEÇKİLER: 127 adet
   
"İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri" eklenmeye başlandı. 04.09.2013
- "Doğuşlar 1" başlığıyla yayınlanmış 1110 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 01.03.2013
- "Doğuşlar 2" başlığıyla yayınlanmış 1200 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 31.05.2012
- "İç Kaynak Dergisi"nde yayınlanmış "Nasreddin Hoca Fıkralarının Tasavvufi Îzâhı" isimli bölümler web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- "İç Kaynak Dergisi"nin tüm sayıları (25 sayı) web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- İngilizce sayfaları hazırlık aşamasında. 08.10.2009
- ISMAILEMRE.NET 08.10.2009 tarihinde yeni tasarımı ile açıldı.. Ve zaman içinde külliyat web sitesine aktarılacak. 08.10.2009

 

İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
Halil Develioğlu



Soru, görüş ve önerileriniz  için lütfen Webmaster ile bağlantı kurunuz.
BOBAR.NET