Her gelip geçenin yolu musun sen?

Tefekkür deryâsı, ne kadar büyük…
Gaaibettim, bende beni, dünyâ nedir, ukbâ nedir?

Her gelip geçenin yolu musun sen?
Nice hülya ile, dolu musun sen?
Küt gibi, bu nefse, olmuşsun tâbi’ , (1)
Onun sultânısın, kulu musun sen?

Karşısında durup eğersin, boyun,
Sen bir arslan iken, eylemiş koyun:
Esir gömleğini, sana giydirmiş,
Kudretin var iken, uyan da soyun.

Nedâmet derdine, oldun giriftar,
Tabîbini bul da, sen seni kurtar;
Giydirdiği gömlek, ateşten kumaş,
Şimdi geniş gibi, nihâyeti dar.

Hiç haberin yoktur, yakıp da dağlar,
Hareket eyleyen kolunu bağlar;
İftihâr eyleyip, giyip kuşanan,
Onunla haşrolmuş, durmadan ağlar.

Şimdi güler ama, sonucu: hiddet;
Anla: sevdiğine, o eyler hasret;
Seni halkeyleyen Gaffârüzzünup,
Karşıda duruyor, var, iste medet.

Kalbinden görenden, O ayrı değil,
Gözlerini aç, bak, hiç durma gaafil;
Uyandırmak için, kulaklarına,
Eğer işitirsen, durmaz, döker dil.

Bilmek isteyene, vermiştir ilim,
Bir ismi (Semî’)dir, bir ismi (Alîm);
Gönlünü, gözünü, O, var eyledi,
Yine tekrar Ona, al, eyle teslim.

Ondan başka varlık, hep sana düşman,
Seni yemek için bekliyor her ân;
Sevip karışmazsan, iyi bil (Emre)!
Birgün gelir, sen de olursun pişman.

Zapteden: Rûşen Mirici, Salih İnan.
Saat:20.35


(1) Birinci dörtlüğün üçüncü mısraı doğduktan sonra, çocuklar gürültü ettikleri için Emre kendine geliyor; dördüncü mısra, on dakîka sonra doğuyor. 16.3.1956