27 Temmuz 1953 | Sayı: 78

10 Ağustos 1953 | Sayı: 79
13 Temmuz 1953 | Sayı: 77

Emre – İrâdesizlik çok fena. Madem Allah: (Ben görülür, bilinirim) diyor, öyleyse biz de Allah’ın, Muhammed’in hakîkatini öğrenmeye çalışırız. Bunun için de günâh korkusunu atmak lâzımdır. Allah’ın, Muhammed’in hakîkatini araştırmak, ne günâh, ne de küfürdür. “Küfür”ün lügat mânâsı, “örtmek” ve “karanlık” demektir. Asıl bu meseleleri araştırmazsak karanlıkta kalırız. Hakîkatin örtüsünü kaldırmalıyız ki altındaki meydana çıksın.

Gece ve karanlık, ancak bizim içindir. Güneş için gece tasavvur olunabilir mi? Ona yüzünü dönenler, onun gibi parlarlar. Arkalarını dönenler de kendi gölgelerinin karanlığı içinde kalırlar. Bize kötü diyenler, bize “Kâfir” diyenler o ışığa, bilmediklerinden arkalarını dönüyorlar. Her şeyin aslı Güneş’ten geldiği için, onlarda da “Güneş”ten bir cevher vardır. Bizim için, o “Güneş”in bir zerresinin bile bulunduğu herşey kıymetlidir. Bu sebeple biz onları kötü görmeyiz. Karanlıkta asıl onlar kaldığı halde biz onlara, lügat mânâsını kastederek bile “kâfir!”demeyiz, diyemeyiz. Bizim için kâfir kalmamıştır. Güneş gölge görebilir mi?

Bizim sözlerimiz halkın anlayışına uymadığı için bize, “kâfir!” diyorlar. Muhammed ebedî diri bir varlık olduğu için daima ileriye doğru gitmektedir. Biz bu “Diri Muhammed”e uyduk, biz de durmadan yürüyoruz. Onlarsa duruyorlar. Duranlar, yürüyenlerin sözlerini işitebilirler mi, anlayabilirler mi?

Bir doğuşta da aynı şey var:

Anlatamaz oldum soranlara ben,
Hâlimi bed huya yoranlara ben;
Aşk geldi, geçirdi varlık dağını,
Nasıl görüneyim duranlara ben?

deniliyor.

Emre – Evet, duranlar, yürüyenlerin sözlerini anlayamazlar. Yürüyenler: “Muhammed öndedir; onu hiç durmadan takip etmeli. Dış âlemin terakkisiyle birlikte mânevî hâl de büyüyor. Hatta dışı büyüten içtir. Meyvanın kabuğu içine göre büyür” derler; duranlarsa Muhammed’i 1370 yıl evvel ölmüş zannederler.

Bu söylediklerimizi teyid ve tasdik eden bir doğuş olacak, onu okusak? Kitap II: Doğuş 132

Tecellî şavkına, hayrandır gönül,
Tutuldu aşkına, üryandır gönül;
Tükenip bitmedik, huzûra erdi,
Rahmandan edilen, ihsandır gönül!..

Nereye dönersem, karşımda durur,
Umulmadık yerden, ediyor zuhûr;
Akıl; vakit ile, günü unuttu,
Her aldığı nefes; durdurur huzûr.

Namaz kılmaz derler, gaafil değildir,
Bilmeyecek kadar, câhil değildir;
Gözümün perdesi, ateşe yandı,
Arzû ile emel, hâil değildir.

Cenneti, gılmânı, değiştim (Aşk)a,
Gönlüm rasgelmiyor, o (Yâr)dan başka;
Nereye dönersem, kıble görünür,
Hareketsiz secdem, daîmâ Hakka.

Bana küfür olur, atarsam adım,
Şükür, kabûl oldu, benim murâdım;
Târif eyliyene, gönlüm karıştı,
Adından ayrılmaz, söylenen adım.

Beden dünya ile, gönlüm beraber,
Her vakıt, her saat, alıyor haber;
Arkasına uydum, (Diri İmam)ın;
1370 yıl, geri mi rehber?

Kıbleyi bulunca, önümüzdedir,
Ağzımızdan çıkan, ünümüzdedir;
Bu yanık gönlümüz, (Hicaz) olalı,
Doğup da batmayan, günümüzdedir.

Dirildik, kalmadı, havf ile recâ,
(Tasavvuf) götürdü, bizi o (Hac)ca;
Günbegün terakkî yolu açıldı,
Medeniyet şavkı, gelip doğunca.

İç terakkî etse, büyütür dışı:
Gövdeye göredir, insanın başı;

Hoş görüyor (Emre), altı tarafı,
Kimse ile yoktur, onun savaşı.

(Dün) geridedir de, (Bugün) ileri;
Kimler inkâr eder, her ilimleri?
Doğan, mutlak büyür; nakliyâta bak;
Canlı mahlûk olmaz, olmazsa deri.

24.1.1953 Saat: 10.30
Zapteden: Fuzûle Emre

Emre – Evet, içinde bulunduğumuz zamanla beraber herşeyin de ilerlediğinden haberimiz yok. Muhammed bunu bildirmiş ama, biz duymuyoruz: (Zamanın değişmesiyle ahkâm da tebeddül eder) demiş. Hâlbuki biz olduğumuz yerde kalmışız. Anamızdan, babamızdan ne duymuşsak ona kanaat etmişiz.

Şimdiye kadar, cennet, cehennem, Allah, Muhammed dedik durduk. Bunların ne olduğunu öğrendik mi? Öğrenemediysek, neye yaradı din bilgimiz? Niyâzî Cennet’i bak nasıl tarif ediyor:

Bugünkü, “cennet-i irfân”a dahil olsalar uşşak
Yarınki va’dolan huri veya gılmanı neylerler.

Din, insanı, işte buralara götürmeli. Din, yani irfâniyyet, cenneti de, cehennemi de, peygamberi de, Allah’ı da göstermeli. “Ya bileceğim, ya öleceğim!”  diyen insan bu yolun sonuna varır. Kur’ân yenecek, içecek bir şey değildir. Kur’ân, kelâmdır. Öyleyse anlaşılması lâzımdır. Allah, Kur’ân’ı anlayalım diye göndermiştir. Eğer hakîkati anlamamızı istemeseydi, bize tangır tungur diye karışık bir gürültüyle hitap ederdi. Kur’ân Arapça geldi diye İngilizler, Fransızlar bundan mahrum mu olsunlar? Kur’ân, “Kelime”, “söz” değil, “mânâ”dır; Aklımıza ekmek mefhumu gelir. Hubus demesek de Fransızca “Pen” desek kafamızda yine aynı mânâ canlanır. Yani kelimelerin hiç kıymeti yok; ister hubus de, ister “pen”, istersen ekmek; iş mânâda. Kur’ân yalnız Araplar’a mahsus olsaydı, Muhammed Yahudiler’i, Rumlar’ı îmâna davet etmezdi. Kelime, yani lisan milletlerin; mânâ ise bütün insanlığın malıdır.

İş, Kur’ân’ın dış tarafıyla, yani zahirî mânâsıyla bitseydi, Kur’ân’ı anlayan bütün Arap’ların evliyâ olması icap ederdi; Kur’ân’ı anlayamadığımız için, bizim de ehli cehennem olmamız lâzım gelirdi. Hâlbuki iş, tercüme ve tefsîrle bitmiyor. Yine Niyâzî:

Cevizin yeşil kabuğunu yemekle tad bulunmaz,
Zâhir ile ey fakı, Kur’anı arzularsın, diyor.

Niyâzî bu sözleri bütün insanlara söylüyor; sade Arab’a, Türk’e değil. Kur’ân, eğer mânâsı anlaşılırsa, insanı öyle bir yere yetiştirir ki, hakîki Kur’ân’ın “insan” olduğunu anlatır. O canlı Kur’ân’ın harflerini birleştirip Tevhîd etmezsek kurtulamayız. Asıl, Kur’ân canlıdır. Kur’ân’da  “Fecir Kur’ân”ından bahseden bir âyet olacak, neydi o?

(Ve inne Kur’ânel fecri kâne meşhuden)

Emre – Mânâsı ne?
Fecir Kur’ân’ı görülmüş idi.

Emre – Evet, “Fecir Kur’ân”ı görülür, okunmaz. İnsan, Cenâb-ı Allah’ın en güzel mahlûku değil mi?

Bu sırada bu mevzu ile münasebeti olan şu doğuş okundu: Kitap I: Doğuş 1048

Yazar iken Fürkan’ı,
Hurufat eder canı;
Akılnan okumanın,
Hiç olur mu imkânı…

Harf edersen âlemi,
Gözdür onun kalemi;
Fürkan’ı yazmak için,
Seversin bir Âdem’i.

Onun kâğıdı: vicdan,
Okuyup yazan: Sultan;
Sıra sıra dizilir,
Noktasıdır cümle can.

Yazarsan olur kitap,
Böyle edilir hitap;
Dönüp de okuyunca,
Her yandan kalkar hicap.

Mihrab edilir beden,
Kalmaz ne sen, ne de ben…
Aman tarif eyleme,
Bu hâlleri, bilmeden.

Bu hal, daim âşikâr,
Bilen, bilmeyen arar;
Ehli olmayan görse,
Neylesin, eder inkâr.

(Emre), sen yazdın, bak, gör,
Gösterme, olur küfür,
Âşık olmayanların
Gözlerinde var mühür.

Gösterirken Muhammed,
Çokları etti hiddet;
Başka türlü söylenmez,
Hallâk etmiştir âdet.

30.11.1948  Saat: 11.30

Sual – Birisi: (İsmail Emre’nin anlattığı tasavvuf deryâsında hakîkat incisi var olmaya var ya, ben o deryâya atılmaya korkuyorum) diyormuş.

Emre- Madem korkuyormuş öyleyse cevheri içinde gizli. Haklıdır; ya atılacağı yer fücûrât deryâsı ise…

Onun “orada bir şey var!” demesi “ilm-el-yakin” hâlidir. “ayn-el-yakin”de arkadan geliyor. Onun bu tereddüdü “tefekkür” lâmbasındaki şişenin isini silmeğe benzer. Tereddüd isleri silindikçe “Hakîkat” ışığı parlamaya başlayacaktır.

O Kudret, hakîkati anlatabilmek için bizi ağaç kurduna çevirdi. Tecellî eden hâlleri, nizam bozulmasa da anlatsak, dağlar, taşlar dayanmaz. Allah şimdi lûtfu başımızdan aşağı döküyor. Halbuki Allah’ın kudreti yanında bizim ne kıymetimiz var… Bilgimiz ne? Görgümüz ne? O halde “bugünkü cenneti irfâna dâhil” olmadıktan sonra ne değerimiz olabilir? Hakîkati anlamayan ve Allah’ı görmeyen insanlar için Allah ne ağır sıfatlar kullanıyor Kur’ân’da…

Bir zaman Yörüklere misafir olmuştuk. Çadırın önüne bir ateş yakmışlar. Hava çok soğuktu. Gelen Yörük, çorabını çıkarıp ateşe tutuyordu. Ateşe bir şeyler düşüp pıtır pıtır ediyordu. Arkadaşa sordum “nedir bu?”dedim. “Bit” dedi. Anlaşıldı ki, ateşi görünce bitlerin ayakları gevşiyor, düşüp yanıyorlar. Allah’ın Celâl sıfatı karşısında insanlar bu bitlerden daha âcizdir.

Sual – Peki, “Cennet-i irfân”a giremeyenlere felâh yok mu?

Emre – Biz kendimizi kurtaracağız. (Muhammed’den başka herkes, hatta peygamberler bile “nefsî! nefsî!”  diyecek) demiyorlar mı? Gözümüz, yolumuzu görmek içindir. Arkaya bakarsak düşeriz. Başkasının hâlinden bize ne?

Mâmâfih, Allah o kadar rahîmdir ki, “Hakîkat”i anlamaya niyet eden ve o niyetle ölen bir kimseyi dahî mahrum etmez.

Hakîkat, ehli mezâhirin dediği gibi değildir. Ruhları bir şişeye koyacaklarmış, kıyamete kadar öyle kalacaklarmış diyorlar. Hayır, böyle bir şeyin aslı yok. Muhammed zamanında belki şişe bile yoktu. Mânâ âleminde maddî şişe olur mu?

Kıyamet kopmadan evvel alâmetler zuhûr edecekmiş: Dâbbetül’arz çıkıp dünyayı dümdüz edecekmiş. Böyle şey olur mu? Yuvarlak bir şey nasıl dümdüz olur? İsrâfil, sûru öttürünce; yerden mantar gibi çıkacakmışız. Bu postekiyi sayarsak, hakîkatten elbette haberimiz olmaz. Bunlar hakîkattir amma, hep rumuzdur.

Niyâzî: (Nâra-i isrâfil urdu, cümleye çalındı sûr)

diyor. Demek “sûr” çoktan çalınmış. İşte ötüp duruyor. Muhammed’in ağzından çıkan sözler İsrâfil’in sûru değil miydi?

İsrâfil sûrunun ötmesiyle dirilecek olan şey, bu vücudun içindeki varlıktır. Bu vücut ve bu isim bir yulardan, başka bir şey değildir; bilinelim diye. Yoksa, bu vücudun hiçbir kıymeti yoktur. Bir leşten başka birşey değil ki… Leşin dirilmesinde ne fayda olabilir ki… Leş, yine leş…

Bu rumuzlu sözlerin hakîkatini anlamaya çalışmalı. Bu rumuzlar tefekkürle hâlledilir. Tefekküre başlayan bir kimse, şeriattan ayrılamaz. Zira şeriatın gayesi istikamettir. Kur’ân’ın ilk sûresinde (İhdi-nessıratelmüstakim) demiyor mu? Hakîkat derdine düşen bir insan nefsine uyabilir mi? Ateşe hangi hayvan yaklaşabilir?

Sual – Kur’ân’da bildirildiğine göre, Allah, bize şahdamarımızdan daha yakınmış. Peki biz cehenneme girer, yanarsak, O da bizimle beraber yanmaz mı?

Emre – Biz kendinden ayrılmazsak bizi cehenneme atabilir mi? Cehennem, O’nu bilmeyenler, kendini O’ndan ayrı görenler içindir. Biz, içinde oturduğumuz evi yakar mıyız ki, bize şahdamarımızdan daha yakın olan, yani içimizde bulunan Allah bizi yaksın? Biz de Allah’ın eviyiz. Bir hadîste (Mü’min’in kalbi Allah’ın evidir!) demiyor mu?

Allah’ı bilen aynı, bilmeyen gayrı. Kur’ân’da da (Bilenle bilmeyen bir olur mu?) deniliyor.

Sual – Eh, meseleyi şimdi hallettik. Korkuyorduk; çünkü günâhımız vardı. Hani bir şey derler: Adamın biri ötekine: (Seni dağ dağ dolaştırırım) demiş; o da (Beni dolaştırmak için sen de benimle beraber dolaşırsın ya…) demiş. Bizim işimiz de buna benzedi.