17 Kasım 1952 | Sayı: 60

01 Aralık 1952 | Sayı: 61
03 Kasım 1952 | Sayı: 59

Geçen sayıdaki suale verilen cevabın devamı:

Emre – Yazıcızâde de (Muhammediyye’nin 253 üncü sahifesinde (Onu ancak dön namazını kılanlar bileler.) diyor. Muhammed’i “Dön namazı”nı kılanlar bilebilir. Muhammed hiç ölür mü? O, ebedî ve ezelî olarak diridir. Bir (Doğuş)da şöyle deniliyor: Kitap 1-Doğuş 910. Son dörtlük:

Gönülde bin Muhammed var,
Durmaz gezer, ümmet arar,
(Emre), aşikâr eyleme:
Ham görene olur zarar.

Muhammed ölmediği gibi, hiçbir şey de ölmez. Bizim hâlimiz de ebedî ve ezelî olan bir hâldir. Bir hâl gelir, bakarız kimse yok; zaman gelir, sizde de müşâhade ederiz. Dem gelir, bizi öyle bir zevk’e gark eder ki, kelâma gelmez. Bir devre gelir ki herkesi ayrı görürüz; bir devre gelir ki (Lâ mevcude illâ Hû). Ne ölüm ne kalım; ne siz, ne biz… Gine de anlatamıyoruz. (Hâl), ilimsiz olmaz. Hakîkat yolunda ilim; Bir noktaya kadar lâzım. (Hâl)e ilimden geçilir.

Prof. – Evet, ilim lâzımdır. Peygamberin hayatını âyetlerin inzâl sebeplerini bilmeli ki Kur’ân’ı ve İslâmiyet’i tam mânâsıyla anlayabilelim. Muhyiddîn Arabi böyle bir âlimdir. İlim sahibi olmayan kimselerde ise “Doğuş” ve “Tulûat” oluyor.

Emre – Madem Hâl’e ilimden geçiliyor, o halde ilim, hakikat değildir. İlim daima hatâ eder, çünkü akla tâbidir; hatta hatânın ta kendisidir. Hatâ ekşisi üzerine hakikat tatlısı yenirse ağzımızın tadı bozulur. Ekşiden vazgeçmezsek ağzımızın tadı gelmez. Hakikati bulmak için ilimden geçmek lâzımdır.

Prof.- Gazâli böyle yapmış.

Emre – Bir insan kendisini unutmadıkça aynadaki kendisini tanıyamaz.

Hâlbuki kendisi o mudur? Hocaların medreseden geçen yolları yorucudur amma, o ilimleri öğrenip unuttukları, yani onları da geçtikten sonra tat başlar. İbrahim Hakkı’ların, İsmail Hakkı’ların yolları medreseden geçmişdir amma, onlar işin sonunu tatlıya bağlamışlardır. Yunus Emre’deki tecellî başkadır.

Prof.- Yunus Emre câhil olamaz.

Emre – Allah her şeyi yapmaya kadîr değil mi? Kendi ilmini câhil bir adama veremez mi? Madem ki asıl hakikat, hakikat ilmi, bütün dünyevî bilgileri yani arzuları terk ettikten sonra tecellî ediyor, Yunus gibi câhil fakat bütün dünyevî arzuları terk etmiş bir insanda da tecellî edemez mi? Hz. Muhammed âlim miydi? Asıl bilmek, bilgiyi unutmaktır. Hakiki terbiye, terbiye öğrenmeyi unutmak yani tamamlamaktır. Bir şeyi tamamıyla bilen bir insan için öğrenmek, yani “ilim” denen şey kalır mı? İçimiz yanıp da “âh!”, deyince, ilim, bu “âh!”ın, yani “aşk”ın arkasında ve ona hizmetçi olarak kalır. Yunus okumamıştır; sonradan okusa da çok az. Bizim anladığımız mânâda bir ilim sahibi değildir.

Prof. – Ama çok ince felsefî düşünceler var Yunus’ta? İlham, size, bilginiz, görgünüz derecesinde gelir. Tahsiliniz olsa da başka eserler okumuş olsaydınız gelen ilhamlar, doğuşlar da ona göre olacaktı.

Emre – Hayır, mesele böyle değil. Doğuşların benim bilgim ve görgümle hiçbir münasebeti yoktur; çünkü doğuşlar benim değildir. Bu doğuşlar ilhama milhama da tâbi değildir ve o kadar da hudutsuzdur ki, eğer zapdetmesem yerken, içerken, yatarken, kalkarken mütemâdiyen söyleyecek. Fakat her doğuş, beni adeta hasta ediyor. İçten içe hiç durmadan söylüyor. Vezin, kafiye, şiir miir diyorlar; ben böyle şey bilmiyorum. Bu doğuşları söyleyen “Kudret”, bir devre geldi ki emretti, ben de söylemeğe başlamışım.

Prof.- İlk şiirlerinizle şimdikiler arasında mutlaka bir tekâmül farkı var değil mi?

Emre – Evet, doğuşlar ifade bakımından bir tekâmüle doğru gidiyor. Bu doğuşların gerisi çok… Bildiğim bir şey varsa, o da bütün mutasavvıfları söyleten (Kudret) ile beraber oluşum ve ondan zevk alışımdır. Ne kafiye biliyorum ne vezin. O (Kudret), ne isterse onu söyler. Ben bu hâlin mahkûmuyum.

Prof.- Bir doğuşta bulunsak?..

Emre – Doğuş söylemek benim elimde değil. Hâkim olan, o Kudret’tir, ben onun emrindeyim. Bazen çarşıda söyler. Kendime gelirim ki söylüyor; geleni geçeni rahatsız etmemek için bir sokağa saparım.

Bu arada mutasavvıfların siyasetle meşgul olup olmayacakları meselesi bahis mevzuu oldu. Bay Emre bu konuda şunları söyledi:

–   Mutasavvıflar, Allah’ın her şeyi çok güzel idare ettiğini bildikleri ve gördükleri için, değil siyasete, hiçbir şeye karışmazlar. Onlar her şeyi hoş görürler. Onlar dünyanın üstünde geziyorlar; yani dünya onların ayakları altındadır. Fakat milletleri ve hükümetleri için en hayırlı temennîlerde bulunurlar. Yalnız milletlerinin değil, bütün insanlığın iyi olduğunu isterler.

Dünya’yı Allah’tan daha mükemmel kim idare edebilir? Onlar dünya’yı ve dünya hâdiselerini Allah’ın idare ettiğini bildikleri ve yapılan her şeyin yerli yerinde olduğuna tam bir îmânla inandıkları için hâdiseleri ve inkilâpları beğenmemezlik etmezler. Mutaassıp kimseler ve tarîkatçılar, meselâ Ticâniler Atatürk’ün heykeline yani inkilâplarımıza tecavüz etmekle doğrudan doğruya Allah’ın işine karışmış, Allah’ın Atatürk eliyle yaptığı inkilâpları beğenmemiş oluyorlar. Bu Allah’a isyan etmek demek değil midir? Onlar güya Atatürk’ün heykelini put’a benzetiyor da onun için hücum ediyorlarmış. Hâlbuki bunlar put’u yanlış anlıyorlar. Put, şekilden ibaret bir heykel değil, aklımızda, gönlümüzde gezdirdiğimiz dünya ve âhret arzularıdır. Heykel, bize, sevdiğimiz bir insanı hatırlatan bir şekildir. Vicdanı olan bir kimse, vatanımızı ve namusumuzu kurtarmış olan bir insanın aziz hatırasına el kaldırır mı? Allah bu inkilâpları istemeseydi, Atatürk’e bunları yaptırır mıydı? Demek ki Atatürk’ün irâdesini tahrîk eden Allah’tır, şu halde, Atatürk’ün inkilâplarına isyan etmek Allah’ın işine karışmak demektir.

Hz. Muhammed, bir evde resim olursa orada namaz kılınmaz demiş. Hz. Muhammed zamanında resim var mıydı? Elbette yoktu. Madem o zamanki evlerde resim yokmuş; öyleyse niçin böyle söylemiş? Demek ki bu sözü söylemekten bir maksadı var. Hz. Muhammed ev derken insanların gönlünü, aklını kastediyor. Gönül evinde Allah’tan başka herhangi bir şeyin resmi, yani arzusu, sevgisi olan insanın kıldığı namaz kabul olunmaz demek istiyor. Peygamberin sözünü anlamayanlar da, namaz kılarken resimleri tersine çeviriyorlar. Bizi geri koyan, hep bu yanlış anlayışlarımız olmuştur. Bu ters anlayış, bizi Atatürk gibi bir insanın hâtırasına tecavüz zavallılığına bile düşürüyor. Hâlbuki daha dün gibi yakın bir zamanda, yani Fransız işgalinde Adana sokaklarında serbest dolaşamıyorduk. Ya ölelim, ya kurtulalım diyorduk. Şimdi nankör eller o kurtarıcıya çekiçle hücum ediyor. Hâlbuki dünya aklı bakımından Atatürk hakikaten çok büyük bir adamdır. Biz onun irâdesini Allah’ın irâdesinden ayrı görmeyiz. Zaman ve hakîkat, yüzümüzdeki bu nankörlük kirini de temizleyecektir.