17 Haziran 1953 | Sayı: 75

01 Temmuz 1953 | Sayı: 76
01 Haziran 1953 | Sayı: 74

Sohbette bulunanlardan bir zât:

Bu ne kadar lûtuf. Tövbeyi yüz defa bozanı bile reddetmiyor, deyince Emre: 

Af, şimdi adede ve rakkama tâbi değil; nâmütenahi suç eylesek yine affeder. 

Sual – Mevlânâ “Ney”le ne kastediyor?

Emre – İnsan ne yaparsa kendine benzetmeye çalışır. Model, kendisidir. “Ney”i yapan, insan olduğu için, onu da kendisine benzetmeye çalışır. Bakın ney dokuz deliklidir. İnsanda da esaslı olarak dokuz delik vardır. Yedisi başımızda, ikisi de vücudumuzdadır. Madem herkes yaptığını kendine benzetiyor, o halde Allah da insanı yaparken kendine benzetmiştir. Zaten böyle bir hadîs de var. Arapçası nasıldı?

İnnallahe haleka Âdeme ala sûretihi.

Emre – Yani ne diyor?

– (Allah, Âdem’i kendi şekline benzer olarak yarattı.) diyor.

Emre – İşte ney de “İnsan”ı temsil ediyor, insanı anlatıyor, ama “Kâmil insan”ı.

İnsan olmadan, ney nasıl kendi kendine ötemezse, “Kâmil insan”ı da öttüren Allah’dır. Yani onun sözleri, doğrudan doğruya Allah’ın sözüdür. Allah’ı bulmak için mutlak ve mutlak onu bulmak lâzımdır. İnsan kendi bilgisi ile Allah’ı bulamaz. Yazıcıoğlu, onu anlatmak için:

İkiyüzbin yıl, ey ârif! Kişi meydân-ı Tevhîdde
Seğirtse –kapmayaydı top- nedir bilmezdi ol Mevlâ.

diyor. Yani bir insan “Tevhîd” meydanında ikiyüzbin yıl koşsa, Mevlâ’nın kim olduğunu bilemez. Mevlâ’yı bilmek için, bir top varmış, o topu kapmalıymış. O topu kapmadıkça Mevlâyı bilmek imkânsızmış. Yazıcıoğlu bu sözü “Tevhîd” meydanında koşanlar için söylüyor. Ya “kesret” çöllerinde koşanlar ne yapsınlar?

   İnsanı Allah’a aşktan başka hiçbir şey götüremez. Her varlık bir hâmî bir koruyucu ister; Aşk’ın hiç bir kimseye ve hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Aşk ebedîdir; yıkılmaz, geçmez; karanlık kabul etmez. Daimî bir şefkat lâmbasıdır aşk. Aşk, karanlıksız, gecesiz bir gündüzdür. Gündüzde bile karanlık vardır da Aşk’da yoktur. Gündüzün bir mağarada karanlık yok mudur? Pekalâ vardır. Güneşin ışığı mağaraya giremez. Fakat aşk’ın ışığına hiçbir şey hâil olamaz. Aşk’ta “Celâl” bulunmaz. Aşk, daima “Cemâl”in zâtıdır. Aşk’ın yabancısı yoktur. Aşk, herkesle herkestir; kucağını herkese açar.

Kur’ân, zâhiri hayatın anası olarak suyu gösteriyor; (Ve caaina minel mai külle şey’in hay) diyor. Bu âyet, şu muvakkat hayat içindir. Ebedî hayatın menbaı Aşk’tır. O âyeti, ebedî hayat için (ve caalna minel’aşkı küllü şey’in hay) diye değiştirmeli.

Aşk, öyle bir şeydir ki hayata da muhtaç değildir. Hayatı olmayanın korkusu da olmaz. Korku, hayatın bekçisidir. Zerre kadar korkusu olan âşık değildir. Hayat, hayvanlara mahsustur. Hayat dedin mi, ölüm de beraber. Aşk ise ölümsüz bir hayattır.

Aşk o kadar Rahîmdir ki, herkesin gözüne uyan bir gözlüktür. Aşk insanların sultanıdır. Velhasıl “Evveli aşk, ahîri aşk vesselâm…”

Aşksız hiç bir varlık yoktur. Ancak bu aşk’ı yerine sarfedemiyoruz, her birimiz bir yere harcıyoruz da onun için Allah’ı bulamıyoruz. Allah’tan başka her şey ölüdür. Ölüye sarf edilen aşk da ölüp bitiyor. Aşk’ın geldiği yeri bulsak da aşkımızı oraya sarfetsek, aşkımız gittikçe artar, ne biter, ne de tükenir.

Kazâsız, ârızasız yaşayan insanlar, ne kadar çok yaşasalar, sonunda bunuyorlar. Yani bunayan bir insanın aklı kalmıyor. Aklı olmayan bir insanın dini olur mu? Peygamberimiz de öyle dememiş mi: (Men lâ akle lehu, lâ dine lehu) yani “aklı olmayanın dini de olmaz” demek. Şu halde düşünelim: Bunayan bir insan Müslüman mı, Hıristiyan mı, yoksa dinsiz mi? Uzun bir zaman boyunca kendimizi Müslüman zannettikten sonra bunayıp dinsiz kalmak ne acı değil mi? Bunayan bir adamın taştan ne farkı var? Aşkı olmayan, kim olursa olsun, taş gibidir.

Anadan doğan her insana aynı miktarda ilâhî aşk kudreti verilir. İnsanlar bu kudreti, bu aşk hazinesini ölü şeylere sarf ediyorlar da onun için bitiriyorlar ve sonunda bunuyorlar. Neye benzer: Bir çeliği dinamoya değdirince, mıknatıs olur. O mıknatısı hurda demirler arasına atarsak, mıknatıs demirlere değe değe bütün kuvvetini sarf eder, kaybeder. Akıl da böyle: Sarfoluna sarfoluna bir gün biter. Peki, öldükten sonra gideceğimiz âlemde akılsız ne yapacağız? Aklı olmayanın dini olmazsa aşkı olur mu? Âşık kat’iyyen bunamaz. Günden güne aklı da büyür, “Hâl”i de. Aşk’ın ve âşık’ın zamanı, senesi menesi yoktur. Yaş vücuda sahip ve tâbi olanlar içindir ve bunun bir sonu vardır. Âşık’ın ömrü ise ebedîdir.

Sual – Bazı insanlar bunamıyorlar da “hayret” deryâsına düşüyorlar, adeta bu âlemle alâkalarını kesiyorlar.

Emre – Onlara bu ilmi öğreten insan hayrettedir de onun için onlar da hayrette kalırlar. Bir çırak, ustasının sanatı ne ise onu öğrenir. Bu “Tevhîd” hâli iyidir amma daîmi olarak bu hâlde kalanların beşeriyete faydaları olmaz.

Allah âşıkları, bir devre gelir ki hiçbir şey bilmez olurlar. Bilgiyi “bilen”e yani asıl sahibine teslim etmişlerdir de onun için böyledirler. Bunların hâli gurk tavuğun hâline benzer. Tavuk; gurk olmadan evvel, kediden, köpekten ve insandan korkup kaçtığı halde, gurk olunca korku bilgisini unutur. Bu tavuk, normal tavuklara göre ahmak ve anormal bir mahlûk olmuştur. Fakat hakîkatte, asıl bu gurk tavuk normaldir; çünkü o, bu sûretle kendine benzer mahlûkların yaratılmasına sebep olmaktadır. Gurk tavuğun bu hâline “Hâl-i istiğrak” denir. Tavuk, altındaki yumurtalar kırılıp civciv çıkınca “Âlem-i fark”a gelir. Âşıkların da “İstiğrak hâli”nde kalması iyi değildir. Onların o hâlden uyanıp gittikleri yere bizi de götürmeleri lâzımdır. O hâl, ancak kendilerini kurtarır. Peki, biz ne yapalım? O lütuftan mahrum mu kalalım? Bu lûtfa nâil olmuş bir insan, o nîmetten bizi istifâde ettirmiyorsa, onun ahlâkı “kerîm”, yani cömert değildir. Öyle bir insan civciv çıkarmamış olur ki bu hâl, noksanlıktır. Fenâfillah’a varan insan o zevki bırakıp bizim seviyemize inecek ki bizi kurtarabilsin. Bakın, siz “Hakîkat”i bu kadar anladınız ya, artık duramazsınız. Ah şu arkadaşa da anlatsam… Aman filân da duysun… demeye başlarsınız. Asıl zekât budur işte. Hz. Muhammed: Zekâtınızı evvelâ akrabanıza, ondan sonra dostlarınıza, daha sonra diğer insanlara verin” diyor. Hakîki zekât ilâhî ilim zekâtıdır.

Kur’ân’da “Hakîkat”i anlayan insanlara “Diri”, anlamayanlara “ölü” veya “uyuyan insan” deniliyor. Uyanık bir insan, uyuyan ve horlayan insanlar arasında nasıl rahatsız olur duramazsa, “hakîkat”i anlayanlar da muhîtlerindeki insanları uyandırmağa çalışırlar. “Kerîm”, yani cömert ilim böyle olur. Bu makam “Îsâ” makamıdır. “Îsâ ölüleri diriltti” demiyorlar mı? Bu ilmi öğrenenlerce, Kur’ân’ın “ölü” dediği insanları, “Kelâm” nefh ederek diriltmeğe çalışıyorlar. Onlar, öğrendiklerini mutlaka başkalarına söyleyeceklerdir. Ellerinde değil. Hâmile bir kadın, doğum zamanı gelince, çocuğu zaptedebilir mi? Doğurmamazlık edebilir mi? Bu hâle düşen insanlar da aynen böyledir.

Hani bir şey anlatırlar: Hz. Muhammed, konuşmaları ve sohbetleri ile Ali’yi yetiştirmiş. Ali, hakîkati bir an evvel öğrenmek istedikçe, Muhammed: “Yâ Ali, daha vakti var. Söylersem zaptedemezsin, başkalarına söylersin; hâlbuki esrâr-ı ilâhiyyenin, kıymetli mücevherler gibi, kutularda ve kasalarda muhafaza edilmesi lâzımdır” diyor. Fakat Ali yine ısrar ediyor. Muhammed de Ali’yi çok sevdiği için dayanamıyor, esrâr’ı söylüyor. Ali esrârı anlıyor ve kabul ediyor. Fakat karnı günden güne şişmeye başlıyor. Rahatı kaçıyor. Bu esrârı başkalarına da söylemek istiyor. Fakat Hz. Muhammed “Söyleme!” dedi ne yapsın. Nihayet gidiyor bir kör kuyuya Hakîkati söylüyor, söyledikçe karnının şişi iniyor. Fakat bir müddet sonra kuyunun ağzında kamışlar, sazlar bitiyor. Çobanlar bu sazlardan kaval yapıp çalıyorlar; kavallardan çıkan ses, Hz.Muhammed’in Ali’ye söylediği esrârı bağırıp duruyor.

Bu hikâyeden maksat, ilâhi esrârı öğrenen insanların bu esrârı zaptedemeyişlerini anlatmaktır. Çıplak ayakla, ateşe basan adam elbette bağırıp “Of!” diyecek. İçine hakîkat ateşi düşen insanlar da “Off!” dedikçe ağızlarından bu esrâr çıkacaktır.

Şimdi öyle bir devre geldi ki hakîkat esrârını herkes duyacak. Bu hâle kimse mâni olamaz; çünkü bu hâl, münevverlerden zuhûr etmeye başladı. Muhammed de Mekke’den Medîne’ye Hicret etmişti. Emin ol ki Medîne Mekke’den daha münevver bir muhîtti.

Sual – Felsefeciler de Allah’a gitmiyorlar mı?

Emre – Gidiyorlar amma, Allah’ı bulabilmişler mi? Allah aklımızın çanağına sığmaz. Akıl çanağı kırılıp da içindeki “Akl-ı cüz” muhîtleşip “Akl-ı Küll”e karışmadıkça Allah’ı anlayamaz. Filozofların sözleri doğru da, tamam değil. Sözleri kendi hâllerinin ifadesi değildir; akla tâbi birtakım düşüncelerdir. Akıl ise korkaktır; Allah’a gidemez. Muhammed de öyle demiyor mu? Muhammed aklın adını Cebrail koymuş. “Cebrail, bir yere kadar benimle beraber geldi; ordan öteye gidemem; gidersem yanarım, dedi” diyor.

Allah’a ancak aşkla gidilir. Aşk, hâdim değil, sultandır. Herşey ve herkes onun hâdimidir. İlim ve akıl da aşkın hizmetçisidir. İlim, tencerenin içine doğranan ete, domatese benzer. Beş on saat bu hâlde kalırsa kokar. Onu mutlaka aşk ateşinde pişirmeli ki kokmak tehlikesi kalmasın. Sırf aşkla da olmaz. İlim olmazsa kime âşık olacağımızı bilemeyiz; çatır çatır yanar, deli oluruz. Birçok insanlar, Allah’tan haberi olmayan şeyhler elinde ve tesbih çeke çeke deli olmuşlardır.

İlim yani “bilmek” kâfi değil. O bilgiye göre hareket edip “olmak” lâzım. Bilgiyi bilip de kabul etmeyen bir insan bir nâkilden başka bir şey değildir. Yani ilim ceketini iğreti olarak giyer. O ceket onun üzerinde iğreti gibi durur.

Kemâlâtın sonu sükûttur. Bir kimse Allah’ta fânî olduktan sonra ayıkamazsa, bakar ki herkes kendisi. Sual soranla sorulanın ayni olduğunu görünce “ben buna ne söyleyim…” diyerek kendisine sual soranlara sükûdla mukabele eder. İnsan, muhtelif yüzlerin aynalarında kendini görürse, kendisiyle konuşabilir mi?

İşte “hayret”teki insanların hâli böyledir. Fakat bu hâl, noksandır.