14 Nisan 1952 | Sayı: 42

21 Nisan 1952 | Sayı: 43
07 Nisan 1957 | Sayı: 41

Bu sayıda, Emre’nin muhtelif sohbetlerde ahlâk mevzuu üzerinde söylediklerini bir araya getirmeye çalışacağız.

İki papaz, güya ilmi bir mubahesede bulunmak üzere, hakikatte ise alay etmek maksadı ile İmâm-ı Azam’ın yanına gitmişler. Daha ilk sualde alaya başlamışlar: Senden bir şey soracağız. Soracağımız şeyi biliyor musun? İmâm-ı Azam sükûnetle ve mülâyim bir dille cevap vermiş: Hayır bilmiyorum; sorun bakalım. Papazlar işi daha ileri götürmüşler: “Kumaşın ölçüsü ne?” İmâm-ı Azam cevap vermiş: “Arşın”

Pirincin?

– Okka.

– Tuzun?

– Okka.

Sualler böyle uzun boylu devam etmiş. İmâm-ı Azam hepsine de
sûkûnetle ve ciddiyetle cevap vermiş. Çünkü olgun ve akıllı insanlar, alay edilseler bile kızmazlar.  Üstelik, hem af eder, hem de cevap verirler.

Nihayet papazlar:

–  Pekalâ, demişler, bunları bildin. Ya insanın ölçüsü ne?

– İnsanın ölçüsü: Ahlâkı, hâli.

– Peki, bazı insanlar ahlâklarını yani kabahatlerini gizlerler. Onları nasıl ölçeriz?

– Onları da ülfet ettikleri insanlarla yani arkadaşları ile ölçeriz; çünkü ahlâklarını gizleseler bile arkadaşlarını gizleyemezler.

Bu fıkradan da anlaşılıyor ki, insan varlığının mânâsı ahlâktır. En yüksek ahlâk da Allah’ın ahlâkıdır. Onun için peygamberimiz (Tahallaku biahlâkıllah – Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanınız) demiştir. Ahlâkın bu yüksek derecesine varmış memleketlerde kanunların ceza maddeleri, tatbik sahası bulamaz. Ceza, kötü ahlâk içindir. Hani bir şey anlatırlar: Japonlar, kitabı olan dinlerden birini kabul etmek için her üç dinin de ruhânîlerini davet etmişler, “Bize dininizin esasını anlatın.” demişler. Haham başlamış saymaya: Şu yasak, bu yasak. Sıra papazlara gelmiş; onda da bir sürü tehdit. Şu günâh, bu günâh. Bizim hocalar da öyle: Yasak, günâh, küfür.

Ahlâkta üstâd olan bu adamlar, kendilerine ahlâk öğretmeye gelen bu ahlâk çıraklarına, yani papazlara, hahamlara ve hocalara: “Bizim memlekette sizin bu yasak dediğiniz şeylerin hiç biri yok. Yalan söylemeyiz, hırsızlık ve ahlâksızlık yapmayız. Bu yasak ve günâhtan başka ve bunların fevkinde bir şey biliyor musunuz?” diye sormuşlar. Onlar da cevap vermişler:

– Hayır.

– Öyle ise güle güle. Bizim dinimiz de aynı şeyleri söylüyor.

Hakikaten, ahlâk telkini ahlâksızlar içindir. Ahlâksızlık, meselâ
hırsızlık dünyadan kalkmaz da yer değiştirir; bir memleketten kovulur, diğerine gider. İçimizde hırsızlık hâli kalmazsa fiili de biter. Sevdiğimiz arkadaşların vücutlarını, ellerini, ayaklarını mı seviyoruz? Hayır, ahlâklarını seviyoruz. Çünkü onlardan kötülük zuhûr edince ayrılıyor, alâkamızı kesiyoruz. Demek ki aradığımız şey ahlâktır.

İyi veya kötü ahlâk sahibi oluşumuz, iki suretledir. Bunların bir kısmını anamızdan, babamızdan almışızdır; bir kısmını da görüp, hoşlanarak öğrenmişizdir.

Çocukluğumuzun, bebekliğimizin akıl levhası tertemizdir; yağmur suyuna benzer. Yağmur suyu, nasıl yağdığı toprağın tadını ve rengini alırsa, çocukluğumuzun tertemiz aklı da ana-babadan ve muhîtinden duyduklarını kulağının doldurulmamış plâğına yazar; gördüklerini de gözünün objektifi ile tesbit eder. Bu hâller kötü olsa bile, sevilerek alınmıştır. Sevilen hâl, içimizde çoğalır, gittikçe büyür. Bunları azken boğmak kabildir de, çoğalınca güç yetmez. Akıl fücûrata meyyaldir. Fücûrat ekşiye benzer. Tatlı bir şeyden ağız sulanmaz da, ekşi görünce derhal ağzımızın suyu akar. İşin fenası, insanoğlu, sevip beğendiği kötü şeyleri, etrafındakilere de sevdirmeğe çalışır. Bize o hâli tatlı tatlı methetmeye başlar. Onun ağzından çıkan söz, bizim kulağımızdan girer, bizdeki o hâl ile izdivaç eder ve başlar çoğalmaya. Adamakıllı çoğalırsa, içeriye sığamaz; bu sefer bizim ağzımızdan da taşıp dökülmeye başlar. Babayiğitlik, kalbimizin mangalında yanan bu ateşin üzerine mangalın irade ve terbiye kapaklarını kapatıp, onu havasız bırakmak suretiyle söndürmektedir.

Ana ve babadan geçen ahlâka gelince:

Çocuk, ana rahmine düştüğü zaman anasının, babasının ahlâkı ne ise onu alır. Vücudumuzdaki bütün zerreler bize, bizim aklımıza ve ahlâkımıza tabîîdir. Biz kumarcı mıyız; onlar da kumarcı. Biz sigara tiryakisi miyiz; onlar da öyle. İşte bizden onlara geçen ahlâk; meni, kan ve süt yolu ile çocuklara da geçer. Ana rahmi bir tarlaya benzer. Orada erkekle dişinin tohumları birleşirler. “Eş, dedikleri şey anaya ait olan tohumdan meydana gelir. Ananın tohumu anadan ayrıldığı için aslına yabancı değildir. Bu sebeple derhal ana rahmine bitişir tasfiye ettiği kırmızı kanı beyaz kan olarak göbek yolu ile çocuğa verir. Rahimdeki çocuk beyaz kan emer çünkü kazûrât çıkarmayacaktır. Çocuk, bu beyaz kanla beraber ananın ahlâkını da alır. Dünyaya geldikten sonra bu ahlâk, bu sefer sütten geçmeye başlar. Dünya ilmi ile sütü tahlil edecek olursak, onda çok miktarda şeker, bir kısım yağ ve bazı maddeler olduğunu görürüz. Amma Allah ilmi ile bakacak olursak, sütün içinde birçok ahlâk olduğunu görürüz. Bir damla kanda nice hayatlar vardır… Yerler, içerler, alırlar, satarlar, izdivâc ederler. Bunların hepsinin de aklı, gözü, kulağı vardır. Biz bir fiil işlerken, onlar da aynı fiili işlerler. Onun için illâ ahlâk, illâ ahlâk…

Peygamberimizin görüşü mânevî bir mikroskop görüşüdür. O, Allah’a bitişik olduğu için, görüşü eksiksizdir. Bu görüşünün neticesi olarak bize “Filân hayvanın etini yiyin, filânınkini yemeyin.” diyor. Çünkü yediğimiz etlerle, bize o hayvanların tabiatlarının da geçtiğini görüyoruz. Canavar tabiatlı hayvanların ve leş yiyen, gagası eğri, yırtıcı kuşların etini yasak etmiş; onların tabiatı bize geçmesin diye. Etini yediğimiz hayvanlar, çatal tırnaklı, alt çenelerinde ön dişleri olmayan, işkembeli hayvanlardır. Bunlar geviş getirmek suretiyle, yedikleri gıdada ham madde bırakmazlar; pislikleri bunun için kokmaz. İşte peygamberimizin hayvânî gıdalarımızı tâyin edişi de ahlâkımızı tasfiyeye ma’tûftur. Muhîtinden aldığı huylar ne kadar kötü olursa olsun her insan “İlâhi aşı” ile aşılanabilir; “ilim” ve “hâl” sahibi olabilir. Lâkin anadan babadan intikal eden “İlâhi kabiliyet” daha iyidir. Türkmenlerde çok hoşuma giden darb-ı meseller vardır. Onların ilâçları otlardır. Ekseriya otların kurumuşlarından faydalanırlar. Eğer kurumuş olan otu tanıyamazlarsa “otu çek, köküne bak.” derler. İnsanın da böyle, soyunu ararlar; “Kimin oğlu?” derler. “Kimin oğlu?” demek “Ahlâkı nasıl?” demektir. Zira insanoğlu ilk terbiyeyi ana rahmindeyken; ikinci terbiyeyi ailesinden ve muhîtinden alır. Bir insanın tahsili ne kadar yüksek olursa olsun, ahlâkı irsî ve ailevi terbiyesinin tesiri altındadır. En büyük tahsil, aile terbiyesidir. Aile terbiyesi alamamış olan insanlar, fena huylarını zor terk ederler. Ben çocukken tavuğa meraklıydım. Beyaz horozla beyaz tavuk alırdım yavruları sarı veya alaca çıkarlardı. Demek ki bu renkler onların cinslerinde varmış.

Bu ahlâk renklerini ancak “Aşk” ateşi mahveder. Bu aşk, maddî aşk değildir. Aslımıza, kendisinden geldiğimiz (Kudret)e âşık olmalıyız. “Ben neyim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum?” diye ilâhi derde düşen bir insanın içinde bir ateş yanmaya başlar. Bu, tatlı ve görünmez bir ateştir. İçimizdeki ahlâk renklerini yakar, temizler; ne cins kalır ne milliyet, ne de bir şey… Halıda birçok renkler vardır; fakat bu halıyı yakarsak bütün renkler gider, yalnız “Kül” rengi kalır. İşte ilmin, hâlin, evveli âhiri buraya kadar. Buradan öte tarafı daha çok amma, bundan sonraki hâl, gözsüz görülür, akılsız anlaşılır. Bu hâl, şeyhlikle, papazlıkla olmaz ancak o ateşin menbaına temas etmekle olur. Bu hali soranlara, Hz. Muhammed (Men lem yezuk lem ya’rif – tatmayan bilmez) demiştir. Çünkü, göster desen benzeri yok; anlat desen, tarifi yok. İlim, lâzım olmaya lâzım amma, bu mânevîyyat ilmi lâzım; öbür ilim, bu ilmin arkasından koşar. Bu iş, tespih çekmekle, Hay, Hû, demekle olacak bir iş değil. Mâmâfih bu aşkı, millet farkı olmaksızın, her insan elde edebilir; eğer isterse. Zira Allah, Kur’ân’da kendisinin (Rabbül âlemin – Âlemlerin, herkesin Rabbi) olduğunu söylüyor. Muhammed ise “Ümmetim.” diyor. Muhammed insanlar arasında tefrîk yapar; Allah böyle bir tefrîk yapmaz. (Elhamdülillâhi rabbül âlemin) âyeti de peygamberimizin ağzından çıkıyor, “Ümmetim.” sözü de. Amma birisi “Âlemi fark”ta, diğeri “Âlemi tevhît”deyken söylenmiştir. Allah’ın Kur’ân’daki bütün hitapları insanlaradır; müslümanlara veya filân millete değil. Hâlbuki müslümanlar hıristiyanlarla mûsevîlerin dinini dinden saymazlar; onlar da bunlarınkini. Netice itibariyle din, insanı Allah’a götüren bir yol değil midir? Bu yolda yürüyen insanlar, tekâmül ede ede Mûsâ’ya kadar gelmişler. Mûsâ öldükten sonra yol bitmiyor ki… Din dediğimiz yol bizi Mûsâ’ya götürmeyecekti ki. Allah’a götürecekti. Öyleyse yola devam. Mûsâ ile kalanlar orada kalsın; biz yürüyelim. Yürüye yürüye İsâ’ya geldik. Varacağımız yer Allah’ın huzûru olduğuna göre, İsâ’yı da orada bırakıp yolumuza devam. Geldik Muhammed’e. Burası, sondan bir evvelki menzildir. Muhammed’ten sonra Allah. Eski harflerle “Ahmed” kelimesinin “m” harfini kaldırınca geriye “Ahad” kalır. Kabiliyetli olanlar Muhammed’le beraber yürüyerek menzil-i maksûd’a varmışlardır. Bu yürüyüş ilânihâye devam edecektir. Görülüyor ki din denilen şey, nihayet bir yoldan ibâretmiş. Tasavvufçular hiçbir dini hor görmezler. Bu dinlerin arasındaki fark birinin biraz daha yakın; öbürünün biraz daha uzak olmasından ibârettir. Burdan İstanbul’a gidilir; Bağdattan da gidilir amma Bağdat İstanbul’a uzak Adana’ya yakındır.

Cennet, bu yolun sonundadır. Her din, cenneti kendine ayırır. Cehennem’i  öbür dinlere. Yunus Emre (Yetmişiki millet “cennet benim” der amma, oraya varmayınca belli olmaz) diyor. Cenneti herkes bir türlü anlar: Şehvetperestlerin cenneti kadın; midesine düşkün olanların yemek; mânevîyyat âşıklarının cenneti ise mânevî zevk ve aşk cennetidir ki bunların tek bir yolu vardır: Ahlâk.

Zapteden: Şevket Kutkan. 31. Mart. 1952 Saat:21.30