13 Temmuz 1953 | Sayı: 77

27 Temmuz 1953 | Sayı: 78
01 Temmuz 1953 | Sayı: 76

Konuşmada bulunanlardan bir zât şöyle dedi:

Sizi hiç tanımadıkları halde, hakkınızda çok fena şeyler söylüyorlar. Hâlbuki Allah ve Peygamber: “Gıybet, dedikodu etmeyin!”; hattâ “Tecessüs bile etmeyin”; “Gıybet etmek, ölü kardeşinin etini yemek gibidir” diyorlar.

Diğer bir zât da:

Ayşe, ortaklarından biri için “boyu kısa” demiş de, Hz. Muhammed: (Bu söz koca bir denizi bile kokutur.) demiş.

diyerek ilk konuşanı te’yid ve tasdik etti. Bunun üzerine Emre şunları söyledi:

Emre – Kime “kötü!” diyorsak, onun haberi olmasa bile, Allah’ı incitmiş oluyoruz. Çünkü Allah, her kulunu severek yaratmıştır. Biz onun kullarına “kötü” dersek râzı olur mu? Bu dedikodu ahlâkını Kur’ân yasak etmese bile, aklen ve vicdânen düşünelim, iyi bir şey midir bu? İlâhî aşkın lezzetini alan bir insan, bir daha dedikodu etmez.

Mamâfih onları, hoş görmeli. Bilseler, bizi yakından tanısalar, hakîkat olmayan şeyleri bize isnâd ederler mi? Siz niçin onlar gibi söylemiyorsunuz? Çünkü tanıdınız ve anladınız. Onlar da sizin bilginize ve görgünüze sahip olsalardı, bu kötü sözleri söylemeyeceklerdi. O halde onları hoşgörelim. Hoşgörmek ve affetmek büyük bir fazîlettir. Fazîlet karşısında dağlar bile erir.

Öteden beri böyledir. Tasavvuf ahlâkına uyanlar aynaya benzerler; yani parlarlar. Parlayan bir şeyi ise herkes görür. Öbür tarafta hertürlü fenalığı yapan bir insanı kimse görmez de, tasavvufçuların her hareketi göze batar. Karanlıkta kimse kimseyi göremez. İnsanlar birbirlerinin yüzlerini ve kendi yüzlerini ışıkta, aynada görürler.

Öyleyse onları hoşgörelim ve affedelim. Çünkü onlar bizi ikaz ediyorlar. Biz asıl bizi medhedenden kaçarız. Çünkü olabilir ki biz gurura düşürür.

Çok şükür keremine, meseleyi anladık. O halde ne korkarız, ne de canımız sıkılır. Sıkıntı bazen yine de geliyor; fakat çabuk geçiyor. Beşeriz ne de olsa… Sıkıntı gelince çabuk atmalı.

Sual – Nasıl atmalı?

Emre – (Hakîkat)i düşünerek. İçimizi bir ateş sarsa, ne öğeni ne de söğeni duyarız. Şu demiri kıpkırmızı bir ateş hâline getirsek buna dedikodu, gıybet böcekleri yanaşabilir mi? O aşka sarılanda şu, bu olur mu?

– “Varıp sarılanda gümân olur mu?”

Emre – Sarıldık hamdolsun.

Kur’ân’da da (Va’tasimû bilhabillah) deniliyor.

Emre – Anlamıyorlar, yanlış tefsîr ediyorlar.

Sual – Akılların böyle çeşit çeşit oluşu ne tuhaf…

Emre – Şimendiferde çalışırken bir zaman fotoğraf çekmeye merak sardırmıştım. Kartı metol idrokininle banyo ederken resmin kaşı, gözü yer yer görünmeye başlar. Resmi, bu yarım ve noksan hâliyle (izhar banyosu)ndan çıkarıp iposülfit, yani (tesbit banyosu)na atarsak, resim, o noksan hâl ile karta tesbit edilmiş olur, yani resmin kaşı varsa gözü yoktur; yahut burnu çıkmışsa kulağı çıkmamıştır.

Bazı akıllar işte buna benzer. Bazı insanlar bir bilgi banyosuna akıllarının kartını yatırır, yarım yamalak birşeyler öğrenince, onu bilginin en son derecesi zannederler ve onunla kanaat ederler. Böyle kimseleri, daha ileri bir bilgi âlemine bir adım bile attırmak, maalesef mümkün değildir.

Tefsîr işi de böyledir. Her müfessîr, kendi tefsîrini en doğru zanneder; amma sadece zanneder, işte o kadar.

Onun için, aklın metol idrokinin banyosunda, çıkarmak istediğimiz (ilâhî fotoğraf)ın gözü, kaşı tamamıyla belli olduktan sonra onu gönlümüzün (tesbit banyosu)na atmalıyız ki o (Yüz)ü her gördüğümüz yerde iyice tanıyalım, zanda, gümânda kalmayalım.

Aklı anlatan bir doğuş vardı. O doğuşta insanların aklı büyük bir aynanın kırılmış parçalarına benzetiliyordu; onu okur musunuz? Kitap II: Doğuş 33

Birbirine uymaz, bu iç ile dış;
Misâldir: seyredin, bahar ile kış;
Akıl bir aynadır, sen yere attın,
Kullarına, parça olmuş, yapışmış.

Kimisi uzundur, kimi yuvarlak,
Kimisi paslıdır, kimi de parlak;
Herkes, bulduğuna, olmuştur mahkûm;
Dönüp hepisine, dedin: “Doğru bak!”

Yüzünü görenler, aynaya göre,
Durmadan dönüyor, sanki bir küre;
Gözleri tamama, düzgün görününğ, (1)
Tarif etmek için, neylersin köre?

(Âyânım!) dersin de, olursun gaip,
(Dostlarımdan beni, eyleyin takip!)
Oyunu oynayan, Yarabbi, sensin,
Nerede görelim, aceba ayıp…

Yere düşen ayna, kırılmaz düzgün,
Hacme göre düşer, tulû eden gün;
Bâzı akıl, olur, daima gamlı,
Bâzı akıl, erer, her hâli düğün.

Hepisinden, Cânân! sensin görünen,
Çerçevesi olmuş, bu kan ile ten;
İçine düşmüştür, bu cismi lâtif,
Bakayım diyene, görünür beden.

(Emre), bin parçadan, seyreder (Bir)i,
Dışı ölü görür, içini diri;
İradeyi ona, eyledi teslim;
Birkaç yıllık mevtâ bilmez tedbîri.

1.1.952 saat 8.40
Zapteden: Vasfiye Değirmenci

( 1 ) Görünüğ: Görünürsün.

Bu doğuşta da denildiği gibi, bütün insanların akılları, “Bir tek” aklın parçalarıdır. Allah, bu âlemi nizamında çevirip idare etmek için o tek aklı parçalamış ve herbir parçaya başka bir anlayış vermiştir. Biz zannederiz ki şekerden herkes aynı tadı alır; hayır. Vücudun şekere ne kadar ihtiyacı varsa, şekerden o kadar tad alınır. Kelâma da ne kadar ihtiyaç varsa, anlayışımız da o nisbette az veya çok olur. Anlayış da zamana bağlıdır. Ana ile iki yaşındaki kızının hâli bir midir? İki yaşındaki kız da dişidir amma, onun çocuğu olur mu? Fakat zamanı gelince, onun da görünüşü değişir; bir arzu peyda olur; evlenir, vazifesini yapar.

Her kelâm ve bilgi de, anlamak isteyenin hâline göre anlaşılır. Herkesin kendine göre bir tahlil kudreti vardır; sözü ona göre anlar. Bazı kimseler hem anlayamazlar, hem de anlayanlara dinsiz derler. Bize de dinsiz demiyorlar mı? Kudretullah’a tamamıyla murâbıt olunca söğenleri bile hoş görmüyor musunuz? Niye? Allah’ın hatırı için. Çünkü bize söğen insan da Allah’ın bir parçasıdır; ona kızmak, Allah’a kızmak değil midir? Allah’ı seviyorsak, onun bütün kullarını da seveceğiz. Bizi methedeni sever de, karalayanları sevmezsek olur mu? Asıl bize söğenleri seveceğiz ki onlar uyansınlar da o ahlâktan vazgeçsinler. Muhammed’in “kerîm” dediği ahlâk budur. Böyle bir af ve sevgi ahlâkına yükselmedikçe kurtuluş yok.

Şimdi kendikendimize soralım. Bundan daha iyi din olur mu?

Bizi bu ahlâka din yolu götürdü. Biz dinsiz değiliz. Din, istifâde edilecek bir hazînedir. Bir hazînemiz olsa da ondan istifâde etmesek neye yaradı? Bazı insanlar da eline geçen şeyden hakkıyla istifâde etmesini bilirler. Din bize “size fenalık yapanları affedin.” diyor. Bu sözü yerine getirmezsek, af hâzinesinden istifâde etmemiş oluruz. Af hâzinesi şurada durur, biz de ona uzaktan bakarız. Neye yaradı bu?

Öbür dinleri yıldızlara benzetecek olursak, İslâm dinine de, bunların hepsine ışık veren bir güneş diyebiliriz. Lâkin biz bu güneşten istifâde etmez de ona arkamızı dönersek, yüzümüz karanlıkta kalmaz mı?

Dini anlamak için, Kur’ân’ı, hadîsleri ve din ahkâmını tahlil ederek hazmetmek lâzımdır. Din bir yoldur. Bu yolu akıl, idrâk ve tefekkürle yürüyüp bitirmek, yani yolun sonuna varmak lâzımdır.

Dinin gâyesi, Allah’ı bilmek ve onda fânî olmaktır. Allah’ı bilen “Allah’ı bilirim” dese, mutaassıplar “bak şu kâfire!” derler; “bilmiyorum” dese, yine “kâfir!” derler; hâlbuki îmânın sonu Allah’ı görmektir. Hz. Muhammed bunu (Eşhedü) ile anlatmak istemiş. (Eşhedü)nün mânâsı, (görerek şehâdet ederim) demektir. Öyleyse (Eşhedü)yü sadece sözle söylememeli, görme fiilini de tamamlamalı. Îmânın bu şartına (Kelime-i Şehâdet getirmek) diyorlar. Şehâdetin sadece kelimesinde, yani sözünde kalmamalı, bizzat şehâdet etmeli, yani Allah’ı görmeli.

Bu sözleri herkes kendi aklına göre anlar. Tefsîr bundan çıkmıştır. Tefsîr, anlamayan, idrâk edemeyen aklın, sözü kendi anlayışına göre îzah etmesidir. Hakîkati anlamak için tefsîri bırakmak lâzımdır. Fakat, mâdem sen var, ben var, o halde tefsîr de olacaktır. (Küllü men aleyha fân) olunca ne tefsîr kalır, ne bir şey…

Tefsîr şuna benzer: Yedi sekiz kişi, karanlıkta bir yere gidiyorlar. Biri: “Şurdan gidelim”, öbürü: “Hayır şurdan gidelim” diyor. Mânevîyyat ışığı doğunca tefsîre hacet kalmaz, çünkü gideceğimiz yol görünür.

İstanbul’dan bir Yunus Emre dîvânı almıştık; o kitabı çıkaran, (Bir şairi anlamak için kendisi olmak lâzım) diyordu. Çok doğru. Biz de Allah’ı ve onun sözlerini anlamak için onda fânî olmalıyız. Böyle olmazsak Kur’ân’ı anlayamayız, tefsîr etmeğe mecbur oluruz.

Bizim varlığımızın ne kıymeti var ki… Biz yok olmalıyız ki O kendikendini anlasın. Bunun için hocalar: (Allah ancak kendi kendini bilir) diyorlar. Doğru amma, işte böyle kendi varlığından vazgeçen herkes Allah’ı bulabilir; yeter ki riyâ olmasın, tamamen yapışalım.