10 Ağustos 1953 | Sayı: 79

24 Ağustos 1953 | Sayı: 80
27 Temmuz 1953 | Sayı: 78

Sual – Sizi İslâmiyete ve şeriat kanunlarına aykırı hareket etmekle itham ediyorlar.

Emre – Ben ne vakit namaza başladığımı hatırlamıyorum; yani o kadar küçük yaşta başladım namaza. Dokuz yaşımda hayat mücadelesine atıldım. Usta Şükrü’nün yanında nalbant çıraklığı yapardım. Bu yaşta ramazanda oruç da tutardım. Oruçlu oruçlu, hayvanların ayağını tutarken bayılırmışım. Ustam, ayıltmak için başıma su dökermiş.

İş için bir yere gönderirlerdi. Yolum bir câmiden geçiyorsa câminin her penceresinin önünde üç İhlâs, bir Fâtiha okur, evvelâ Hz. Muhammed’in, sonra diğer peygamberlerin, daha sonra da ecdâdımızın ve bütün din kardeşlerimizin ruhuna hediye ederdim. Sanki Hz. Muhammed’in benim Fâtiha’ma ihtiyacı varmış gibi. Bu yüzden gecikir ve Usta Şükrü’den dayak yerdim.

Yani şunu anlatmak istiyorum ki, mensup olduğum aile tamamiyle dindar ve koyu şeriatçı idi. Bizleri de öyle yetiştirdiler.

Şeriata bu kadar sadakat göstermiş olan bir insan şeriata muhalefet eder mi? Ediyor gibi görünüyorsa mutlaka bir hikmeti vardır.

Ben Develioğlu’na çattığım zaman mutaassıp bir gençtim ve şeriat kanunlarına kılıkılına riayet ederdim. Develioğlu’nun sözleri vicdânıma ağır gelirdi; sözlerine inanamazdım. Sonradan anladım ki onun sözleri Yunus Emre, Nîyâzi gibi büyük âşıkların sözlerini tutuyormuş. Ve asıl onun hareketleri şeriata uyuyormuş. Kendilerini şeriat ehli zannederek Develioğlu’na “Zındık!” diyenler ise kat’iyyen şeriat ehli değildi. Onlar şeriatı ve İslâmiyeti anladıklarını zannediyorlardı amma, İslâmiyet onların anladıkları gibi değil. İslâmiyet o kadar güzeldir ki… En güzel tarafı, âşikârlığıdır. (Muhammed dini âşikâre!) demezler mi? Peki, kitapların veya din adamlarının bize öğrettikleri dinin neresi âşikâr? Dinin âşikâr olması, gizli tarafının kalmaması, herşeyin bilinmesi demektir. Öyleyse kendi kendimize soralım: Yaptığımız ibâdetten haberimiz var mı? Kime bağlıyız? Nereden geldik, nereye gidiyoruz? Yaptığımız ibâdetten hangimizin dimağına bir tad gelmişti? Hâlbuki Hz. Muhammed (Men lem yezük lem ya’rif: yani, tatmayan bilmez) demiş. Şu halde dinin zevkini tadamadıysak onu bilmiyoruz demektir. Bizim din anlayışımız ve bilgimiz, umumiyetle sevâb ve günâh duvarları arasına sıkışıp kalmaktan ibârettir. Bâri sevâbın, günâhın ne olduğunu bilsek de sevâbın hakkını sevâba, günâhın hakkını günâha versek kurtulacağız amma, onu da yapamıyoruz.

Hani bir masal anlatırlar: Bir padişahın üç oğlu varmış. Bunlar “Dünya Güzeli”ne talip oluyorlar. Büyük oğlanla ortanca, çıktıkları seyahatten elleri boş dönüyorlar. Nihayet küçük oğlan gidiyor. Çocuk yolda bir ihtiyar kadına misafir oluyor. Ona derdini anlatıyor. O da şu tavsiyede bulunuyor: “Şu yoldan git; bir müddet sonra bir “devanası”na rastlayacaksın; sağ memesi sol omuzunda, sol memesi de sağ omzundadır. Sağ memesini emen, onun evlâdı olur, böylelikle  de şerrinden kurtulur. Sol omuzundaki memesini emersen sağ memesini emmiş olursun. Devanasını geçtikten sonra bir yere varırsın ki orada atın önünde et, itin önünde de ot vardır. Otu ata, eti de ite verirsin” diyor.

Tıpkı böyle, at önünde et, it önünde de ot olduğu gibi, biz de günâh ve sevâb kayıtları arasında yuvarlanıp duruyoruz.

Bu iki kayıttan sonra “küfür” korkusu da kalkacak ki dinin ne olduğunu anlayabilelim.

Küfür; bilmek, anlamak istediğimiz şey ile aramızda olan perdelerdir. Her ilmin kendine göre bir perdesi vardır. Asıl îmânı olanlar, kâfirliklerini bilenler ve itiraf edenlerdir. Onlar “Yârabbi! Aramızdaki şu perdeleri kaldır!” diye yalvarırlar. Çünkü onlar bilirler ki hakîki îmân, görmekle olur. “Müslümanım!” diyen bir insanın Muhammed’i görmesi lâzımdır. Göremiyorsa, kendisi ile Muhammed arasında 1370 senelik bir perde var demektir. O adam bu kalın perdeyi nasıl delip de geçecek…

Gelelim şeriat kanunlarına: Şeriat diyoruz amma, şeriatın ne olduğunu bilmiyoruz. (Şeriat) kelimesini iki heceye ayıralım, ne olur? (Şeri at) olur. Yani asıl şeriat, nefsimizdeki şerleri atmakmış. Şeriat, sadece namaz kılmak, oruç tutmak değil, ahlâkı da tasfiye etmektir. Şeriat bir kılıçtır. Muharebeye giren bir asker, düşmanını öldürdükten ve yurduna döndükten sonra da kılıcı mütemâdiyen elinde mi taşır? Şeriat şekli, Hakîkat ise ruhtur, özdür. Şeriat gül, Hakîkat esanstır. Esans hâline gelen gülün şekli kalır mı? Şeriat kanunu dediğimiz şey de değişip duruyor. Değişmediğini kim iddia edebilir? Eskiden fetva ile adam asarlardı; şimdi var mı öyle bir şey? Eskiden hırsızın elini keserlerdi; şimdi hapsediyorlar. Hangisi daha iyi? Elbette şimdiki kanun daha iyidir. Asıl mâharet, hırsızın değil, hırsızlık ahlâkının elini kesmektir. Medenîyet dünyasından bir el niçin eksilsin? Hırsızlık yapan eli ıslah edip hayır işlerinde kullanmalı. Bugünün kanunlarının gâyesi budur. Ahlâk kitabının ismi eskiden şeriattı, şimdi kanun oldu. Muhammed de (Zamanın değişmesiyle dini ahkâm da değişir!) demiyor mu? Medenî insanlar eski şeriat kanunları ile idare edilemez.

Sözlerimiz de şeraite aykırı değildir. Anlamayanlar, gelip bizden sorabilirler.

Şeriatı ve kanunu böyle anlıyoruz. Medenî Kanun, bu asrın şeriat kanunudur. Bunu böyle kabul edemeyenler aklen ve fiilen 1370 sene geriye gidiyorlar. İrtica budur ve bilhassa bizim için çok tehlikeli bir şeydir.

Münevver, minnetini ve şükranını ifade etmek için heykel yapıyor; mürteci, put diye ona çekiçle hücum ediyor. Hâlbuki put, (Hakîkat)e, (Mânevîyyet)e mâni olan şeydir. Kilisedeki put veya meydandaki heykel neye mâni olabilir? Asıl biz kalbimizdeki putları kırmaya bakalım. İşte bu kalbimizdeki putları kastederek, Muhammed: (Resim bulunan bir evde kılınan namaz, namaz değildir!) demiş. O ne diyor, bunlar ne anlıyor… Bir kere, namazın ne olduğu bilinmiyor ki, put nedir, ev nedir, bilinsin…

Onlar tutturmuşlar bir şey; Bir “isterük!” derler, bir “istemezük!”. Hâlbuki millî kuvvet olmazsa, onların “isterük!” dedikleri şeriat tamamen mahvolur. Heykeline çekiçle hücum ettikleri Atatürk bu vatanı, Allah’tan kuvvet alarak kurtarmasaydı din neredeydi, şeriat nerde… Atatürk’ün îmânı olmasaydı bu toprağı kurtaramazdı. Sonra o ne büyük cesaret öyle. Yıkılmış koca bir Türkiye’nin altına direk olup onu yükseltmek…

Mürteciler onun kurduğu nizâmı bozmaya çalışıyorlar. Nasreddin Hoca’nın meşhur fıkrası var ya?.

Nasreddin Hoca zamanın büyük Kâmili imiş. Onun fıkralarında mutlaka tasavvufî ve ahlâkî birer hikmet vardır.

Hoca birgün bir ağaca çıkmış, bindiği dalı kesermiş. Çocuğu (yani çocuk babadan daha mütekâmildir demek istiyorlar): “Baba, düşeceksin!” diyor. Hoca, çocuktur diye onun sözüne aldırmıyor. Fakat bir müddet sonra hakîkaten düşünce, çocuğu yakalayıp “Sen mâdem benim düşeceğimi bildin, öyleyse öleceğimi de bilirsin” diyor. Çocuk, her ne kadar “Bilmem baba!” diyorsa da Hoca ısrar ediyor. Çocuk bakıyor ki kurtuluş yok. “Peki” diyor; “bu odunları merkebe yükletip yokuş yukarı çıkarken, merkep yükün ağırlığından dört defa bırakacaktır. İlk bırakmada canın dizine; ikinci bırakmada göbeğine; üçüncüde boğazına çıkar; dördüncüde gittin!” diyor. Hoca bu söze inanıyor. Odunları yüklüyor ama ölüm bir türlü aklından çıkmıyor. Merkep yükün ağırlığından, yokuşta bir tane bırakıyor. Hoca akliyle dizini yokluyor ki tamam, uyuşmuş. Bir daha, bir daha derken, dördüncüde Hoca kendini yere bırakıyor. Merkep doğru eve gidiyor. Karısı, Hoca’yı göremeyince telâşa düşüyor. Nihayet birisi diyor ki: “Abla! ben Hoca’yı filân yerde gördüm, yere yatmış, gelip geçenlere  –Ben öldüm, beni kaldırın- diyor, fakat kimse aldırmıyor” deyince kadın mahalleliyi topluyor; Hoca’nın başına gidiyorlar. Hoca uzanmış, ölü gibi yatıyor. “Hoca öldün mü?” diyorlar; Hoca “Evet” diyor. Hoca’nın her hareketinde bir hikmet olduğunu bilen mahalleli “Peki öyleyse” deyip Hocayı yıkıyor, bir tabuta koyuyorlar. Kabristana giderken yolun ikiye ayrıldığı bir yere geliyorlar. “Acaba şurdan mı gidelim, yoksa şurdan mı?” diye tereddüde düşüyorlar. O sırada Hoca tabuttan başını kaldırıp: “Ben sağlığımda şuradan geçerdim” diyerek onlara yol gösteriyor. Hocaya, derin olmayan bir mezar kazıyorlar; oraya gömüyorlar. Telkîn verdikten sonra bırakıp gidiyorlar. Hoca mezarda dinlenirken bir gürültü işitiyor; başını çıkarıyor, bakıyor ki bir kervan. En kuvvetli katırı kervanların başına korlar. O katıra “peşenk” derler. Meğer kervan da fincan kervanıymış. Peşenk, yerden ansızın bir baş çıktığını görünce ürküyor. Onun ürkmesi diğerlerini de ürkütüyor. Katırların herbiri bir tarafa kaçıyor. Tabii bütün fincanlar kırılıyor. Katırcılar bu ürkmenin sebebini anlayınca Nasreddin Hoca’yı bir temiz döğüyorlar.

Tanıyanlar; Hoca’yı baygın bir halde evine getiriyorlar.

Ertesi gün Hoca’ya “Geçmiş olsun”a gelenler, hûri ve gılmanlara dair bilgi edinmek için: “Hoca âhirette ne var, ne yok?” diyorlar. Hoca da: “Cıncık yüklü katırları ürkütmezsen hiçbir şey yok!” diye cevap veriyor.

Mutaassıplar da, nîzâmında giden medeniyyet kervanını ürkütmeğe çalışmıyorlar mı?

Onlar kendi canlarına herkesi mahkûm etmeğe çalışıyorlar. Elektrik çıkmışken, hâlâ mum yakmaya, hatta elektriği ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Fakat, hele bir ellerini değdirsinler, bak nasıl yanacaklar… Durmadan akılları yanıyor zaten… Ne kendileri huzûr içinde, ne de başkalarını rahat bırakıyorlar. Hâlbuki mekteplerden çıkanların içleri de, dışları da ne güzel, ne temiz. İçleri vicdan ışığı ile aydınlanmış. Dışlarında medenî bir kıyafet… Mutaassıp ise kıllarından bile vazgeçemiyor. Hâlbuki çok eskiden, sakal bırakmanın bir sebebi şuydu: O devirde jandarma, polis yoktu. Birçok muhtemel vukuâtın önüne geçmek için insanlara sakal bıraktırırlardı, sakalından utansın da meyhâne filân gibi yerlere gidemesin diye.

İkinci sebep de şudur: O devirlerde savaşlarda ekseriya yeke yek döğüşmek âdetti; düşmanını altına alan, onun başını keserdi. Şayet savaşta mağlup olup alta düşülürse, baş kesilirken fazla ızdırap çekilmesin, düşman kolayca kessin diye gençler tepelerinde bir tutam saç bırakırlardı; buna “perçem” derlerdi. İhtiyarların saçı döküldüğü için, onlar da sakal bırakırlardı. İşte sakalın hikmeti bu! Şimdi kaldı mı bu sebepler? Cenbiye devrinde yaşamıyoruz ki başımızı kolay kessinler diye perçem veya sakal bırakalım.

Mutaassıp, misvâki de sıhhi olduğu için değil, sevâb olduğu için kullanıyor. Eğer misvâki sıhhi düşünceyle kullansa, dişine sürdüğü şeyi belindeki kuşağına sokmaz, temiz tutar. Hz. Muhammed, misvâki dişini temizlemek için kullanmış. O devirde, bugünkü gibi temiz diş koruyucu vâsıtalar yoktu. Muhammed bu devirde gelseydi, mutlaka bizim gibi diş fırçası ve macun kullanırdı. Çünkü o, dişlerimizin dibindeki mikropları mânen görüyordu. Geçen sene Dr. İhsan Bey (Önal), mikroskopla dişlerimizin dibindeki mikropları göstermişti. O mikropları gören, hiç ağzını yıkamaz mı? Dişlerini temiz tutmaz mı?

Cin çarptı diyorlar. Güya eşikten atlamış da cin çarpmış. Hâlbuki o biçârenin ağzını eğen şey, eşikte değil, beyninde. Kur’ân’da (câhil zâlimdir!) diyor; doğru değil mi? Câhil, kendine de zulmeder, başkalarına da.

Bazı kimseler de “filân yerde karşıma külâhlı bir cin çıktı!” diyerek ya yalan söyler, yahutta küçükken dinledikleri cin, peri masallarının tesiriyle kendi zanlarına mahkûm olarak öyle külâhlı bir şey gördüklerini zannederler.

Ben küçükken, bir yerde, cin var derlerdi. Bakardım, ne cin var, ne şeytan. Oradan, yaşlılar bile, korkularından hızla geçerlerdi.

Bir gece birisi oradan, elinde fenerle geçiyordu. Bir de kedi geliyor. Hah geliyor! Dedim. Elime de bir taş aldım ki, yaklaşırsa kafasına vurup kaçacağım. O esnada kedinin kuyruğunu iki metre olmuş gördüm. Meğerse gölgesiymiş.

İşte bütün cin hikâyeleri, ya bir gölge, yahutta bir zan ve hayâl mahsulüdür. Cinden, cin hikâyelerinden bahsedenler tahayyül ettikleri şeyleri büyüterek kendi zanlarına mahkûm oluyorlar. İşin fenası bu zanlarını kendilerinden sonraki nesillere de ekiyorlar.

Sual – Kur’ân’da bir (Eshâbülmeymene) , (Eshâbülmeş’eme) tabirleri var. (Meymene)ler sağda (Meş’eme)ler solda duracakmış. Sağdakilere defterleri sağ taraflarından, öbürlerine ise sol taraflarından verilecekmiş. Buna ne dersiniz?

Emre – Kimin sağında, solunda? Allah’ın sağ, sol, defter gibi şeylere ihtiyacı yok. “Defter”, bizim aklımızdır. Aklında kötü ahlâk, kötü düşünce olanlara Kur’ân “sol”, Allah’a tâbi olanlara da “sağ” demiş. (Gülerek) Komünistlere de sol demiyorlar mı?

Sual – Bir de (Sâbikunessabâbikun) var?

Emre – Mânâsı ne bunun?

– “Geçenler; ileri gidenler; ileri gidenleri de geçenler” mânâsına geliyor.

Emre – Demek bunlar sağı da solu da bırakıp ileri gidenlermiş. Bak Yunus Emre’nin hâline… Nasıl her tarafı istilâ etti… 700 sene evvel ölen Yunus’un hâli hâlâ diri ve bizimle beraber. Önde gidenler işte bunlar, yani âşıklardır. Bir söz var: (Çömçe tutan benim olsun, dış kapıda yerim olsun) derler. Allah’la beraber olduktan sonra, ne sağ, ne sol, ne defter, ne kitap, ne cennet, ne şu, ne bu… Hiçbir şeyin lüzumu yok.

Sual – Mûsâ’nın gördüğü ateş nedir, o ateşin etrafındakiler kimlerdir?

Emre – Bak bizi ilâhî bir ateş sardı, biraraya geldik. Mûsâ o ateşten korkmuş. Allah ona “Korkma!” demiş. Muhammed ümmeti olan korkar mı? Gözü görmeyenlerin âsâsı değnektir; gözü görenlerin âsâsı ise canlıdır. Kur’ân’da “İrcîî ilâ Rabbike…” diyor. Hakîki âsâ, (Mürebbî)dir.

Sual – Mürebbî nedir?

Emre – Yol gösterici demektir. Rab, Mürebbî’nin içindedir. Mü’minin kalbi Allah’ın evi değil mi? Mürebbî’nin gönlü de Rabb’in evidir. Ceviz gibi: dışı kabuk, içi ise, yenecek yeri.

Sual – Bu, meselelerde akıl duruyor. Allah’ı bilen, gören yok. Ancak “Hakîm”dir, “Alîm”dir filân diyorlar. Kimse “işte, şudur!” diye gösteremiyor.

Emre – Bilenler var; Fakat nasıl anlatsınlar… Bir doktora (Doktorluğu bize öğret) desek, birdenbire, öğretebilir mi? Akıl elbette çırpınıp âciz kalacak. Hakîkat, bu âczin sonundadır.

Sual – O Deryâ’ya atılanlar söylemezler mi?

Emre – Amasya’da Deli Mehmet isminde birinin türbesi varmış. Türbenin önünde büyük ve göğdesi kalın bir dişbudak ağacı varmış. Ağaçta da, bir taraftan girip öbür taraftan çıkmış bir kama saplı imiş. Şimendiferde Ali Bey isminde görmüş geçirmiş bir bekçi vardı; o anlatmıştı:

Hangi padişah zamanındaysa, Amasya’da hem zâhirî hem de bâtınî ilmi bilen bir müderris varmış. Bu müderris gündüzleri medrese dersi verir, gece de, yalnız bir talebesine mânevî ilmi öğretirmiş. Hoca ile talebe, sabaha kadar oturur, sohbet ederlermiş. Müderris’in Deli Mehmet isminde bir de hademesi varmış. Deli Mehmet bunlara, sabaha kadar kahve pişirirmiş.

Bu hâl, yedi sene böyle devam etmiş. Birgün sabaha karşı hocayla talebesi sarıkları bir tarafa atıp cüppelerinin etekleri havalanarak şıkır şıkır oynamaya başlamışlar. Talebe, hocasına: (Niye şimdiye kadar bunu söylemedin?) diyormuş. Hocası da ona (Yedi seneden beri hep bunu söylüyordum amma, sen anlamıyordun!) deyip deyip oynuyorlarmış.

Deli Mehmet şaşırmış. Bakıyor ki hocayla talebesi büyük bir zevk içindeler, kendisi de o esrârı duyup zevke ermek istiyor. Amma serde delilik var; kamasını çektiği gibi, gidiyor, müderrisin başına dikiliyor: (Bu talebeye söylediğin sırrı ya bana da söyleyeceksin, yahutta seni öldüreceğim!) diyor. Müderris: (Oğlum, bu talebe o sırrı birdenbire öğrenmedi; yedi senedenberi sabahlara kadar hizmet etti. Senin bu yolda hiçbir emeğin yok.) deyince, Deli Mehmet (Nasıl yok? Ben de size yedi sene sabahlara kadar kahve pişirmedim mi?) diyor. Hoca gülüyor, (peki Mehmet, diyor; fakat bu esrârı sana söylersem ölürsün; buna râzı mısın?) diyor. Deli Mehmet: (râzıyım!) diye cevap veriyor. Müderris: (Öyleyse mezarını kendi elinle kaz bakalım) diyor. Deli Mehmet mezarını kazıyor, elinde kamayla bekliyor. Müderris Deli Mehmedin kulağına esrârı söyleyince Mehmet “âh!” diye bağırarak elindeki kamayı fırlatıp atıyor. Kama, o dişbudak ağacına saplanıyor ve Deli Mehmet derhal ölüyor. Mehmedi, kendi eliyle kazdığı mezara gömüyorlar.

Sual – Biz niçin duymayalım bu esrârı?

Emre – Duyuracak inşallah.

Sual – Amma ben acele ediyorum.

Emre – Acele etmesek de olmaz. Yazıcızâde: “İkiyüzbin yıl, ey ârif! Kişi meydan-ı Tevhîdde seğirtse, kapmayaydı top, nedir bilmezdi ol, Mevlâ” diyor. O topu kapmadıkça olmazmış.

Sual – Top bizim olmaya bizim ya, şimdi vermiyor?

Emre – Hah… Sen buraya yapış tamam. Bulunduğumuz yere şükredersek, arkası var. Allah (Gözünüzü, kulağınızı, kalbinizi mühürledim!) diyor. Yavaş yavaş açılacak. Niyâzî:

“Dermân arardım derdime, derdim bana dermân imiş…” diyor. Yılan gibi, kabuğumuzu soyunmamız lâzım. Hamdü senâ olsun, artık sizleri bırakmaz. Acele ettiğiniz, doymadığınızdan. Burada doymak olmaz.

Sual – Aklıma başka sual gelmiyor.

Emre- Zaten buraya gelirken akıl dışarıda kalır.