09 Şubat 1953 | Sayı: 66

23 Şubat 1953 | Sayı: 67
26 Ocak 1953 | Sayı: 65

Emre – Yapılan şeyin sebep ve hikmetini anlamalı. Niçin namaz kıldığımızı, niçin abdest aldığımızı bilmeliyiz. Abdest almaktan maksat, vücudun bazı yerlerini temizlemek değil mi? Öyleyse duşu açıp altına girsek de adamakıllı temizlensek daha iyi olmaz mı? Namazı ve diğer furûzatı da, sebep ve hikmetlerini anlayarak yapsak elbette daha faydalı olur.    

Tesbih’e gelince: Hz. Muhammed devrine gidelim. İmâm Hz. Muhammed olsun. İmâm’ın yönü mihrâb’a dönük. Hoş bizden tarafa da  dönse kıble ya… Çünkü dünya yuvarlak. Biz yönümüzü Allah için oraya dönmüyor muyuz? Hâlbuki Allah muhîttir. Kıbleye teveccühün de sebep ve hikmetini anlamak lâzım. Gözümüz’ü yumsak da bizimle beraber, eğilip kalksak da. Burada buluşmak için ne kadar yol yürüdük… Şimdi oturduk, birbirimizin yüzüne, gözüne bakıyoruz. İşte bunu anlatmak için Kur’ân’da (Va’bûd Rabbeke hattâ ye’tikelyakîn) deniliyor. (Rabbin hakkındaki bilgin şeksiz, şüphesiz bir dereceye gelinceye kadar ibâdet et!) diyor. Amma bu sözün mânâsını herkes anlayabiliyor mu? Kur’ân’daki bazı hitaplar seviyeye göredir. Müfessirler bu âyetteki “yakîn” kelimesine “ölüm” mânâsı veriyorlar. Dedikleri doğru da, anlayışları yanlış. Onlar bu “ölüm”ü vücudun ölmesi zannediyorlar. Hâlbuki bu ölüm, aczimizi bilip Allah’a teslim olmaktır. Yani bizim aczimiz ve aklımız ölecek. Bir başka âyette (Allah’ın yüzünden başka her şey helâk olur) demiyor mu? İşte bu ölüm, Allah’tan başka her şeyin helâk olmasıdır.

Çubukçu – Size “Biberciler” diyorlar. Bu nerden çıkmış? Söylediklerine göre siz aşkınızı körüklemek için biber yermişsiniz.

Emre – Develioğlu, hiçbir maddî kayda bağlı olmayan büyük bir insandı. Böyle bir insanın biberle ne alâkası olabilir? Meselenin esası şu: Develioğlu, riyâzâtta biraz acı ve baharatlı salata yerdi ve çok az yerdi. 24 saatte bir kerre ve az bir şey yiyen insan, eğer tatlı yerse, bir müddet sonra ağzı acır. Hâlbuki acı bir şey yenirse, ağız bir müddet sonra tatlanır. Develioğlu’nun yirmi dört saatte bir kere yediği şey, domates salatasıydı. Salata, bibersiz olur mu? O da yiyeceği salataya biraz acı biber doğratırdı.

Bir gün birisi, Develioğlu’nun arkadaşlarından birine: (Sizin tarîkatın ismi nedir?) diyor. O şakacı arkadaş da sırf şaka olarak (biz biberciyiz) diyor. İşte (bibercilik) lâfı burdan başlıyor. Bunda da bir sebep var. Kuddûsi: (Hakka makbûl olmak ister, halka menfûr olmadan…) diyor. Lâkin halk ne derse desin, bu ilâhî hâl, ebedî olarak dirildi. Kimse engel olamaz. Biz ölürsek, siz bu hâli yükselteceksiniz.

Demin de dediğim gibi, Develioğlu, hiçbir kayıtla bağlı değildi. Ne şeyhlik, ne de mürîtlik bilirdi. Bütün bildiği; sevmek ve sevilmekti; o kadar. Öyle büyük bir adam, maddî varlıklara bağlanır mı? O, sakalını, sakal taassubunun hüküm sürdüğü devirde kestirmişti. Birgün (Sarışıh)a gitmiştik. Develioğlu bana: (gel beni tıraş et) dedi. Usturalar kör. Ziftlik köyünün imâmı Abdi hoca usturaları biledi; ben de başladım tıraşa. Başını tıraş ettim. (Sakalımı da tıraş et) dedi. Yukarıdan aşağıya doğru biraz aldım; baktım sesini çıkarmıyor; biraz daha, biraz daha derken, bütün sakalını tıraş ettim. Tıraş bitince: (Oh! bu kıllardan kurtulduk) dedi. Bu vak’anın tarihi 1923.

Şapka inkilâbı olunca herkesten evvel o, şapka giydi. Çünkü ileriyi gören bir insandı.

Çubukçu – Develioğlu’nun fikirlerinden, hususiyetlerinden, tavsiyelerinden bahseder misiniz? Sofî miydi?

Emre – Sofî demek “tasfiye edilmiş” demek ise, Develioğlu, tam mânâsı ile sofî idi; yani tasfiye edilmiş bir insandı. Ben o adama âşıktım. Onun yüzüne bakarken birçok kudretler gördüm. Onun yüzüne bakınca hayrân olur, kendimi unuturdum. Onu seyrederken konuştuklarını dinleyemezdim. Sesi uzaktan gelir gibi gelirdi. Sözlerini bir araya getirecek kudretim kalmazdı.

Çubukçu – Kaç sene hizmet ettiniz ona?

Emre – 1915 ten 1933 e kadar. 1933 te bu âlemden göçtü.

Çubukçu – Evvelce namaz kılarmışsınız. Namazı, Develioğlu hayattayken mi bıraktınız?

Emre – Evet, o, hayattayken. Bu mânevî âlemde bir (Vâdî-i Cünun) vardır. Oradan geçerken, insan bu (âlem-i fark)taki şeyleri unutur. Namazı ne vakit terk ettiğimi bilemiyorum.

Çubukçu – Develioğlu namaz kılar mıydı?

Emre – Bilmiyorum. Ben onu sohbetlerde görürdüm. Sohbete başladı mı, saatlerce konuşurdu.

Çubukçu – Develioğlu bu yola kaç yaşında başlıyor?

Emre – Herhalde 22-23 yaşlarında. Okuyup yazması olduğu için, askerlikte “Bölükemîni” sonra asteğmen oluyor. Çok münevverdi; fakat siyasetle alâkası yoktu.

Çubukçu – Kerâmet’e ehemmiyet verir miydi?

Emre – Vermezdi. Evvelâ yolu kerâmetten geçmiş amma, sonra kerâmete hiç kıymet vermezdi. Asıl kerâmet (ilim) ve (hâl) dir. Asıl kerâmet, kerâmet kudretini zapdetmektir. Kerâmeti zapdetmeyen, ileriye gidemez. İnsanın kendisi küçüldükçe hâl ve kerâmet yolu açılır; fakat onu zapdetmeli. Kerâmeti hokkabazlar da yapıyorlar. Kerâmetin beşeriyete bir faydası var mı? Gaye kerâmet midir?

Çubukçu – (Bir saatlik tefekkür, 60 yıllık ibâdetten hayırlıdır.) hadîsini izah eder misiniz?

Emre – Her insanın tefekkürü, ilmine göredir. Kumarcının tefekkürü kumardır. Kumarcının bir saatlik tefekkürü, hiç 60 yıllık ibâdetten hayırlı olur mu? Muhammed’in bir saatlik tefekkürü 60 yıllık ibâdetten hayırlıdır. Hz. Muhammed kendi hâlini anlatmak istemiştir. Tefekkür de insanı bir anlayışa götürmeli. İbâdetten gaye de, o ibâdetin mânâsını anlamak ve lezzetini almaktır. Lezzeti alınmayan bir ibâdet ise zoraki olarak yapılır. Zoraki ibâdetin ne kıymeti olabilir ki… İş, ibâdetin zevkini almada. Bir şeyin hâli tecellî etmeden de zevki alınmaz. “Kâl” ile yani sözle ne kadar “elma, elma” desek elmanın tadını alabilir miyiz? Tadı alınmayan bir ibâdet ise insana usanç verir; Mansur günde 1000 rekât namaz kılarmış diyorlar. Hiç mümkün mü? İnsan bir rekât namazı 3 dakikada kılsa, 1000 rekâtı 3000 dakikada kılar. Rekâtlar arasındaki fâsılaları hesaba katmasak bile, 3000 dakikamız 50 saat eder. Hâlbuki bir gün 24 saattir. Bir rekâtı bir dakikada kılsak bile 1000 rekât 1000 dakika eder; 1000 dakikamız 16 saat eder. İnsan 16 saat durmadan dinlenmeden namaz kılabilir mi? Hadi bir gün kıldık. İkinci gün kılınır mı? İnsan usanır. Usanılan bir şey ibâdet olur mu? 16 saat durmadan dinlenmeden namaz kılınır mı? Dünya işlerimiz ne olacak? Seccâde yapmasak, namaz bile kılınamaz. Bu türlü sözler, düşünmeden söylenmiş sözlerdir. İslâmiyeti veya Mansur’u büyütelim derken küçültüyorlar. 3000 dakikanın 50 saat ettiğini ve elli saatin de bir güne sığamayacağını bile düşünemiyorlar. Hangi insan 1000 rekât namaz kılabilir? Lezzet meyvenin posasında değil, suyundadır. Gelip geçmiş mutasavvıflar bir hâle düşmüşler, ibâdet meyvesinin lezzetini aldıkları için şekle bağlı kalmamışlardır. Ve hâllerini de eserlerinde bildirmişlerdir. Hakikati anlamayınca işte böyle, biri ezberden (Mansur günde 1000 rekât namaz kılardı) der, biz de körükörüne inanırız. Mansur’un hâline, ahlâkına bakmayız da 1000 rekât namaz kılışına imreniriz. Eskiler bir şeyi körükörüne kabul ederlerdi. Hâlbuki yeni nesil anlamadığı bir şeyi kabul etmiyor. Bu büyük bir meziyettir. Gençler benim dedem gibi: (Yârabbi! Dünyada Kur’ân, âhirette îmân ver!) demiyorlar; Kur’ân’ın ve îmânın ne olduğunu anlamağa çalışıyorlar. Eski nesil, Hz. Muhammed’i 1300 küsûr sene evvel öldü zannediyor. Hz. Muhammed’in cismi öldü amma hâli ölmedi ki… Onun “hâl”i ümmetine taksîm olmuştur; belki sizden tecellî eder.