06 Nisan 1953 | Sayı: 70

04 Mayıs 1953 | Sayı: 72
23 Mart 1953 | Sayı: 69

Geçen sayımızda, İsmail Emre’yle tasavvuf mevzuu üzerinde görüşmek üzere Yunanistan’dan ikinci defa olarak gelen Bay Niko Rossopulos’un getirdiği mektubun tercümesini vermiştik. Bu sayımızda da Bay Niko ile olan konuşmayı takdim ediyoruz. Fakat biz, maalesef, bu konuşmaların hepsinde bulunamadığımız için, tutabildiğimiz notlar, konuşmanın ancak bir kısmını aksettirebilecektir.

Bay Niko, bir aralık Îsâ’dan söz açmıştı. Bay Emre bu münasebetle şunları söyledi:

Bütün peygamberler beşeriyete hizmet etmek için gelmişlerdir. Onların ne kadar zahmet çektiklerini bilsek… Zahmeti onlar çekerler amma, o zahmetin, o nimetin tadını da yine onlar alırlar. Onlar ağıza benzerler. Ağız, vücudun bütün uzuvlarına gıda temin edebilmek için ne kadar çalışır, yorulur… Fakat tadı da o alır. Şekeri elimizin üstüne koysak, elimiz şekerin tadını alabilir mi? Ağız, bütün vücudun hizmetçisidir amma, gıdaların tadını yalnız o alır. İşte peygamberler de böyledir. Onlar bila tefrik herkese hizmet etmek isterler; herkesin, kendilerinden daha büyük olmasını isterler. Tefriksiz, menfaatsiz, bütün insanları severler. Bu dünyada en tatlı şey, insanları sevmektir. Bu insanlar o kadar tatlıdır ki… Zaten sevdiğin, sensin. Onu severken, sen kendikendini seviyorsun demektir. Eğer insanları sevmiyor, onlara düşman nazarıyla bakıyorsak, düşman biziz. Bu âlemde hiçbir düşman yoktur. İnsan, ancak kendikendine düşmandır. Mevlâna’nın sevmediği hiçbir kimse, hiçbir millet yokmuş. Öldüğü zaman, cenazesine Hıristiyanlar, Mûsevîler, ateşperestler, herkes gitmiş. Hıristiyan birine (yahu sen Hıristiyansın; niçin bir müslümanın cenazesine gidiyorsun?) demişler de adam: (Îsâ’yı ve Îsâ’nın büyüklüğünü bana Mevlâna öğretti; onun cenazesinde nasıl bulunmam…) demiş. “Tevhîd”de ne din vardır, ne de mezhep…

B. Niko – Hakikaten öyle. Ben İncili, bu hâli, yani tasavvufu anladıktan sonra anlamağa başladım.

B. Emre – Îsâ, ölmez bir varlıktır. Îsâ ihtiyarlamaz, daima gençtir, daima 33 yaşındadır. Îsâ, maddîyata, mala, mülke kapılmadığı için 40 yaşından evvel peygamber olmuştur. Öbür peygamberler 40 yaşında kemâle ermişlerdir. Yani Îsâ, maddî varlık değil, Îsâ’nın 33 yaşında eriştiği hâldir, “aşk ve mânevîyyet”tir. Hâl ve aşk ihtiyarlar mı? Îsâ, 1953 sene evvel gelmiş ve gitmiş bir insan değildir. Onu hem Allah olarak tanımak, hem de öldüğünü söylemek doğru olur mu? Îsâ bizimle beraberdir ve hiç ölmez.

B. Niko – İncil’de (Îsâ içimizdedir) diye yazılı olduğu halde, bunu (Îsâ aramızdadır) mânâsına alıyorlar.

B. Emre – O sözü öyle tefsir edenlerin içleri dar. Onlar Îsâ’yı içlerine sığdıramıyorlar da onun için öyle söylüyorlar.

B. Niko – Îsâ: (Ben gelip sizi ikâmetgâh yapacağım) diyor.

B. Emre – Bu sözleri anlamak ve hazmetmek kolay değil. Herkesin havsalası, anlayışı deniz kadar büyük ve geniş değildir. Kimimizin anlayışı, idrâki bir tas su gibidir. Bir tas suda balık olur mu ki “Îsâ’nın sözleri” o türlü kafalara sığsın? Küçük bir idrâk tasının içindeki suya büyük fikir taşları atarsak, su dışarıya taşar. İşte hazmedilmesi zor fikirlere onların kızmaları, itiraz etmeleri buna benzer ve pek tabiidir. Mademki tabiidir, o halde onlara kızmamalıdır. İnsanların kimisi deniz gibidir, kimisi de küçük bir sudur.

Hakikaten, tasavvufun meselelerini hazmetmek kolay bir iş değildir. Îmân, îmân diyoruz amma, îmân bizi “şehâdet”e götürmeli. O da ancak “ba’sü ba’delmevt”ten sonra mümkündür. Baksanıza, “Amentü”yü ne güzel sıralamışlar: Amentü billahi: Allah’a inandım; ve melaiketihi: meleklerine de inandım; ve kütübihi: kitaplarına da inandım; ve rüsulihi: peygamberlerine de inandım; veliyevmil’ahiri: âhiret gününe de inandım; ve bil kaderi: kadere de inandım; hayrihi ve şerrihi minallahi taâlâ: hayrın da, şerrin de Allah’tan olduğuna inandım; Velba’sü ba’delmevt: ölümden sonra dirileceğimize de inandım; işte ancak bundan sonra “eşhedü en lâ ilâhe illallah” demek, yani ölüp dirildikten sonra Allah’ı görmek mümkünmüş. Peygamberimiz, buradaki “ba’sü badelmevt”i “mutu kable entemutu: ölmeden evvel ölünüz” emri ile izah etmiştir. Yani bu dünyada yaşarken, ecelden evvel öleceğiz de ondan sonra o “şehâdet” sırrına ereceğiz; kolay mı? Onun için “Hakîkat”i herkese paldır küldür söylemek doğru değil. Çünkü emek çekmeden hazmetmek zordur.          
Hazmedemeyince de küfür kusması başlar. Onları niçin hastalandıralım, niçin rahatsız edelim? Bu hakikati anlayanlar birdenbire mi anladılar? Onlar da bu sözleri zamanla hazmetmediler mi?

İşte bunun içindir ki “Hakîkat”i, hep rumuzlu sözlerle söylemişlerdir. Fakat ne yazık ki insanlar bu rumuzlu sözlerin iç mânâsına varamıyor, dışarıda, kabukta kalıyorlar. Meselâ Kudüs’e hacca giden Hıristiyanlar, oradan yaktıkları bir ışığı memleketlerine getiriyor ve onu söndürmemeğe çalışıyorlar. Hâlbuki (Diri Îsâ)yı bulmalı da ışığı onun gözünden almalı, kalbimizdeki mumu bu ışıkla yakmalı ve bir daha söndürmemeli. Bizde, ziyaretlere ve türbelere iki mum yakılması da böyle rumuzlu bir sözün yanlış anlaşılmasındandır. Hâlbuki nefsini öldürerek canlı bir türbe, canlı bir cenaze hâline gelmiş olan bir adamın gözlerindeki ateşten, kökleri kalbimizde, uçları da gözlerimizde bulunan gönül mumlarımızı yakabilmeliyiz. Yakacağımız ışığın bize faydası olmalı. Eğer o türbede yatan insanda bir keramet varsa, o kendisini kurtarmış demektir. Öyleyse onun muma, mum ışığına ihtiyacı yoktur. Biz kendi derdimize yanalım. Hâlbuki biz ne yapıyoruz? Gidip o türbenin taşına iki tane mum dikiyoruz. Taş ve toprak yığınından ibaret olan bir binadan ne fayda beklenebilir? O ışığı biz gözlerimizde yakıp iç dünyamızı, ahlâk âlemimizi aydınlatabilmeliyiz.

Türbe veya kabir, nefsini öldürmüş, yani nefsine hakîm bir insanın vücududur. Baksanıza, (Îsâ göğe çıktı, göğde) diyorlar. İnsan vücuduna da “göğde” demiyorlar mı? Demek ki Îsâ’yı bir insan vücudunda aramak lâzımmış. Hâlbuki biz Îsâ’yı gökte arıyoruz, Îsâ gökten inmedi ki göğe çıksın. (Bir zaman gelecek, Îsâ gökten inecek hem de Şam’da “Ak minare”ye inecek) diyorlar. Îsâ göğe çıkmadı ki insin. “Ak minare” kâmil insanın gözünün beyazıdır. Îsâ’nın ibâdet ettiği “Zeytin Dağı” de yine kâmil insanın gözünün siyahına işarettir. Yani Îsâ’nın hâli ancak bir insanda tecellî eder. Bir gün, Îsâ Ak minareye inecek diye beklememeli, Îsâ gitmedi ki gelsin. Îsâ her zaman bizimle beraberdir. Hani bir hikâye anlatırlar: Şam’da bir kalaycı varmış, çıraklarından birinin ismi Îsâ imiş. Adam bir gün, çırağı Îsâ’ya kızmış. Döğmek için üzerine yürüyünce, çocuk korkusundan kaçmış. Ustası da, yakalamak için arkasından koşmuş. Çocuk, kurtuluş çaresini ancak, o civarda bulunan (Ak minare)ye çıkmakta bulmuş. Korkusundan inememiş de. Geceyi orada geçirmiş. Müezzin sabah namazını okumak için minareye çıkınca, bakıyor ki bir karaltı var. “Kimsin sen?” deyince, çocuk: “Îsâ” diye cevap veriyor. Müezzin, Îsâ’nın Ak minareye ineceğini öteden beri işitiyor ya, onu hakiki Îsâ zannediyor. Bu mühim hâdiseyi halka en evvel kendisi haber verip müjde alabilmek için minarenin kapısını kilitleyip camiye yakın çarşıya çıkıyor, başlıyor bağırmaya: Ey ahali! Müjde! Îsâ Ak minare’ye indi!   

Ahali toplanıyor. Hıristiyanlar bir tarafta, Müslümanlar bir tarafta. Hıristiyanlar: (Îsâ bizim peygamberimizdir; onu biz götüreceğiz) diyorlar. Müslümanlar: (Hayır Îsâ bizim caminin (Ak minare)sine indi; onu biz misafir edeceğiz) diye iddia ediyorlar. Nihayet minarenin kapısını açıp bakıyorlar ki, filân kalaycının çırağı Îsâ. Oğlana bir temiz dayak atıyorlar, dağılıyorlar.

İşte Îsâ’nın indiği de, ineceği de buna benzer.

“Îsâ ölüleri diriltti” diyorlar. Ölü bir vücudu diriltmenin ne kıymeti var? O vücut sonra yine ölecek değil mi? Asıl mesele, ölü bir aklı, daimi bir dirilik hâline kavuşturmaktır. Hz. Muhammed, Îsâ için: (Îsâ ölmez, ebedî diridir) diyor. Allah ölür mü? Ölmez. Demek ki Îsâ, Allah’a karıştığı için ebedî diri imiş. Îsâ’nın ölü diriltmesi, ölü akılları kendi aklının seviyesine getirmesi mânâsınadır.