03 Kasım 1952 | Sayı: 59

17 Kasım 1952 | Sayı: 60
20 Ekim 1952 | Sayı: 58

Prof. – Kur’ân’da, hangi dinden olursa olsun, doğru yolu tutup hayırlı işler işleyenlerin, muratlarına ereceklerini yani kurtulacaklarını bildiren âyetler var. Diğer bir âyette de “Allah, din olarak yalnız İslâmlığı kabul etmiştir.” deniliyor; buna ne dersiniz?

Cevap – Din, Allah’a giden bir yol değil mi? Hıristiyanlık, Mûsevîlik ve diğer bütün dinler bu yolun birer menzili, birer merhalesidir. Yürüdüğümüz bir yolun ucunda veya ortasında kalmak azâptır. Bizim dinimiz, öbür dinlerin merhalelerini geçtikten sonra ulaşılabilen bir dindir. Dinimizin ismi “İslâm”dır. Yani bu dine mensup olanlar selâmeti bulmuş olmalıdırlar. Acaba biz böyle miyiz, selâmeti bulduk mu? Selâmeti bulmak demek, dinin bildirdiği bütün esrârın hakikatine ermek demektir. Meselâ Hz. Muhammed melekten bahsediyor. Melek nedir? Tur dağı nedir? Daha buna benzer birçok şeyler var. Bunların esrârına ve hakikatine vâkıf olmadan dini tam mânâsıyla anlamış sayılır mıyız? Meselâ meleğin ne olduğunu biliyor muyuz? Meleği görmeden ve aklen anlamadan ezbere inanıyorsak, bu îmânımız sağlam değil, çürüktür. Biz meleği semâda uçan kanatlı manatlı bir mahlûk olarak tasavvur ederiz. Hâlbuki semâ, uçsuz bucaksız bir boşluktur. Tayyareler şimdiye kadar hiçbir meleğe rastlamamışlardır. Fakat melek mutlaka vardır; çünkü Hz. Muhammed söylüyor. Peki, onun melekten kastettiği mânâ nedir? Bilmiyoruz. Arş nedir? Bilmiyoruz. Kürsî nedir? Bilmiyoruz. Bunların hakikatlerini bilmedikten sonra selâmete ermiş sayılabilir miyiz? Mutasavvıflar bir “Zümrüdüanka”dan bahsederler; ismi var da cismi yok derler. İsmi de var cismi  de var amma, hâli tecellî etmezse görülmez.

Hz. Ali Kan Kalesini fethetmiş diyorlar. Neresi bu Kan Kalesi? Kan Kalesi, damarlarında kan dolaşan bu vücudumuzdur; Hz. Ali vücudunu fethetmiş, yani nefsine “hâkim olmuş” demek istiyorlar. İşte, dinin bütün meselelerini ve esrârını böyle anlayabilirsek selâmete kavuşmuş oluruz. Selâmete kavuşmadıysak, yolda kalmışız demektir. Şu halde yapılacak iş, en mütekâmil din olan İslâmlığı hakkıyla anlamaktır; çünkü Allah’a giden din yolu mutlaka İslâmiyet’ten geçer; çünkü Allah’ın görülebileceğini ve ona dünyada kavuşmanın mümkün olduğunu bildiren ve bunun yolunu gösteren din, Muhammed dinidir. Avrupalıların kafası, bizim gibi her şeye körü körüne inanmaya alışmadığı için, onlar duyduklarını, okuduklarını tetkik ve tahkik ediyorlar. Mutaassıp olmayan Avrupa’lı âlimler, şimdi, ciddi bir surette Kur’ân’ı tetkik ediyorlar ve Kur’ân’ın bildirdiği hakikatleri arıyorlar. Bu âlim ve büyük kafalar, kendilerine inanan insanlarla beraber İslâmiyet’e doğru yürüyorlar. Az kaldı. Avrupalılar Müslüman olacaklar.

Bu arada, 10.6.1944 te doğmuş olan şu doğuş okundu: Kitap 1-Doğuş 359

Hangi can değer sana,
O, senin gibi yana…
Sana aferin (Emre)!
Teslim oldun Sübhan’a.

Öğrendiklerin: ilim;
Söylüyor daim dilim;
İlimden hâle geçtin,
Sahibine et teslim.

Mutlak gerek birine,
Bilir, gider pîrine…
Özü daim aşka ver,
Dostun yüzü görüne.

Sen seyreyle her zaman,
Senindir daim Cânân;
Benliğini affeder;
Senin Cânânın Rahman.

Aşktan olur görülüş;
Oldu, Dost ile görüş!
Yılda bir gez görülür;
Uyanıklara o düş.

Yandık, edelim düğün,
Kalbimizden doğdu gün;
Bizim bu ateşimiz,
Bu dünyaya olsun ün.

Bu kemâlât yaklaştı,
Varlıklar benden kaçtı;
Bu bizden doğan ilim,
Nice gözleri açtı.

Avrupa, Amerika
Âşık oldular Hakka;
Bizi tanıyacaklar
Asya ile Afrika.

İlmimiz yayılacak,
Hep hatır sayılacak;
Bu bizdeki kuvvetten
Bütün dünya yılacak.

Bizden doğdu bu âlem,
Bilenler çekmez elem;
Aşktan yaralanana,
(Emre) sürecek merhem.

10.06.1944

Bu doğuş okunduktan sonra Bay İsmail Emre sözlerini şöyle bitirdi:

İslâm dini açıktır. Biz yürümediğimiz, yerimizde saydığımız için o açıklığı göremiyoruz. Hz. Muhammed’in (hâlî) olarak dirisini bildikten ve bulduktan sonra her şey hallolur. Avrupalılar işte bu (Diri ve hâlî) Muhammed’i bilecekler, bulacaklar ve Müslüman olacaklar. Ve işin acı tarafı şu ki dinimizin hakikatini bize onlar öğretecekler. Bu teessüfü duyan, İsmail’dir; Allah teessüf meessüf bilmez. Kulları arasında Müslümanlık, Hıristiyanlık, Mûsevîlik tefriki de yapmaz; çünkü Kur’ân’ın ilk âyetinde bildirdiği üzre o, (Rabbül’âlemin)dir; yalnız Müslümanların veya sadece Hıristiyanların Allah’ı değil bütün insanların ve bütün âlemlerin Allah’ıdır. Onun sözünü kimler duyar, dinler ve anlarsa onlar kurtulurlar. Çünkü Kur’ân Müslümanlara değil, bütün insanlara hitap etmektedir.

Sual – (Âmentü)de (hayrihî ve şerrihî minellahi taâla) deniliyor. Yani hayır da şer de Allah’tan diyorlar.

Cevap – Bu söz hadîs mi?

Sual – Değil.

Emre – Âyet mi?

Prof. – Değil. İmâm-ı A’zam ifadesiyle Ehli Sünnet akîdesine girmiş bir söz.

Emre – Bu söz herkes için değil. Bu söz, irâdesini tamamen Allah’a teslim eden ve bunun için kendisinden hiçbir fena fiil zuhûr etmeyen insanların söyleyebileceği bir sözdür. İrâdelerini Allah’a teslim eden insanlar, herhangi bir taraftan kendilerine bir şer gelirse, bunu, Allah’tan bilirler ve kendilerine o şerri yapan kimseye kızmazlar, bilâkis acırlar, şefkat ve iyilik ederler. İşte (Hayrihî ve şerrihî minellahi taâla) sözü, bu ahlâka yükselmiş insanların ağzına yakışan bir hikmettir. Aynı söz yüksek bir ahlâk sahibi olmayan ve dolayısıyla nefsine uyarak şer işlemek itiyadında bulunan insanları dalâlete ve fenalığa sevk edecek bir mânâ taşıdığı için, mutlaka tefsîre muhtaçtır. Bu söz, günâh işlemeğe meyyal olan insanları, (mâdem ki hayır da, şer de Allah’tanmış, o halde günâh diye bir şey de olamaz. Vur patlasın çal oynasın) gibi aldatıcı bir mantığa sürükleyerek onların elinden irâdelerini alabilir. İrâdesizlik ise insanı, her fikrin ve teşvikin yularına başını uzatan bir hayvan derecesine düşürebilir. Hâlbuki Allah bize, iyiyi kötüden ayıracak bir akıl ile iyi yola gitmek için bir irâde ve iyinin, kötünün ne olduğunu bildiren bir kitap vermiştir. Emirler veya yasaklar, irâdesi olan ve irâdesini kullanmak mecburiyetinde bulunan insanlaradır. Allah Kur’ân’da delilere ve çocuklara (şöyle yapacaksınız, böyle yapmayacaksınız) diye tekliflerde bulunmuş mu? Demek ki Kur’ân’a nazaran bizim bir irâdemiz vardır ve bu irâdemizi kullanmaya mecburuz. Yani Allah’ta fâni olmayan insanların yaptıkları şer, nefislerinden, hayır ise Allah’tandır. Nefis Şeytandır, Şeytan ise hiçbir zaman hayır işlemez, hep şer düşünür, şer işler.

Prof. – “Eş’ari” lerde  (Şer, Allah’a nisbet edilemez) diyorlar. O halde ikilik zuhûr ediyor; ortaya iki menbâ çıkmış oluyor.

Emre – Ne vakit bizim aklımızda şer kalmazsa, nefsimizi öldürürsek o vakit menbâ tekleşir. Böyle olan insanlardan şer tecellî etmez. Onlar irâdelerini Allah’a teslim etmişlerdir. Allah şer işler mi ki onlardan şer tecellî etsin?

Prof.– Kur’ân’da (Kul küllün min indillah) deniliyor. Diğer bir yerde de (Ey insan! Yaptığın fenalık senden, iyilik Allah’tan) denilmektedir. Yani Kur’ân hem beşer irâdesini, hem de kaderi kabul ediyor.

Emre – Yerine göre böyle, yerine göre öyle.

Prof. – Demek ki biz kaderi inkâr edene kâfir diyemeyiz. İçtihâdı öyleymiş deriz. Kur’ân’da buna dair bir sarâhat yok çünkü. Kur’ân’da “Melek” kelimesi var amma şeklen tarifi yok. Birisi çıkıp ta: (Ben meleği “akıl” olarak kabul ediyorum) derse ne diyebiliriz. “İmâm-ı Azam” te’vîle müsaade ediyor. Tenzîli inkâr eden kâfirdir amma te’vîli inkâr eden kâfir değildir, diyor. Yani kadere kat’i olarak îmân emredilmemiş.

Emre – Çünkü kadere inanırsak irâdesiz kalırız. Hâlbuki yaptığımız fiiller içinde Allah’ın takdir ettikleri de var, bizim takdir ettiklerimiz de. Melek için ne güzel bir izah yaptınız. Hakikaten, temiz ve ilâhî bilgi melek; fena düşünce ve fena bilgi de şeytandır. Filân adam filân işte çok meleke sahibi derler. Melek ile meleke aynı köktendir. Herhangi bir işle ne kadar çok uğraşırsak, melekemiz yani meleklerimiz o kadar çoğalır. Semâda melek diye bir şey yoktur. Bu melekler, şeytanlar bizim aklımızdadır.

Prof.– Sizin hâliniz (Vahdet-i Vücûd) esasına dayanıyor. Şu halde Muhammed’den tecellî eden hâl, benden de tecellî ediyor, diyorsunuz, öyle mi?

Emre – O, bir peygamberdir. Benim gibi bir âcizle bir olur mu, mukayese edilir mi? Akıl, Muhammed’i öldü zannediyor; hâlbuki Muhammed bir vücut değil, hâldir, hâl ölür mü? Muhammed bizim mânevî mürebbîmizdir. Mürebbî arkada değil, önde olur; çünkü yol gösterecektir. Biz, hayat ve ömür yolunda kıçın kıçın yürüyoruz; yani yüzümüz mâziye, arkamız istikbâle çevrilmiş. Yüzümüz mâziye dönük olduğu için aklımız Muhammed’i 1368 sene geride arıyor. İstikametimizi değiştirip de istikbâle, yani gideceğimiz âleme doğru dönsek mânevî mürebbîmiz olan Muhammed’i önümüzde bulacağız amma, iş bir kerre dönmede. İşte bunu anlatmak için (Dön namazı)’ndan bahsederler.

DOĞUŞ

Attığım adımlar, geride kaldı,
Arzu ile emel, bütün hayaldı;
Çok şükür, bu gönül, (Yâr)i bilince,
Bir dahi ayrılmaz, zevkine daldı. (1)

Hiç tekrar gam tutmaz, olmuştur ferah,
Eski hâllerinden, bulunca felâh;
(Dost)unu bulmayan, olur mu iflâh…
Yüzünü topraktan, yukarı kaldır.

Bu hayat yoluna, yürünmez tekrar.
Seni halkeyleyen, eylemiş karar;
Bu hâli bilene, yürümek yarar,
Yüzünü topraktan, yukarı kaldır.

Sevgilini seyret, zevkine (2) daldır,
Kimseler anlamaz, böyle bir haldır…
Nefse mahkûm olma, sakın, deccaldır;
Yüzünü topraktan, yukarı kaldır.

Âgâh olanlara, hâl, âşikâre…
Onlar canlarını, satmışlar (Yâr)e,
Gözü, gönülleri, dikik (Didâr)e;
Yüzünü topraktan, yukarı kaldır.

Onların kalbleri, nur ile dolmuş,
Gönülleri vîran; define olmuş,
O ziya altında, renkleri solmuş…
Yüzünü topraktan, yukarı kaldır.

Onlar bu dünyaya, vermezler kıymat:
Mekânları, olmuş, ebedî hayat;
Onları bilmeyen, olmuş, der, murtad; (3)
Yüzünü topraktan, yukarı kaldır.

Gönülleri çıkmış, (Arşı Âlâ)ya,
Başları değiyor, dâim bâlâya,
Ayakları basmış, alçak dünyaya;
Yüzünü topraktan, yukarı kaldır.

Dünya, âhirete, olmazlar mahkûm;
Hep diri olmuşlar, bilmezler ölüm,
Kur’ânın esrârı, olmuştur mâlûm;
Yüzünü topraktan, yukarı kaldır.

Ayrılıp gelmezler, (Dost)un elinden,
Alıp da içerler, onun elinden;
Bu (Emre) söyledi, (Ankaa) dilinden;
Yüzünü topraktan, yukarı kaldır.

25.6. 1952 Saat: 7.30
Zapteden: Fuzûle Emre

(1) Emre, birinci dörtlükten sonra âlemi farka geldiği için, birinci ile müteâkip dörtlükler arasında kafiye tertibi bakımından fark vardır.
( 2 ) Senin zevkin.
( 3 ) Murtad: mürted.